Iddias “Kültür ya da uygarlık, bir toplumun üyesi olarak, insanoğlunun öğrendiği bilgi, sanat, gelenek-görenek ve benzeri yetenek, beceri ve alışkanlıkları içine alan karmaşık bir bütündür.”  -Tylor- Template
Template Bugün: 07 01 2009 Template

Anket

Online

Üyelik Girişi






Kayıp Parola?
Hesabınız yokmu? Kayıt olun

RSS Servisi

 
 
A. Yılmaz Soyyer: Değerlendirmenin Değerlendirilmesi (Bir Eleştirel Yaklaşım) PDF Yazdır E-Posta
12 10 2008

A. Yılmaz Soyyer

Meçhul Bektaşî değerlendirmelerine Bektaşîliği sosyolojik bir oluşum, yanî muhîtin/çevrenin oluşturduğu bir düşünce sistemi olarak nitelendirerek devam etmektedir. Söyledikleri subjektif dînî düşüncenin objektifleşmesi[5] bağlamında doğrudur. Ancak bu sosyolojik oluşumun Hacı Bektaş Velî ve Bektaşî önderleri tarafından İslam'ın esaslarıyla Türk millî yapısının birleştirilmesi için yapıldığı doğru olamaz. Her şeyden önce o dönemde "millî hassasiyetler"den söz edilmesi mümkün değildir. 1789 Fransız İhtilali sonrasında gelişen ve bir modern dönem düşüncesi olan milliyetçiliği Hacı Bektaş Velî döneminde aramak yanlıştır. Meçhul Bektaşî'nin kendisinin Türk milliyetçisi olduğu yazılarından anlaşılmaktadır. Hatta, bugün de pek çok Bektaşî aynı biçimde Türk milliyetçisidir. Ama bu durumun köklerini Hacı Bektaş Velî döneminde aramak mümkün değildir. Aksi durumda Arnavut isyanına katılan bazı Bektaşî tekkeleri ve özellikle de Abdul Fraşerî ve arkadaşlarının durumu izah edilemez.[6]

Geçen haftaki yazıda Meçhul Bektaşî "Bektaşîliğe lüzum var mı?" başlıklı yorumunun başlangıcında Bektaşîliği tanımlamaktadır. O'na göre Bektaşîlik İslâmiyet'in içerisinde doğmuş, "Şark'ın ezelî dinleri" olarak nitelendirdiği Budizm, Lamaizm, Şamanizm, hattâ Hıristiyanlıkla karışmıştır. Yine ona göre bir Bektaşî, inancı böyle olmakla birlikte, Allah'a, Muhammed'e, Kur'an'a inanır. Oruç, namaz, haç, zekât ve kelime-i şahâdeti inkâr etmez.

Meçhul Bektaşî'nin bu değerlendirmeyi nasıl yapabildiğini anlayabilmek gerçekten de zor görünmektedir. 19. yüzyıldaki Bektaşîliği tarafımızdan bu kitap boyunca ortaya konulup bir anlama faaliyetine tâbi tutulmuştur. Bu incelemelerimize dayanarak söyleyebiliriz ki Meçhul Bektaşî'nin, yani Bektaşîlik denilen sosyo-kültürel yapının içerisinden birinin bu yapıyı "Budizm, Lamaizm, Şamanizm, hattâ Hıristiyanlığın karışımı olarak algılaması, algılayan şahısta bir anlama probleminin olduğunu göstermektedir. Bir Bektaşî dervişi, yani Bektaşîlik denilen sosyo-kültürel yapı içerisinde ve mürşid-mürid ilişkisi çerçevesinde eğitim görmekte olan kişi, girmiş olduğu sistemi, bir çok inancın karışımı yani yapay olarak nasıl nitelendirebilir? Bu ciddî bir problem olarak karşımızda durmaktadır.

Meçhul Bektaşî değerlendirmelerinin devamında Hacı Bektaş Velî'nin Anadolu'ya gelişini ele almaktadır. O'na göre Hacı Bektaş Velî'nin en önemli amacı Anadolu'daki "anarşi" ortamını gidermektir. Bunun için de uygun bir düşünce sistemi ortaya koymuştur ve bu düşünce sistemini yayacak halîfeler yetiştirmektedir. Halbuki –bize göre– Bektaşîlik, Hacı Bektaş Velî ile ortaya konulmuş özgün bir sistem değildir. Bektaşîlik vahdet-i vücutçu tasavvufun bir ekolüdür. Yapısında anarşiye ve düzensizliğe muhalif fikirler barındırabilir, ama bu fikirler, kendisinden önceki ve kendisi gibi aynı anda mevcut tasavvufî ekollerde de bulunmaktadır. Hacı Bektaş Velî ve Bektaşîlik bu "insan"ı temel alan ve her türlü düzensizliği reddeden vahdet-i vücutçu sistemin halkalarından biridir.

Yazının devamında Bektaşîliğin Şiilikle karışmış olduğundan hatta Şiiliğin ılımlılaştırılmış biçimi olduğundan söz edilmektedir. Bu tamamen yanlıştır. Çünkü Bektaşîlik benzer ögeler taşımakla berâber Şiilikten farklıdır. Bektaşîlik bir tarîkat, Şiilik bir mezheptir.[1]

Meçhul Bektaşî, Hacı Bektaş Velî'nin Orta Anadolu ve Kuzeybatı bölgelerinde yaşayan Türkmenlere uygun bir inanç sistemi olarak Bektaşîliği sunduğunu belirtmektedir. Kadınlı erkekli meclislere alışık olan Türkmenlerin bu yeni sisteme kolayca dâhil olduklarını söylemektedir. Bu değerlendirme doğru olmakla birlikte eksiktir. Çünkü yaşanılan dünyayı "kadınların dünyası" ve "erkeklerin dünyası" olarak ayırmayan Türkmenler, bu anlayışlarının sevk etmesiyle yalnızca Bektaşî olmamışlardır. Diğer tarîkatların içerisinde de yer almışlardır.[2]

Bektaşîliğin ılımlı din anlayışının Hıristiyanların da bu sisteme katılmasını kolaylaştırdığı doğrudur. Daha doğrusu vahdet-i vücutçu tasavvufun ılımlı din anlayışı bazı Hıristiyanların Müslüman olmalarını kolaylaştırmıştır. Anadolu'nun yanı sıra daha önce vahdet-i vücutçu tasavvufa benzer ögeler taşıyan Bogomilliğe mensup Boşnakların da Müslüman oluşu böyledir.[3]

Değerlendirmenin devamında belirttiği "meleke-i akliyenin tezyîdi" ve her şeyin akılla değerlendirilmesinin teklifi ne Hacı Bektaş Velî'nin sisteminde ne de vahdet-i vücutçu tasavvufta bulunur. Bektaşîlikte "hikmet"e yani vasıtasız bilgiye ulaşma anlayışı ön plana çıkar, bu da kayıtsız şartsız mürşide teslim olmakla olur. Tasavvufta akıl önemlidir, ama bu akıl felsefenin teklif ettiği eleştirel akıl değildir. Meçhul Bektaşî kaleme aldığı el yazmasının başka bir yerinde yukarıdaki düşünceleriyle çelişecek tarzda bu durumu ortaya koymaktadır.[4] Akıl, tasavvufta dünya işlerini yapmakta ve mürşîde bağlanıncaya kadar geçen süreçte önemlidir. İkrar ya da intisaptan sonra tâlibin aklının küllî akıla yâni mürşide bağlanması zorunludur. Bu, Bektaşîlerin irrasyonel davrandıkları anlamına gelmez, onlar da gündelik işlerinde akıllarını kullanırlar. Ama rasyonellik bu sistemin –en azından incelediğimiz 19. asırda– olmazsa olmazı değildir.

A. Yılmaz Soyyer: Değerlendirmenin Değerlendirilmesi (Bir Eleştirel Yaklaşım) - Meçhul Bektaşi -

Meçhul Bektaşî değerlendirmelerine Bektaşîliği sosyolojik bir oluşum, yanî muhîtin/çevrenin oluşturduğu bir düşünce sistemi olarak nitelendirerek devam etmektedir. Söyledikleri subjektif dînî düşüncenin objektifleşmesi[5] bağlamında doğrudur. Ancak bu sosyolojik oluşumun Hacı Bektaş Velî ve Bektaşî önderleri tarafından İslam'ın esaslarıyla Türk millî yapısının birleştirilmesi için yapıldığı doğru olamaz. Her şeyden önce o dönemde "millî hassasiyetler"den söz edilmesi mümkün değildir. 1789 Fransız İhtilali sonrasında gelişen ve bir modern dönem düşüncesi olan milliyetçiliği Hacı Bektaş Velî döneminde aramak yanlıştır. Meçhul Bektaşî'nin kendisinin Türk milliyetçisi olduğu yazılarından anlaşılmaktadır. Hatta, bugün de pek çok Bektaşî aynı biçimde Türk milliyetçisidir. Ama bu durumun köklerini Hacı Bektaş Velî döneminde aramak mümkün değildir. Aksi durumda Arnavut isyanına katılan bazı Bektaşî tekkeleri ve özellikle de Abdul Fraşerî ve arkadaşlarının durumu izah edilemez.[6]

Meçhul Bektaşî, Bektaşîliğin savaşçı Türkmen zümrelerini içine alabilmek için Şamanizmin ölümsüzlük ve tenasüh inançlarını kullandığını belirtmektedir. Ahiret inancının ise insanları tatmin etmeyecek kadar kuru olduğunu söylemektedir. Her şeyden önce şunu belirtmeliyiz ki Bektaşîlikte "devriye" vardır; ama tenasüh açık bir şekilde ifade edilmemiştir. Kaldı ki Mehmed Ali Hilmî Baba gibi bir Bektaşî mürşidi, eserinde bunu açıkça reddetmektedir.[7] Ahiret ve cennet inancı, incelediğimiz 19. yüzyıl Bektaşîlerinde mevcuttur. Sürekli yeniden dünyaya gelerek var olmakla, cennette var olmak arasında "var olmak" bakımından önemli bir fark olamaz. Ancak varsa da, nimetlerle donatılmış olduğuna inanılan cennetin lehine bir farktan söz edilebilir.[8] Tenasühe delil getirirken şunları söylemektedir. "Bütün zü'l-ervah / ruh sahipleri ruh-ı külden ayrılmıştır. İyi ahlak sahibi olanların ruhu dâima iyi şekilde görülür, iyi şekilde devreder. Tur'a çıkan Musa, semaya uruc eden İsa, Hayber kalesinin kapılarını koparan Hz. Ali, bütün hepsi bir ruhtan ibarettir" Ama bu söyledikleri vahdet-i vücudun Bektaşîlikteki yorumundan başka bir şey değildir. Buna tasavvufta tecellî denir ve bundan tenasüh inancının ispatı çıkmaz. İbn Arabî de muhtelif eserlerinde benzer şeyler söylemektedir.

Hıristiyanların, 12 imam - 12 havarî; günah çıkarma - dâra çekilme, ruhbanların benzer kıyafet giymesi; teslis - Allah-Muhammed-Ali benzerliklerinden dolayı İslam'ı seçip Bektaşî oldukları görüşü ise mümkün olabilir; ancak genelleme yapmak için biraz mübâlağalı görünmektedir. Çünkü bunlar özle ilgili benzerlikler değil, şeklî benzerliklerdir. Üst kısımda belirttiğimiz Bogomillerin "vahdet-i vücut" anlayışındaki benzerlikten dolayı Müslüman oluşları ise farklıdır ve özle ilgilidir. Yani ilk grup benzerlikler ritüel benzerliğidir; ikinci ise inanç benzerliğidir.

Ama Meçhul Bektaşî'nin "İslamiyet şöyleyken Bektaşîlik böyledir" tarzındaki karşılaştırmaları İslam'la, kendi ifadesiyle İslam içi olarak nitelendirdiği Bektaşîliği karşı karşıya getirmektedir. Bu da tarafımızdan bir çelişki olarak nitelendirilmektedir.

"Siyaset ve Bektaşîlik" başlığı altında yapılan yorumlar daha çok Bektaşîliğin Türklükle olan ilişkileri üzerine kurgulanmıştır. Özellikle de Türklerin "güce tapıcılık" özelliklerinden dolayı Müslümanlığı kendilerine yakın hissetmeleri yolundaki iddia, çok dikkat çekicidir. Arap-Türk kültürü mücadelesi üzerine kurulan bu bölümde Bektaşîlerin tamamının kutsal kişilerden olarak gördüğü Veysel Karanî ve Bektaşîlerin hemen hemen tamamının saygıyla andıkları Abdu'l-Kadir Geylânî, Seyyid Ahmed Rifâî gibi Alevî silsileli tarîkat pirleri Arap kültürünün "misyoneri" olarak gösterilmektedir.

Yalnızca bu kısmın son paragrafında değindiği, Nakşîbendîliğin ulemâ desteğiyle Bektaşîliğin karşısına çıkarılışı doğru bir tespit olarak görünmektedir.

Meçhul Bektaşî değerlendirmelerinin son kısmında yeni kurulan cumhuriyeti gönülden desteklemektedir. Ona göre Bektaşîliği engelleyen ulemanın gücü yeni cumhuriyet rejimi tarafından yok edilmiştir. Millî hükümet her şeyin üzerinde tutulmaktadır. O'na göre zaten Bektaşîlik dîni insanların vicdanlarında yaşatmak için vardır. Cumhuriyetle bu temin olunmuş ve Bektaşîliğe gerek kalmamıştır.

Meçhul Bektaşî'nin bu değerlendirmelerinden bir kısmına katılmamak mümkün değildir. Ama Bektaşîlik gibi inanç kaynaklı bir sosyal gurubu Türklükle özdeşleştirmesi bizce mümkün görünmemektedir.

Notlar

[1] Bkz. 19. Yüzyılda Bektaşîlik, "Bektaşîlerin Caferîliği" başlıklı kısım…
[2] Bkz.. Ömer Lütfi Barkan, "Kolonizatör Türk Dervişleri", Vakıflar Dergisi II, Ankara 1942.
[3] Bkz. Metin İzeti, XVIII. ve XIX. Yüzyılda Balkanlarda Tasavvuf Akımları, Basılmamış doktora tezi, Marmara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul 2003, s.18.
[4] 1- Mürid hiç kimseyi mürşidinden daha faziletli bilmemeli, ona mutlak surette itaat ve teslimiyet göstermelidir. Çünkü mürşid huzurunda bütün gün türlü türlü yemekler yemek ve geceleri uyku ile geçirmek batın yolunu seddetmez/kapamaz; ancak şeyhinden ayrılıp kendi rızasıyla siyâm / oruç ve kıyâma kalkan üryân ve giryân geçiren dervişin terakki / gelişim yolu kapanır.
2-Mürid zeki ve müdrik / kavrayışlı olmalıdır. Asla şek ve şüpheye düşmemelidir.
3- Mürid şeyhin rumuz ve işâretini anlayacak şekilde idrak ve zeka sahibi olmalıdır.
4-Şeyhin her türlü davranışına inanmalı ve itaat etmelidir.
5-Şeyhin her türlü hizmetine çâlâk/hızlı olmalıdır.
6-Sözünde sâdık, vadinde râsih/sağlam olmalıdır. Vefalı ve ahdinde üstüvâr/güvenilir olmalıdır. (İBŞBAK-K-443/ 71)
7-Mürid bütün mal ve mülkünü şeyhe îsâr / ikram etmeye müheyyâ / âmâde olmalıdır. Çünkü bâtın gözü başka surette açılmaz.
8-Şeyhin esrarına razdar olup / şeyhin sırlarını saklayıp, ifşasından sakınılmalıdır.
9-Şeyhin bütün tekalif/tekliflerini, mevaiz / öğütlerini ve nesayıhını / nasihatlerini göz önünde bulundurarak asla ihmal edilmemelidir.
10-Vasl-ı ilâhî için şeyh yolunda canını, başını îsâra hazır olması, dostuna karşı dost, düşmanına karşı düşman olmalı, îcâbında şeyhin ihtiyacını gidermek için kendini köle gibi değerlendirmelidir. (Bektaşîlik, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Atatürk Kitaplığı, nu:K.443, tarihsiz)
[5] İnanç ilkin tek tek fertlerin şuur ve vicdanında gelişir, sonra bu subjektif durum ritüelleşme ve cemaatleşme biçimine girer yani objektifleşir. Bkz. Ü. Günay, Din Sosyolojisi, s.209.
[6] bkz.19. Yüzyılda Bektaşîlik, "Pirevi'nde Arnavut Bektaşîler Sorunu" başlıklı kısım
[7] Müfid Yüksel, a.g.e., s.141.
[8] Pek çok Bektaşî mezar taşında olduğu gibi, Şahkulu Sultan Tekkesi haziresindeki Abdî Efendi isimli Bektaşîye ait taşta şunlar yazılıdır: Geldi bir hâtif ana Hilmi dedi tâmm tâ'rîhin // cennet-i a'lânı kıl Rabb bu ‘Abdîne makâm // sene 1299.

Diğer yazıları

 
< Önceki   Sonraki >
 
Template Template Template
© 2009 kanalkultur.com
Joomla is Free Software released under the GNUGPL License.