Iddias “Kültür, bir toplumun tüm yaşam biçimidir.”  -Linton- Template
Template Bugün: 22 11 2008 Template

Anket

Online

Üyelik Girişi






Kayıp Parola?
Hesabınız yokmu? Kayıt olun

RSS Servisi

 
 
A. Yılmaz Soyyer: Bir Meçhul Bektaşînin Bektaşîliği Değerlendirmesi PDF Yazdır E-Posta
05 10 2008

A. Yılmaz Soyyer

"Hacı Bektaş Velî Fiilen Siyasete Ne Zaman Karıştı? ... Bütün yeniçeri kışlaları birer Bektaşî ocağı halini almıştı. Hacı Bektaş tarikini tesis için uğraşmakta idi. İlk tohum en müsait bir zemine atılmıştı. Daha henüz Bektaşî tariki teşekkül etmeden evvel yeniçeriler Hacı Bektaş Velî'yi benimsemişlerdi. Onun manevî himmetine derin bir tevekkül ve îmân ile bağlanan yeniçerilik tam mânâsıyla bir Türk şövalye ocağı hâlini almıştı. İşte o zaman ulema tarafından Hacı Bektaş aleyhine büyük bir kin başlamıştı. Hacı Bektaş'ın yayılan şöhretinden Arap ve İran siyasetini hedmederek / yıkarak bir Türk siyaseti idame etmek prensibini takip eden bu hal, ulema ve şeyhleri telaşa düşürmüştü. Bektaşîliğe en insafsız bir savlet / hücum ile saldırıyorlar ve bütün fikirleri onun aleyhine ayaklandırıyorlardı. O da Nakşibendîlik idi. Kayıtsız şartsız züht ve takvayı bir arada toplamış ve doğrudan doğruya fikir hürriyetine savaş açmıştı. (İBŞBAK-K-443 / 91.b) Nakşîlik eski Türk âdet ve ananesini ihya eden Bektaşîliğin sazlı ve kadınlı âyin ve içtimalarına / toplantılarına karşı köpürüyor, Bektaşîliği Rafızîlik, ilhad ve zındıklık ile itham ediyordu. Aynı zamanda taraftarlarından olan ulemayı saraylara sokuyordu. Artık günden güne haşmet ve şevketleri artan Osmanlı padişahlarına hulul ediyor ve en muzır / zararlı propagandalarla onların efkarını / düşüncelerini Bektaşîlik ve yeniçerilik aleyhine tahrik ediyordu. Fakat gerek ulema ve gerek Nakşibendîlerin en şiddetli mücadelesine ve padişahların taşıdığı gizli endişeye rağmen yeniçeri kışlaları tamamen bir Bektaşî ocağı halini almış ve bütün ordu resmen Bektaşîliğe bağlanmıştı..."

Taksim Belediye Kütüphanesi (İBŞBAK-K-443), bu güne kadar gördüğümüz el yazmalarının en yenisidir. Dergâhların kapatıldığı yıl olan 1925'ten sonra, harf inkılabının yapıldığı yıl olan 1928'den önce yazılmıştır. Yazma eserin yazısı, 19-20. yüzyılın tipik yazısı olan rik'adır ve dili dönemin Türkçecilik akımının da etkisiyle oldukça sâde ve anlaşılırdır.

Eserin yazarı, bu defteri muhtemelen ileride bastırmak maksadıyla yazmış olabilir. Çünkü, eser kapatılmış olan Bektaşî tarikatinin yüzyıllardır gelişmiş bulunan kültürünün gelecek nesillere aktarılması için yazılmış gibidir. Yazmanın en önemli eksiği, yazarının adını içermiyor oluşudur. Günümüze, zamanının Bektaşîliğine dair çok önemli malzeme bırakan "Meçhul Bektaşî", adını yazmamıştır.

Meçhul Bektaşî, kendi döneminden ve kendi açısından bakarak, içinde yetiştiği tarikati değerlendirmektedir. "Bektaşîliğe Lüzum Var mıydı?" "Siyaset ve Bektaşîlik", "Hacı Bektaş Velî Fiilen Siyasete Ne Zaman Karıştı?" başlıklı üç ayrı yorumla görüşlerini ortaya koymuştur.Yazdıkları kendi doğrularıdır, belki döneminin de doğruları olabilir. Meçhul Bektaşî yaptığı bu değerlendirmelerle günümüz sosyolog ve sosyal bilimcileri için çok önemli malzeme vermektedir. Bu değerlendirmeler, onun zihniyet dünyasını ortaya koymaktadır. Bektaşîlik kapatıldıktan sonra bir Bektaşî tarafından yapılan bu yorumlar yalnızca kısmî bir sadeleştirme ile verilmiştir. Bu sadeleştirme kelime bazında yapılmış, eski ve yeni kelimeler " / " ile ayrılmıştır.

***

a. Bektaşîliğe Lüzum Var mıydı?
 
"Bektaşî tarikatinin en önemli özelliği, İslamiyet içinde doğmakla beraber âdâb, erkân ve îtikadâtta / inançlarda diğer din ve mezheplerle ihtilât / karışım içerisinde oluşudur. Bektaşîlik'te şarkın ezelî dini olan Budizm'den başlayarak Lama, Şaman ve hatta Hıristiyanlığa bile ait büyük izler vardır. Böyle olmakla beraber bu karışış Bektaşîliği İslamlığın ana hatlarından katiyen ayırmamıştır. Buna binaen Allah'a, Muhammed'e, Kur'an'a îmân eden Bektaşî, İslamiyetle savm / oruç, salat / namaz, hac, zekat, kelime-i şahadetten ibaret olan beş esaslı şartını asla inkar etmez. (İBŞBAK-K-443 / 58)

Birçokları Bektaşîliğin teşekkülünü imamet meselesine bağlarlar. Bu doğru değildir. Bektaşîliğin esası ve itikadatı hilafet meselesine hiç ehemmiyet vermez. Çünkü Hz.Ali'nin hâiz olduğu sıfat "imâmet", hilafet payesinden daha yüksek addolunur.

Hacı Bektaş Velî Anadolu'ya geldiği zaman her taraf anarşi hâlinde idi. Siyaset ve ihtiras nasıl kanlı cidallerle çarpışıyorsa dinî, mezhebî zümrelerde de görünüyordu. Bundan en ziyade müteessir olan Türkistan'dan gelen Oğuz aşiretleri idi. Bu vaziyeti bütün açıklığıyla gören Hacı Bektaş Velî çok yüksek bir eser-i zeka gösterdi. Muhiti layıkıyla anlayarak yapılacak işi karıştırmakla beraber fiilen ve bizzat (İBŞBAK-K-443 / 58) bir şey yaptı. Evvela fikirleri izhar etmek / ortaya koymak lazım geliyordu. Bunun için fikrine tevarüs eden halifeler yetiştirdi. Hacı Bektaş Velî, Seyyid Ahmed Yesevî'nin meclislerinde bulunmuş ve onun zühd ve takva mesleğine / sistemine girmişti. Aynı zamanda yetiştiği muhitin Şii cereyanları da az çok kendini etkilemişti. Halbuki her ikisi de o zamanın insanlarını kafi derecede tatmin etmekle beraber, bilakis iki tarafın da zaman zaman galeyanı kanlı hadiselere sebep oluyordu. Şiiliği ılımlı surete getirmekle birlikte diğer tarafla da telif ettirmek gerekiyordu. Hacı Bektaş Velî'nin hedefi Orta Anadolu ve kuzeybatı yönleriydi. Buralarda yaşayan, Orta Asya'dan gelmiş Türkler ve kılıç zoruyla Müslüman olmuş Hıristiyanlar eski dinlerini unutamıyorlardı. Sazlı kadınlı kızlı âyinlerden vecd ve istiğrak duyan / esriyen bu göçebe Türkler, zeytin yağı kokan ve yalnız erkeklerle dolan camilerde yapılan ibadetlere uyum gösteremiyorlardı. Kur'an'ın ve diğer duaların yabancı lisanı / dili onların kalplerinde hiçbir heyecan husule getirmiyordu. Aynı hâlet-i ruhiye / ruh durumu yeni Müslüman olan Hıristiyanlarda da görülüyordu. İşte bu sebeplerle bir yeniliğe ihtiyaç vardı. Açacağı yolda herkesi daha emniyetle / güvenlikle yürütebilmek için her şeyden ziyade / çok kalbin tasfiyesine ehemmiyet / önem veren ve insanlara insanî hisleri en kolay hissettirmek Hacı Bektaş Velî "meleke-i akliye=aklî özellik" nin tezyidini / çoğalmasını, ve her şeyin akıl kuvvetiyle muhakeme edilmesini teklif ediyordu. (İBŞBAK-K-443 / 59)

A. Yılmaz Soyyer: Bir Meçhul Bektaşînin Bektaşîliği Değerlendirmesi

Aramak ve bulmak, bu onun en mühim düsturu idi. Bıraktığı Vilayetname'sinde Bektaşîliğin bilahare aldığı şekil hakkında bir şey görülmemesine nazaran bu şeklin kendi zamanından Balım Sultan zamanına kadar gelen halifeler arasında düşünüle düşünüle, seçile seçile yapıldığına ancak Balım Sultan tarafından "tarikat umdeleri" gibi kullanıldığına hükmolunmak zarureti hasıl oluyor. Şu halde Bektaşî tariki / yolu şunun bunun fikri değil, doğrudan doğruya muhitten / çevreden doğmuş olduğu anlaşılıyor. Tarikin liderlerinin bu husustaki rolü; ancak bu şekil ihtiyaçları görmek ve hissetmek ve bunlara bir şekil vermekten ibaret olmuştur. İslam'ın şartlarını milli bir surette hazmettirmek esasıyla işe başlayan Bektaşî liderleri teferruatın cazibelerini de en kısa yoldan en ileriye götürebilmek için muhitin ruhunu ve umumun istidadını / yeteneğini nazar-ı dikkate aldılar. Bunun en başında mezhep meselesi vardı. Hacı Bektaş Velî'nin merkez ittihaz ettiği / (merkez olarak aldığı) batı tarafı, Ahiler doğu ve güney taraflarını da Babaîler doldurmuştu. Bunların tamamı Alevî idi. Daha batı yönlerinde yerleşik olan ve gittikçe yoğunluğu artan Oğuz Türkleri ise az çok bu fikirlerle meşbu / doymuş / dolu olarak Horasan'dan gelmişlerdi. Ancak bu zümreler arasında bunları fikirlerine ve eğilimlerine uygun olmayan bir mezhebin düsturlarıyla yürümek mümkünsüzdü; onun için Caferî mezhebini kabul etmek bir zaruretti. Bektaşî liderleri şöyle düşünürdü: "Evvela ehl-i beyte merbut olmak İslamlığın ruhunda bir esastır. Sonra İmam-ı Âzam'ın ağır, şiddetli ve dinî fikirleri her türlü münakaşadan (İBŞBAK-K-443 / 60) men eden bab-ı ictihadın kapalı kanunlarına boyun eymek tahammül-fersa idi. Daha sonra insanları zühd ve takvanın ağır yükleri, feda edilmez mecburiyetleri altında feragata sevk etmek değişmez kayıtları altında dengeli bir kuvvet vermek, dinî düsturları tasavvufla karıştırarak ahlakî kayıtlarla telif etmek lazımdı.

Bunlardan başka İslamiyet'in esası Kur'anla hadis ile merbut / bağlı ve bu hususta en çok sahib-i salahiyet / yetki sahibi olmak lazım gelen Peygamberin torunu Cafer Sadık'ın tefsirleri ve bu tefsirlerin kafi derecede gösterdiği bir yol mevcut iken siyasi cidallere alet olan diğer mezhepleri kabul etmek doğru görülmüyordu. Aynı zamanda Hacı Bektaş Velî'nin peygamber sülalesine mensup bir prens olduğu nazar-ı dikkate alınırsa Bektaşîliğin niçin Caferî mezhebine istinad ettiği tamamıyla tezahür eder. Böyle olmakla beraber Bektaşîlik müfrit Şialıktan çok uzak yaşamıştır. Hiçbir zaman Sünniliğe karşı bir cidal / mücadele açmamıştır. Hilafet meselesiyle meşgul olmadığı gibi hulefa-i raşidin hakkında da hürmeti de elinden bırakmamıştır. Hz. Ebubekir'in, Ömer'in, İslamiyet'e hizmetlerini takdir eden Bektaşîlik, Emevîlerin çevirdikleri entrikalara âlet olan Hz. Osman'ı hoş görmemekte tarihî bir hak bulmuşlardır.

Muaviye ve Yezid'e husumet / düşmanlık meselesine gelince iş değişir. Bektaşîler bu meselede Peygamberin torununun ve bir Arap şehzadesinin katlinden ziyade bir kahpelik ve kahramanlık meselesi olarak muhakeme ederler. Hazret-i Ömer ve Osman'ın takdis ettikleri Hazret-i Ali'nin şehid edilmesi neticesi o derece büyütmüş / izam etmiş Bektaşîler (İBŞBAK-K-443 / 61), Kerbela çöllerinin cayır cayır yanan kumları üzerinde üç yüz defa faik / üstün kuvvete mâlik / sahip olan düşmanlarına karşı dünyanın en büyük kahramanlığını gösteren Hz. Hüseyin'i unutmuyordu.

Eğer Kerbela vakası yalnız Hüseyin'in şehadetiyle hitam / son bulsa idi basit bir mesele olurdu. Nitekim yine Muaviye ve Yezid'in planı mucibince / gereğince zehirle öldürülen Hz. Hasan'ın şehadet vakasından o kadar hararetle bahsedilmez.

Fakat Kerbela'da başlayan facianın Emevi merkezi olan Şam'da da büyük bir hâile / trajedi şeklinde devam etmesini tarihin bile affedip unutmayacağı bir kahpelik ve namertlik telakkî ederler. Bektaşî liderleri bu vakanın daima tekrarıyla bir kaide daha temin ediyorlardı.

O zaman Anadolu'da teessüs etmiş / kurulmuş olan Mevlevî tariki / yolu / tarikatı ilim ve şiire istinad ediyordu. Bu tarikin münteşir olduğu muhit her devirde olduğu gibi zarif salon adamlarına hitap ediyordu. Bunlardan hariç kalan kısım ki Oğuzlar, Ahiler, Babaîler ve sair göçebe ve Türkmen aşiretleri hep silah adamı idi. Bunun için Hz. Ali'nin, Hz. Hamza'nın, seyyid-i şüheda şeklinde isimlendirilen Hz. Hüseyin'in kahramanlık menkıbelerini daima tekrar ederek her gün bir cihad mâcerasına atılan ve cihangir olmaya namzed bulunan Türk unsurunun ruhuna büyük kahramanların ruhundan bir formül aşılamaya çalışıyordu. Yine bunun içindir ki Hacı Bektaş Velî'nin bir çok halifeleri daha resmen tarikat teşkil etmeden evvel bile (İBŞBAK-K-443 / 62) Osmanlıların ilk hükümdarları ile beraber bulunur. Onların askerî kıtalarının başında düşmanlarla harp ederek zaferler kazanıyordu. Bektaşîlik bir taraftan kahramanlık tohumu saçarken diğer taraftan da kalplere başka bir îmân, başka bir kuvvet veriyor, ölüm korkusunu büsbütün kaldırıyordu. İslamiyet hayata pek o kadar kıymet vermiyordu. Ahiret meselesi de herkesi tatmin edecek ve kuru kuruya hayatı feda ettirecek kadar câzip değildi. Bektaşîlik bu noktada başka bir dinin itikadına müracaat etti. Türklerin en eski dinine. Budalık ve Şamanlıkta ölüm korkusu yoktur, çünkü ölüm yoktur. Maddenin ölmesi her şeyin bitmesi demek değildi. Ancak ceset ölür, ruh bâkî kalır. Muhtelif şekil ve suretlere girerek devreder durur. Mesele ruhun kalıbını değiştirmesinden ibarettir. Bektaşîlik en eski Türk dininin en esaslı akidesinden olan "tenasüh" ü derhal almış ve şu düsturla sâliklerine / yolcularına / bağlılarına aşılamıştır: Ruh ebedidir ve biçimden biçime girebilir. Bütün zü'l-ervah / ruh sahipleri ruh-ı külden ayrılmıştır. İyi ahlak sahibi olanların ruhu dâima iyi şekilde görülür, iyi şekilde devreder. Tur'a çıkan Musa, semaya uruc eden İsa, Hayber kalesinin kapılarını koparan Hz. Ali, bütün hepsi bir ruhtan ibarettir. Bektaşîlik bu akideyi kabul ile İslamiyet'in ruhunu rencide etmiyordu. Bilakis öyle bir istilâ devresinde ölüm korkusunu mücâhitlerin kalbinden silerek İslamlığın zaferine yardım etmiş oluyordu. Bektaşîlere göre başta İmam-ı Azam olduğu halde diğer mezhep sahiplerinin pek dar bir çevre içine aldıkları "şeriat" insanı her haktan mahrum ediyordu. Bu hakların (İBŞBAK-K-443 / 63) en başında cemiyet ve aile hayatı bulunuyordu. Bektaşî liderleri bu ilhamı da çevreden alıyordu. Türkistan'da ve eski aşiret hayatlarında kadınıyla kızıyla ve ahenkdar sazıyla tam bir sosyete hayatı yaşamaya alışan Türkler, camilerde vaaz eden ulemanın bütün bunlara karşı haramdır diye köpüre köpüre bağırmasından ve önlerindeki sedefli rahleyi yumruklamasından bir şey anlamıyorlardı. Aynı zamanda yeni İslam olan Hıristiyanlar da aynı hâlet-i ruhiye içerisinde idiler. Bu hal İslamlığa karşı şüpheli ve mütereddit bir îman yaşatıyor, şüpheli îman ise hakiki müminlerin adetini azaltıyordu.

Binaen aleyh esasen birbirlerinin noksanını ikmal eden dinlerde ihtiyaca muvafık / uygun parçalar alınarak bunları bir noktada birleştirmek, şeriatın dar çerçevesini biraz genişletmek olacaktı, nitekim böyle de oldu. Türkler milli hayatlarının en cazip âdetlerini Bektaşî âyinlerinde bularak bu yeni rehbere nasıl dört elle sarılıyorsa henüz İslam olan Hıristiyanlar da eski dinlerinin itikatlarına müşabih / benzer telakki ve kaideleri Bektaşîlikte gördükçe ona can atıyor ve İslamlığa daha kuvvetli bağlarla bağlanıyordu.

Hz. İsa'yı ruhullah ve ilahî ruhun intikaline vâsıta olduğundan dolayı Hz. Meryem'i de mukaddes tanıyan Bektaşîler, yeni bir teslisi / üçlemeyi kabul etmekle eski Hıristiyanların ruh ve hissiyatına pek mülayim geliyordu. Hıristiyanlık nasıl ki "eb, ibn, ruhü'l-kudüs= baba, oğul, kutsal ruh" u birleştirmişse Bektaşîler de Hz. Ali'nin şahsında üç kuvveti birleştiriyordu. (İBŞBAK-K-443 / 64) "Allah, Muhammed, Ali" bundan başka Bektaşîliğe ilk dahil olan şahsa merasimle aldırılan gusül abdesti vaftize, yine merasimle bağlanan tığ-bend zünnar*a benziyordu.

Dar âyini Hıristiyanların günah çıkarmasını andırıyor, on iki imamın takdisi, on iki havarinin hatırasını canlandırıyordu. İslamiyet'te talak / boşanma bir âfet idi. Hiçbir kadın geleceğinden emin olamıyordu. Bu gün evinin sahip ve hükümdarı olan kadın büyük bir saadet içinde yaşarken, yarın herhangi bir sebeple kocasının "boşadım" demesiyle saadetinden cüda oluyor / ayrı düşüyor ve sefaletler içinde sürünüyordu. Bektaşîlik sebepsiz boşanmayı men ederek en ağır mecburiyet ve şartlara bağladı. Milli ve uzvî hayatta yüksek içtimai / toplumsal bir mevki / yer veren Türklerle Mesih'in dininde de bu şekli gören Hıristiyanlara bu mesele de hoş geliyordu.

Bektaşîlik büyük günahlara düşkünlük cezası veriyordu. Bu ceza tam mânâsıyla aforozun mukabilidir.

Sonra da İslamiyet ruhbanlığı men ettiği halde Bektaşîlik bunu kabul ediyordu. Tamamen manastıra benzeyen tekkelerde hayatlarını vakfeden mücerred babalarla gençliğini ve güzelliğini yüksek duvarlar arasına gömen ve bir kefen gibi beyaz elbiseleriyle meydanların loş ve kuytu köşelerinde ilâhî bir aşk vecdiyle:

-"Allah Allah" diye inleyen dilber bâkireler yaşardı. İşte bunlar Hacı Bektaş Velî ocağının rahip ve rahibeleri idi. (İBŞBAK-K-443 / 65)

b. Siyaset ve Bektaşîlik

Türk hakiki dinini kaybetmemiştir. Altay steplerinin sihirli sahillerinden doğan, Ege'nin füsünkar ufuklarında batan güneş, ezelden ebede kadar vecd ve aşk ilham eden mahzun kamer / ay, gecenin sınırsız burçlarında parıldayan yıldızlar, bütün bu semavî mabudlar o ilahi mevkilerini birer birer terk etmişlerdir. Asırlardan beri nur ve hayat ışıklarına karşı kalkan âbid ve mutekid eller artık semaya doğru yükseliyor, meçhul bir Rabbu'lâlem'in huzuruna taklidî bir îmân mihanikî / mekânik bir inkıyatla / alışkanlıkla göklere ve gönüllere gömülüyor ve düğümleniyordu.

Şamanların heyecan veren istiğrak / kendinden geçme hatları artık susmuş. Kanları dimağlara gizli bir aşkın ilhamlarını sunan kımız taslarının dibi kurumuş, eski vecd ve neşenin yerine bir tevekkül ve inkıyad / boyun eğme kâim olmuştu / yerine geçmişti. İslamlığın propagandacıları zeki adamlardı. Hz. Muhammed'in kendilerine teslim ettiği o keskin kılıç ile asıl matlub olan Arap itikadını husule getirip de o itikadı yaşatmak için çalışırken Acemlerin / İranlıların hiçbir zaman candan ve kalpten kendilerine taraftar olmayacaklarını pek çabuk anlamışlardı. İran'a cebrî bir îman telkin ettikten sonra Turan'a / Türk ülkelerine akın ettikleri zaman Türkleri çok saf ve uygun olarak bulmuşlardı. Türkler azamet ve kudretin meftûnu idi. Her Türk'ün kudret ve seciyesinde / karakterinde fevkalbeşer / insanüstü kuvvetlere karşı bir meyil ve incizâb / çekim vardı. Mabudlarını bile insan elinin uzanamayacağı semada arayan Türkler dinin hakikatini millî hayalleriyle yoğurmuşlardı. Bütün dünyaya nur ve hayat veren güneş kadîr / güçlü ve hakiki bir ilah / tanrı idi. Türk cesur ve muharipti / savaşçıydı. (İBŞBAK-K-443 / 88.a) Araplar bundan pek kolay istifâde ettiler. Güce meftun olan Türklere bütün o ayın, güneşin, yıldızların bir hâlık-ı âzamı / büyük yaratıcısı olduğunu anlatarak millî ilahlarının fevkinde / üzerinde bir ilah-ı âlem olduğuna Türkleri ikna ettiler. Türklerin önüne sürülen mantık gayet makul bir mantıkîydi. Bunun şaşaası Türklerin gözünü kamaştırmıştı. Artık bu mantığın cerbezeli / becerikli propagandacıları yavaş yavaş Türk'ün saf ve sâkin vicdanına sokuluyor, onu alıyor esir ediyor, bir taraftan cennet vaatleriyle güldürürken diğer taraftan da cehennem tehditleriyle ağlatıyordu. Artık İslamlığın müsâmahasız mantığı ile Türk'ün serazat ve pervasız dinî hayatı birbiri ile çarpışıyordu. Mantığın kudreti hayalin zayıf ve amansız yerlerinden yakalayarak onu eritiyor, kırıyor, parçalıyordu. Araplar büyük bir meşgaleye uğramadan fikirlerini Türklere kabul ettirdiler ve bu sâyede gayelerini de tatmin eylediler. Artık Türk'ün bütün varlığı yavaş yavaş eriyor, Muhammed ümmeti nâmı / ismi altında yeni bir câmiaya / toplum çevresine geçiyordu. Türk cesur, muharip, sâdık ve vefakârdı. Araplara da bu lâzımdı, çünkü Acemlere / İranlılara güvenemiyorlardı. İşte böylelikle Türkleri mânevî nüfuzları / etkileri altına alarak ortada kalan İranlıların etrafında keskin kılıçlardan meydana gelmiş bir tehdit çemberi meydana getirmek istiyorlardı. İranlılar ilk dönemlerde Arapların fikrine muvafık oldular / katıldılar. Fakat zaman ve olaylar her şeyi değiştirdi. Arapların verdiği hayret ve kudreti yavaş yavaş zâil olarak İranlılar kendilerine geldiler. Milli varlıklarına indirilen harbenin / mızrağın etkisini gidermek, yeni tehlikeye girmemek için silahlı savaş yerine fikir mücadelesine geçtiler. Buna zemin de zaman da uygundu. Araplar yine İslamlık sayesinde Arap birliğini kurduktan sonra büyük zaferin verdiği mestlikle artık o geniş, bi-payan / sonsuz sığamıyor, eski sade ve saf hayatları istihfaf ederek / küçümseyerek zevk ve servet temin edebilmek için (İBŞBAK-K-443 / 88.b) bütün mamur beldelere akınlar ederek fütuhat peşinde koşuyorlardı. Kılıçlarını şarktan garba uzattıktan sonra şarkı da boş bırakmamışlardı. İran ve Turan'a kılıç kuvveti ile girdikleri dini kökleştirmek onu her türlü tezelzül ve irticadan / sarsıntı ve geriye gidişten muhafaza etmek için Arap ümera / yönetici ve kumandanlarına misyonerler yerleştirmişlerdi.

Mekke, Medine, Şam, Kahire medreselerinde yetişen bu misyonerler ulema / bilginler ismi altında İran'a ve Turan'a gönderiliyor ve bütün Türk ve Acem / İran şehirlerinde medreseler kurularak dinî kuralların şerh ve izahı ismi altında Arap dini sarsılmaz biçimde kuvvetleniyordu. Din bir tedhiş / dehşet verme âleti olmuştu. İçtihat kapısı kapanmış, fikirlerde serbestî, vicdanlarda istiklal / bağımsızlık / özgürlük kalmamıştı. Dünyada insanların en tabii hakkı olan masum zevk ve saadetler yasaklanarak her şey ahirete, o uçsuz ferdaya / geleceğe bırakılmıştı. Allah'a ibadet etmek, hâlika / yaratıcıya yalvarmak için bile Arap lisanına / diline müracaat eylemek lazımdı. Tehlike büyüktü ve bu ağır şartlar altında yaşamak için onlara tahammül şarttı.

İranlılar bu ağır ve tehlikeli yükün altından silkinerek varlıklarını korumak için ruhen ve hissen isyan ettiler, harslarını / kültürlerini ve milliyetlerini öldürmek için kullanılan silaha aynı surette mukabele / karşılık için bütün İran şehirlerine medreseler kurdular, İranlılığın hakkını ve hayatını müdafaa edebilecek ulema yetiştirdiler. İranlılar esasen kuvvetli bir kanuna sahiptiler, ruhen ve hissen beraberdiler. Bunun için Acem ulemâsı mefkurelerini / ülkülerini tespit etmiş, Arap tehlikesine karşı müdafaa kuvveti kazanmıştı. (İBŞBAK-K-443 / 89.a) Araplar karşılarına dikilen bu gayr-ı me'mûl / umulmadık kuvvetin muvazenesini / dengesini sarsmak için yeni bir fikir, yeni bir propaganda tarzı düşündüler: Tarikat…

Hz. Peygamber'in hırka-i saadetlerini giymekle kutsiyet kazanan Veysel Karanî ve Cilan / Geylan'da doğan Abdu'l-Kadir Geylânî, Seyyid Ahmed er-Rifâî gibi pirler Arap amaç ve fikirlerini kökleştirmeye çalışan birer misyonerdi. Din artık uhrevî ve ahlâkî mecralarından taşmış ve tam mânâsıyla siyasî bir mecrâya akmaya başlamıştı. Arap ve İran kılıçları şimdi ulema ve şeyh nâmı altında mübareze ediyor / belirginleşiyor ve bundan en ziyade Türkler etkileniyordu. Türkler dinlerini ve ananelerini terk etmekte bir istifade edememişlerdi. Aynı zamanda bu çarpışmaların iç yüzünü anlamaya başlamışlardı. Arap misyonerlerinin İslamiyet'i dar bir çerçeve içine sıkıştırarak en tabii ve beşerî ihtiyaçları haramdır diye yasaklamasına rağmen Şam ve Bağdat'ın halife saraylarında çevrilen entrikaları yapılan rezalet ve namussuzlukları görüp, hayretler içinde kalıyorlardı. İslamiyet'in timsali / simgesi olan halifeler dinin bütün umdelerini, ahlakın bütün düsturlarını ayaklar altına alıyor, zulmedip din esasını (din adamlarını), zindanda kırbaçlar altında öldürüyorlardı. Kuran-ı Kerim'i ayakları altında çiğnedikten sonra ateşte yakıyor, camilerin mihraplarında şarap içtikten sonra câriyeleriyle kıbleye karşı zînâ ediyor, değil halifelik, dindarlık ve İslamlığın kutsiyetini pâymâl ediyorlardı / ayaklar altına alıyorlardı. Türkler bu halleri bir türlü kabullenemiyorlardı. Artık kendi başlarına çare aramaya başladılar. İlk yapılacak iş millî hâkimiyeti kurtarmak ve muhafaza etmekti. Lakin bu da pek kolay değildi. (İBŞBAK-K-443 / 89.b) Büyük Türk birliği, Türk beyleri muhtelif tesirler altında kalmışlardı. Bu tesir altından silkinip kurtulabilenler başlı başına bir hükümet / yönetim teşkil edebiliyor ve Türk varlığı kendi asaleti içinde yaşamaya çalışıyorlardı. Asya ve Anadolu'daki Büyük Selçuk İmparatorluklarından başka muhtelif yerlerdeki büyük küçük Türk hükümetleri belki birleşebilir de yeniden bir "büyük Türk İttihatı / birliği" husule getirebilirlerdi. Maceraperest kumandanların gâfil ve katil siyaseti ne bu vahdetin / birliğin oluşmasına meydan verdi ve ne de Arap ve İran tesirinin önüne geçebildi. Bu durumdan en çok etkilenen Anadolu'daki Türklerdi. Selçuk İmparatorluğunu İranlı ulema ve şeyhler haraca kesmişlerdi. Şemseddin Tebrizî'nin irşatlarından feyz alan Celaleddin Rumî'nin ihdas ettiği / kurduğu Mevlevî tarikini, şiir ve musikisi, zarif ve ahenkdar âyin âdâbı ile Selçuk saraylarını, Selçuk sultanlarını, Selçuk ümera ve kumandanlarını büyülemişti. Mevlevîler nihayet memlekette isyan çıkmasına sebep olmuştu. Selçuk ümera ve rüesasına / önderlerine karşı kalplerinde derin bir kin ve gayz / öfke besleyen diğer bir zümre vardı ki bunlar Türkmenlerdi. Selçuk İmparatorluğuna isyan eden Baba İshak, İran etkisinin Türk vicdanına yaptığı tesiri kırmaya çalışıyordu. Nihayet bu arzusu yerini buldu. Âsî Baba İshak tutularak sulben / soyuyla idam edilmekle beraber, Selçuk İmparatoru Mevlevîleri de saraydan uzaklaştırmıştı. Babaîler kıyamı / ayaklanması denilen bu vaka şüphesiz Baba İshak'ın şahsi bir fikir ve ihtirasından ileri gelmemişti. Bunda Yesevîliğin büyük bir dahli ve etkisi vardır. İran ve Arap propagandacılarına karşı Türk etkisini yaymak için Türkistan'da kurulan büyük Türk tarikinin muhterem piri Anadolu'yu da (İBŞBAK-K-443 / 90.a) ihmal etmiyor, Türkmenlerle meskun mahallere sevk ediyordu. Yesevî dervişleri bilhassa Batı Anadolu'ya önem veriyorlardı. Çünkü Hindistan'dan ve Türkistan'dan hicret eden aşiretler bu havaliye / bölgeye yerleşmişlerdi. Yesevî dervişleri bunların arasına giriyor, ücra köşelerde, ıssız dağ başlarında küçük bir zâviye tesis ederek çevreye geleceğe dair ümit ve teselli veriyordu. Otuz iki tarikat arasında Yesevîlere rast gelemiyoruz. Bunlar başlı başına bir dergâh kurmadıklarından "Abdalan-ı Rûmî" denilen ve Anadolu'ya akın eden dervişlerin bir Yesevî din rehberi olduklarını anlıyoruz. Siyaset bahsine gelince Ahmed Yesevî hazretlerinin açık bir siyasi gâye ile Anadolu'ya getirdiği bu adamları ne kanlı bir savaşta ne de umumi bir ihtilal başında görüyoruz. Bu adamlar Ahmed Yesevî'den aldıkları direktifi "içtimaî siyaset" addetmek ve ona yurdundan göçen Türk ve Türkmenlerin mahzûn gönüllerine ümit ve teselli vermek, onları Arap ve İran tesirinden vikâye edecek / koruyacak esaslara dayanıyordu. Ulema / bilginler Bektaşîliğe mukabele için Nakşibendîliği çıkarmışlardı. Asrın bütün uleması tantana içinde ömür sürerken Hacı Bektaş Velî tenha bir dağ başında hayat geçiriyordu.

Nitekim Hacı Bektaş Velî'yi aynı vaziyette görüyoruz. Yesevî ocağında yetişen ve genç yaşında halîfelik payesiyle Anadolu'ya gelen bu zat, kendinden önce gelen meslektaşları gibi, vaktini sessiz sedasız geçirdi. Çevreyi inceledi, tenha bir köşeye yerleşti. Hacı Bektaş siyasete fiilen karışmak için Anadolu'ya geldiğini Vilayetnâmeleri ve hadiselerin delaletiyle anlıyoruz. Hacı Bektaş, Baba İshak'ın hareket ve düşüncelerini takip etmekle beraber böyle kanlı mâcerâlara atılmaktan çok uzak yaşadı (İBŞBAK-K-443 / 90.b) Baba İshak'ın intikamcı mürîdlerini sulh / barış ve sükunete sevk etmek için çalıştı. Bu yüzden öz Türk ve Türkmen kanlarını kardeş elleriyle heder ettirmekten korudu. Tıpkı piri ve mürşidi Ahmed Yesevî gibi Türk'ün millî hayatını artırmak ve yabancı tesirlerden korumak suretiyle işe başladı. Baba İshak'ın silah kuvvetiyle yapamadığını fikir kuvvetiyle yapmak istiyordu.

c. Hacı Bektaş Velî Fiilen Siyasete Ne Zaman Karıştı?

Bu sorunun cevabını tarihçi bir münakaşadan sonra vermek daha doğrudur. İkinci Osmanlı padişahı Orhan zamanını ele alıyoruz. Hacı Bektaş dini dünyadan ayıran en hür bir tarikin esaslarını koymak suretiyle Türklerin içtimai / toplumsal hayatında medenî ve insanî bir çığır açtıktan sonra askerliğe temasa başlıyor. Sultan Orhan'a pek büyük şeref kazandıran yeniçeri ordusu Hacı Bektaş Velî'nin duasına mazhar oluyor. Bu dua kelimesi çok hafif ve gayr-ı kâfidir / yetersizdir. Biz bu esnada Hacı Bektaş'ın daha faal bir rol oynadığına kânîyiz / inanıyoruz. Hacı Bektaş, alelade bir duacıdan ziyade, hükümet işlerine hayır ve menfaati dokunan bir yardımcıdır. Hacı Bektaş'ın mesleğini / sistemini en vâzıh / açık şekilde gösteren hayat-ı ruhiyesidir / psikolojisidir. O asrın bütün ulemâ ve şeyhleri büyük şehirlerde ziynet ve servete gark olarak tekkede ve medreselerde hükümdar ve ümera saraylarının en şerefli yerlerinde tantana ve azamet ile yaşarken Hacı Bektaş Velî (İBŞBAK-K-443 / 91.a) Sulucakarahöyük gibi tenha bir dağ başında münzevî bir hayat geçiriyordu. Onun bütün maiyeti / beraberindekiler birkaç havarisinden ibâretti. Az zaman zarfında Türk ve Türkmenlerle meskûn havalide geniş bir şöhret temin etmesine rağmen mütevazı hayattan ayrılmadı.

Orhan gibi zamanının en mühim hükümdarının onun ayağına kadar gelmesi ve ondan himmet dilemesi bile onu şımartmadı. O sadece bu ıssız köşede müstakbel / gelecekteki tarikatin esaslarını hazırlıyor ve Sakarya sahillerine, geniş dağ eteklerine yolladığı mürîdleriyle Türk cengaverlerinin cesaretini artırıyor, bütün fikirleri yabancı tesirlerden kurtarmaya çalışıyordu. Bütün yeniçeri kışlaları birer Bektaşî ocağı halini almıştı. Hacı Bektaş tarikini tesis için uğraşmakta idi. İlk tohum en müsait bir zemine atılmıştı. Daha henüz Bektaşî tariki teşekkül etmeden evvel yeniçeriler Hacı Bektaş Velî'yi benimsemişlerdi. Onun manevî himmetine derin bir tevekkül ve îmân ile bağlanan yeniçerilik tam mânâsıyla bir Türk şövalye ocağı hâlini almıştı. İşte o zaman ulema tarafından Hacı Bektaş aleyhine büyük bir kin başlamıştı. Hacı Bektaş'ın yayılan şöhretinden Arap ve İran siyasetini hedmederek / yıkarak bir Türk siyaseti idame etmek prensibini takip eden bu hal, ulema ve şeyhleri telaşa düşürmüştü. Bektaşîliğe en insafsız bir savlet / hücum ile saldırıyorlar ve bütün fikirleri onun aleyhine ayaklandırıyorlardı. O da Nakşibendîlik idi. Kayıtsız şartsız züht ve takvayı bir arada toplamış ve doğrudan doğruya fikir hürriyetine savaş açmıştı. (İBŞBAK-K-443 / 91.b) Nakşîlik eski Türk âdet ve ananesini ihya eden Bektaşîliğin sazlı ve kadınlı âyin ve içtimalarına / toplantılarına karşı köpürüyor, Bektaşîliği Rafızîlik, ilhad ve zındıklık ile itham ediyordu. Aynı zamanda taraftarlarından olan ulemayı saraylara sokuyordu. Artık günden güne haşmet ve şevketleri artan Osmanlı padişahlarına hulul ediyor ve en muzır / zararlı propagandalarla onların efkarını / düşüncelerini Bektaşîlik ve yeniçerilik aleyhine tahrik ediyordu. Fakat gerek ulema ve gerek Nakşibendîlerin en şiddetli mücadelesine ve padişahların taşıdığı gizli endişeye rağmen yeniçeri kışlaları tamamen bir Bektaşî ocağı halini almış ve bütün ordu resmen Bektaşîliğe bağlanmıştı.

Bektaşîler kendi aleyhlerinde çevrilen gizli ve âşikâr bütün entrikalara hiç ehemmiyet vermiyor, sadece pir ve mürşitlerinden aldıkları ilham ile vazifelerini ifaya çalışıyorlardı. Yeniçeri kışlalarına yerleşmiş olan babalar genç yeniçerileri etraflarına topluyor, sazlarının muharrik nameleriyle kahramanlık efsaneleri terennüm ediyorlar / söylüyorlar, onların ruhuna şecaat / yiğitlik ve hamaset / kahramanlık ateşleri serpiyor, harplerde yeniçeri saflarının en önünde keskin teberler / baltalar sallayarak zafer yolları açıyorlardı. Viyana surlarına çarpan kılıçlar Hint denizlerinde zülfikarlı sancaklarıyla yükselen "pirimiz hünkarımız Hacı Bektaş Velî'nin demine devranına hü diyelim hü…"gülbenkleriyle bütün düşmanların kalbini titretiyordu. Ulema ile iştirak eden / birleşen Nakşîlerin kuvveti bütün gayretlerine rağmen Bektaşîliğe rekabetten geri kalmıyordu. Fütuhat ile birlikte Bektaşîlik de genişliyor, Rumeli, Mısır, Irak, Kafkasya'da gittikçe açılan bir îtibâr sahası kazanıyordu. Bektaşîlik yalınız Osmanlı hududu arasında kalmıyor, harice de dağılıyor, İran'da şahlık tacı giyen İsmail Safevi'yi bile cezp ediyordu. Bu mağrur hükümdar Ataî / (Hataî) mahlasını kabul ederek Bektaşîliğin bir kemter / âdi kulu olduğunu söylüyordu. Osmanlı saltanatı, ocağında Bektaşîliğe başlarıyla eğiliyordu. Kanunî Sultan Süleyman bile tacını çıkarıyor, baş açık, yalın ayak bir Bektaşî babasının önünde diz çöküyor, niyaz ediyor, ikrar verip nasip alıyordu. (İBŞBAK-K-443 / 92.a) Ulema denilen bu güruh nihayet Bektaşîlerden intikam almışlardı. Osmanlı imparatorları ulema denilen bu mutaassıp / tutucu kuvveti elinde bâziçe / oyuncak olduğunu idrak edemiyordu. Vatanın selameti namına ya bu iki kuvveti ıslah etmek, veyahut ikisini de ifna / yok etmek lazım gelirken bunu yapamıyor, her gün dökülen kardeş kanları anavatanın sinesini kızıl kanlara boyuyordu. Nihayet II.Mahmud yeniçerilere son darbeyi indirmişti. Tabiidir ki bu harp yeniçerilere karşı ulema denilen güruhun zaferiydi. Ulema ve diğer tariklerin şeyhlerinden mürekkep / oluşmuş bir mecliste en mümtaz Bektaşî babalarının başları "seyf-i şeriat = şeriat kılıcı" ile kesiliyordu. Bütün Bektaşî tekkeleri seddediliyordu / kapatılıyordu. Bunlar hükümdarın ve hükümdarı elinde âlet gibi kullananların belki hakkı olabiliyordu. Pirevi denilen asıl büyük dergâhın bütün hakkı gasp olunarak, bir Nakşî şeyhinin ikamesi / konulması ve Bektaşîlerin Nakşîbendî âyini icrasına cebredilmesi / zorlanması intikam arzularının derecesini göstermeye kâfî bir delildir. Bektaşîler bu hadiseden çok sarsılmakla beraber mevcudiyetlerini / varlıklarını kaybetmediler. Fakat siyasetle alakalarını tamamen kestiler ve saklandılar. Esrarengiz bir şekilde ve kendi muhitinde kendi sâlikleri / dervişleri arasında yaşadı.

Cumhuriyetin îlânıyla tariklerin ilgasına / kapatılmasına kadar böylece devam etti. Osmanlı İmparatorluğunu tarihin sînesine gömen Türkiye Cumhuriyeti diğer tarikler gibi Bektaşîliği de resmen ilga etmişti. Fakat Bektaşîler bundan müteessir olmak şöyle dursun bilakis / tam aksine gayet memnundu. Çünkü cumhuriyetin bu günkü gaye ve umdesi Bektaşîliğin aslî fikir ve emellerinin tahkiki / gerçekleşmesi demekti. Bektaşîler ne istiyordu?

1-Türkleri Arap ve İran harsına / kültüründe erime tehlikesinden korumak. Artık bu tehlike tamamen zâil olmuştu.

2-Milli hükümeti her şeyden üstün tutmak. Bu da husul bulan bir keyfiyetti.

3-Ulema tesirini kırarak herkesin vicdan ve fikirleri içinde yaşaması. İşte Bektaşîler için en mühim nokta bu idi. Ellerinde şeriat namını verdikleri taassup ve cehalet silahı (İBŞBAK-K-443 / 92.b) olduğu halde avam / sıradan insanlar ve cühelayı / cahilleri mânevî tehditlerle elde eden asırlardan beri Türk milletinin terakkî / ilerleme ve inkişaf / gelişme kapılarını seddeden / örten ulema denilen cahil ve hırslı zümrenin ortadan kalkması Bektaşîlerin en esaslı gâyesini tatmin etmişti. Bütün bunların fevkinde / üstünde / ötesinde olarak Bektaşîleri memnun eden bir cihet varsa o da hanedan-ı âl-i Osman'ın sükutu idi. Osmanlı padişahları tarihin şahit olduğu bir çok hadiseler dolayısıyla Bektaşîlere karşı en derin minnet ve şükran hisleri ile mütehassis / duyarlı olmaları lazım gelirken bilakis yabancı unsurlarla birleşmiş ve Bektaşîlere reva gördükleri zulüm ve hakaretlerle ne kadar nankör olduklarını göstermişlerdir.

Sultan Mahmud'un bu hatasını telafi için gerek Mecid gerek II. Sultan Hamid Bektaşîlere çok mütemayil ve müsâmahakar bulunmuş ve hatta ekserî vezîr ve memurlarını Bektaşîler arasından seçip almış iseler de Bektaşîler ile âl-i Osman / Osmanlı ailesi arasında açılan boşluğu doldurmaya muvaffak olamamışlardır. Şahsına yapılan her türlü zulüm ve hakareti hoş gören Bektaşîler prensiplerine vuku bulan tecavüzü affetmemişlerdir.

Âlem yine o âlem, devran yine o devran. Zaman ve olaylar nihayet Bektaşîlerin intikamını almış ve cumhuriyetin rehakar / kurtarıcı eli bu vicdan ve hürriyet gasıplarını / gasp edicilerini yakasından tutarak milletin öz malı olan anavatandan fırlatıp atmakla Bektaşîlerin kalbindeki ateşe bir sükun ve tesellî nefhası / nefesi / kokusu saçmıştı.

Yukarıda saydığımız sebeplere binaen artık bütün siyasi emel ve gâyelerinin tatmin edilmiş olduğunu gören Bektaşîlik, tarikatların ilgası üzerine altı asırlık hayatını tarihin ve muhîblerinin sinesine gömerken tamamen memnundu.

Çünkü Türklüğünü hissedenlere bütün mânâsıyla benlik ve serbestlik temin eden cumhuriyet en medenî inkılap düsturlarıyla içtimâî hayata da vasi / geniş bir hürriyet temin etmişti. İçtimaî nizamı ihlal etmemek şartıyla cumhuriyetin her ferde siyyanen / eşit olarak temin ettiği büyük hürriyet karşısında gizli temennilere heybet ve haşyet veren resimlerle / törenlerle (İBŞBAK-K-443 / 93.a) sâlikler / mürîdler teminine artık hiç lüzum kalmamıştı. Esasen İkinci Mahmud'dan yediği darbe üzerine her türlü siyasi fikir ve emellerden tecerrüd ve feragat eden / soyutlanıp vazgeçen Bektaşîlik o tarihten itibaren tamamen bir irfan meclisi hâlini almıştı. "eline, diline, beline" doğru olan canlar ecdattan / dedelerinden miras kalan sazların yakıcı nağmelerinde vecd ü istiğrak duymak ve kadın ve kız ile yapılan eski millî âyinleri tekrarlamakla iktifa ediyordu / yetiniyordu. Fakat bunu da hür ve serbest olarak yapamıyordu. Mutaassıp, riyakar şeraitçilerin haset ve tezvir / kovuculuk ile uzanan gözlerinden kaçınarak dağ başlarında yapılan tekkelere ve tenha evlerin köşelerine sığınıyor, millî ve insanî haklarını bile izhardan / ortaya koymaktan içtinap ediyorlardı. Halbuki bütün dünya "sosyete" denilen ve her medenî insan için bir hak ve ihtiyaç olarak kabul edilen âile meclisleriyle Bektaşîlerin asırlardan beri devam eden âyin-i cemleri arasında ne fark vardı?

İşte bu farkı göremeyen ve elindeki cehalet ve taassup silahıyla bütün irfan ve medeniyet ocaklarına hücum eden o kara kuvvet ortadan kalktıktan sonra artık son emelleri de husul bulmuş olan Bektaşîlere tariklerin ilgası bir zafer müjdesi idi. Vâkıa bir tarik olması itibariyle bu meyanda / arada Bektaşîlik de ilga olunmuştu. Fakat bu Bektaşîlik için hiç esef edilecek bir şey değildi. Tarikin asırlardan beri deruhte ettiği vazife artık hitama erişti / sona erdi. Allah ile olan işleri bila vasıta Allah ile gören ve kul ile olan işlerde de münazaayı / çekişmeyi hiç sevmeyen Bektaşîler derin ve memnun müteşekkir bir eyvallah diyerek bütün dünyanın intisap ettiği tarike, kâinat bir dergâh-ı azim / büyük dergâh olduğundan büyük bir vicdan istirahatıyla dergâhlara lüzum kalmadığına vicdanen kanaat ederek, eşiklerini öperek kapadılar. (İBŞBAK-K-443 / 93.b)

Filhakika o buhur kokularıyla hayatları sermest eden, çelik tellerinden taşan lahutî elhân / ilahi sesler bütün bunlar maziye karışan bir efsane oldu. Acaba Bektaşîlik bu halden müteessir mi? bu sualin cevabını münevver bir Bektaşî'ye bırakıyorum:

- "Dünkü buhur kokulu meydan bugün "salon" lara inkılap etmiş, dünkü çelik telli sazlar bu gün yerini bandolara terk etmiştir. Âlem yine o âlem, devran yine o devran. Aradaki fark yalnız bir teceddüttür / yeniliktir. Bu tekkenin sırrına vâkıf olanlar hiç aldanmayacaklardır. Dün loş, kuytu meydanlarda demlerine niyaz edenler, gaib erlere gülbenk çekiyorlardı. Bugün de o münevver / ışıklı ve muattar / kokulu salonlarda cazların vecd ve neşe saçan âhengi arasında şampanya kadehlerini ellerine alanlar dünkü kasvetli ve endişeli yaşayışla bu günkü nurlu hayat arasında mukayese yaparak ve başlarını kalplerinin üzerine eğerek şu gülbengi çekeceklerdir:

- 'Üzerimizde hâzır ve nâzır olan gerçek erenlerin demine devranına hü diyelim hü.'"

* Hıristiyan rahiplerin bellerine bağladıkları ip.

Diğer yazıları

 
< Önceki   Sonraki >
 
Template Template Template
© 2008 kanalkultur.com
Joomla is Free Software released under the GNUGPL License.