Iddias “Kültür, varlığımızın yapısını (ilişkilerini) belirleyen, sosyal bir süreçle öğrendiğimiz uygulama ve inançların, maddi ve manevi öğelerin birliğidir.”  -Sapir- Template
Template Bugün: 22 11 2008 Template

Anket

Online

Üyelik Girişi






Kayıp Parola?
Hesabınız yokmu? Kayıt olun

RSS Servisi

 
 
Bozkurt Güvenç: Kültür Sorunumuz PDF Yazdır E-Posta
04 10 2008

... hangisi acaba daha doğru, geçerli ve gelecek açısından varlığımıza güvence veren bir kimliktir? Bu sorunun bilinen yanıtları bizi bugüne kadar içinde bocaladığımız çıkmazdan kurtarmaya yetmedi. Asıl sorun da burada! Çünkü tarihi açıdan birisi değil hepsi doğru! Türklerden önce bir Anadolu tarihi olduğu gibi, Anadolu'dan öncelere uzanan bir Türk tarihi de var. Anadolu-Türk devletleri, bu iki tarih akışının kavşağında, Roma (Rum) toprakları ve İslam temelleri üzerine kuruldu. Yeni doruklara ulaştı. Çağdaş toplumumuzun bütün bu tarihi dönem ve deneyimlerden kalma izler taşıdığı bugün artık tartışılmayan bir gerçekliktir. Atatürk devrimleriyle milliyetçiliği de -fazlaca açıklanmadan- böyle bir tarih anlayışına oturtulmak istenmiştir. Öyleyse asıl sorun bu tezlerden hangisinin daha doğru olduğu değil, farklı tarih tezlerinin ulusal bilinç dünyamızda nasıl bağdaştırılacağı, tarihi kimlik duygumuzla nasıl uzlaştırılacağı sorusudur. Yalın bir deyişle, ulusal kimliğimizi geçmişte mi, gelecekte mi, yoksa geçmişten geleceğe uzanan kültür sürekliliğinde mi arayacağız?

Cemaatlerin töresi her şeyi açıklamaya, olup bitenleri doğru (meşru) kılmaya belki yetiyordu. Oysa ulus olmak, bir kültür tarihi (değişme) bilinci (birlik içinde çokluk/çokluk içinde birlik bilinci) gerektiriyor.

Uzunca süren bir ayrılıktan sonra, Vehbi Belgil'in bu sütunlardaki "Söyleşi"si (Cumhuriyet, 11 Eylül 1986) üzerine yazıyorum. Ülke sorunları üzerinde yeniden yazılıp çizilmeye başlanmasını sevinçle karşılıyor, aydınlar ile münevverler arasındaki bu diyalogun topluma açık bir foruma dönüşmesini diliyorum. (1). Görüşlerin düzeyine ve içeriğine bakılırsa, kültür varlığının ne olup olmadığı döngüsünden yavaş yavaş çıkıyor ve kültürümüzün geleceğini özgürce konuşma ortamına giriyoruz. Bu fırsatı değerlendirmek istedim.

Sağ-sol, ilerici-gerici eleştirileriyle din ve bilim politikalarını şimdilik bir yana bırakarak yakın tarihimize -neyi, nasıl yapacağımıza karar vermekten çok- ulusal kimliğimizi bilmek niyetiyle baktığımızda, kimlik ve varlık bilincimizde önemli gelişmelere tanık oluyoruz.

Kimlik-Varlık Görüşleri

Biz Türklerin kim olduğumuz ya da kültürel kimliğimiz konusunda başlıca şu görüşlere rastlanıyor: 1- Biz "Anadoluluyuz" diyen Anadolucular, 2- Biz "Batılıyız" diyen Batıcılar, 3- Biz "Doğuluyuz diyen (töreci) Milliyetçiler 4- Biz "Müslümanız" diyen İslamcılar, 5- Biz "Türküz ve Türkiyeliyiz" diyen Atatürkçüler.

Bütün bu tarih tezleri birbirinden oldukça farklı kültürel verilere ve dünya görüşlerine dayanmaktadır. (2)

Anadoluculara göre, biz Anadolu Türküyüz. Orta Asyalı atalarımız Küçük Asya'yı fethettikleri ya da onlardan önceki Anadolu halkları Türk soyundan geldiği için değil de, binlerce yıllık Anadolu uygarlığının tek meşru mirasçısı olduğumuz için.

Batıcılara göre, Anadolu yalnızca biz Türklerin anayurdu değil, Batı uygarlığının da beşiği ve dünya tarihinin mekiğidir. Uygarlık tarihi bu topraklar üzerinde ve atalarımızın tezgâhında dokunmuştur. Batıyı "Batı" yapan düşünce, inanç, bilim ve sanat ya Anadolu'da doğmuş ya da Anadolu'dan geçip yayılmıştır dünyaya. Bu ülkenin sahibi ve koruyucusu olan biz Türkler, Doğulu değil, Batılıyız, Batının da atasıyız.

Milliyetçilere göre, Anadolu kültür beşiğindeki geleneksel Türk töresini koruyup sürdürenler, yerleşik hayata (tarıma) geçmemekte direnen ve Türkün "Cihan Hakimiyeti Mefkûresini" yaşatan şehit gazilerle dervişlerin savaşçı ruhu olmuştur. Biz öylesine soylu, güçlü ve kutsal bir geleneğin çocuklarıyız ki bütün dünyaya devlet nizamı getirme görevimize, bugün olduğu gibi, gelecekte de devam edeceğiz.

İslamcılara göre biz Türkler, Asya'dan kopup gelen göçebe boylarıyla yörüklerin torunları değil, Anadolu'ya varmadan önce İslam dinini benimseyip İslam devletleri kurmuş, İslam medeniyetini dünyanın dört iklimiyle, yedi denizinde yüzyıllarca onurla temsil etmiş bir "Türk-İslam sentezi"nin kurucuları ve koruyucularıyız.

Atatürkçülere göre, T.C. sınırları içinde yaşayan bizler Türküz (Ne mutlu bize!) Türklüğümüzle övünmeli, Türkün gücüne güvenmeli ve Türk milletini çağdaş uygarlık düzeyine yükseltmeliyiz. Bu son görüşün, önceki görüşlere eğilim gösteren yandaşları bulunabileceği gibi, öteki kimlik görüşlerinin Atatürkçü görünmeye çalışan sözcüleri de vardır.

Yakından incelenip karşılaştırıldığında; İslamcıların geçmişe yöneldikleri, Anadolucuların geçmişten geleceğe uzanan kültür sürekliliğine inandıkları, Atatürkçülerin ise geleceğe umut bağladıkları görülmektedir.

Asıl Soru ve Sorun

Yukardaki görüşlerden hangisi acaba daha doğru, geçerli ve gelecek açısından varlığımıza güvence veren bir kimliktir? Bu sorunun bilinen yanıtları bizi bugüne kadar içinde bocaladığımız çıkmazdan kurtarmaya yetmedi. Asıl sorun da burada! Çünkü tarihi açıdan birisi değil hepsi doğru! Türklerden önce bir Anadolu tarihi olduğu gibi, Anadolu'dan öncelere uzanan bir Türk tarihi de var. Anadolu-Türk devletleri, bu iki tarih akışının kavşağında, Roma (Rum) toprakları ve İslam temelleri üzerine kuruldu. Yeni doruklara ulaştı. Çağdaş toplumumuzun bütün bu tarihi dönem ve deneyimlerden kalma izler taşıdığı bugün artık tartışılmayan bir gerçekliktir. Atatürk devrimleriyle milliyetçiliği de -fazlaca açıklanmadan- böyle bir tarih anlayışına oturtulmak istenmiştir.

Öyleyse asıl sorun bu tezlerden hangisinin daha doğru olduğu değil, farklı tarih tezlerinin ulusal bilinç dünyamızda nasıl bağdaştırılacağı, tarihi kimlik duygumuzla nasıl uzlaştırılacağı sorusudur. Yalın bir deyişle, ulusal kimliğimizi geçmişte mi, gelecekte mi, yoksa geçmişten geleceğe uzanan kültür sürekliliğinde mi arayacağız?

Geçmişten Geleceğe Kültür Tarihi 

Çağımızda, ortak (çoğulcu) bir kültürel kalıttan (mirastan) ortak bir ülküye yönelişe "uluslaşma" süreci deniyor. Siyasi-iktisadi, teknolojik devrimler yapılıyor da, kültür devrimi nedense olmuyor, girişilen deneyler başarıya ulaşamıyor. Kültür varlığı kuşkusuz değişiyor, ama geçmişten geleceğe doğru uzanan bir süreklilik içinde. Çağdaş ulus olmak serüveni böylesine gelişmiş bir tarih ve ulus bilincini gerektiriyor. Cemaatlerin töresi her şeyi açıklamaya, olup bitenleri doğru (meşru) kılmaya belki yetiyordu. Oysa ulus olmak, bir kültür tarihi (değişme) bilinci (birlik içinde çokluk/çokluk içinde birlik bilinci) gerektiriyor.

"Kültür tarihi" ile a) Türklerden önceki Anadolu tarihini, b) Anadolu'dan önceki Türk tarihini, c) Anadolu'nun İslamlaşma ve Türkleşmesi tarihini, ç) Osmanlı tarihini ya da sadece d) Türk devrim tarihini değil, bunların hepsini birden düşünüp, kültür tarihimizin bu tarihi dönemlerden hiçbirisine irca edilemeyeceği tezini tutuyorum.

Bu anlamdaki kültür sorunumuz yepyeni bir tarih tezidir ve henüz derli toplu biçimde yazılmamıştır (3). Kültür sorununun Batıya karşı kazanılacak askeri başarıyla çözüleceği görüşlerine de katılamıyorum. Savunma ve güvenlik askeri güce dayalı bile olsa, kültür sorununun kalıcı çözümü askeri başarıyla o derece bağlantılı görünmüyor. Atatürkçü tarih görüşünün üstünlüğü de, "cihan hâkimiyeti" mefkûresinde değil, evrensel barış ve insan onuruna saygı ilkelerinde toplanmaktadır (4).

Savaş ve zafer edebiyatına dayalı tarih geleneği ile barışçı bir dünya görüşü (tarih bilinci'ne) nasıl varılabileceği, güncelliğini koruyan önemli bir sorundur. Bu yüzden, "tarih unutarak değil de bilerek ve üzerinde düşünerek aşılır" tezini benimseyen çağdaş düşüncenin "Osmanlıca üzerindeki ısrarını" anlamakta güçlük çekiyorum (5). O Osmanlıca ki, soluğu çoktan kesilmiş bir kültür varlığının kubbede baki kalmış hoş sedasından başka nedir? Bin yıllık Türk-İslam sentezi, tarihi gerçekliği (nesnelliği) ve bilimsel dayanağı sağlam olmayan bir özlemdir. "Türk halkı ile Osmanlı aydını yüzyıllar boyunca birbirine yabancı kültürler içinde yaşamışsa, tarihi bir kültür sentezinden nasıl söz edilebilir? (6). Terkip ve tarihi sentezlerin zorluğunu takdir eden aydınların kolay görünen çözümlerin gelip geçiciliğini de bilmesi beklenmez mi?

Kültür tarihimizi yeterince bilmesek de "büyük senteze" giren belli başlı kültür öğelerinin tarihi kaynaklarını öğrenmeliyiz. Bu eğitim, geçmişte kalmış bir Osmanlı (ca) sentezi ile değil, fakat a) Osmanlı'dan önceki, b) Osmanlı ile çağdaş ve c) Osmanlı'dan sonraki kültür tarihimizi araştırıp yazmakla ve bu tarihi toplumun varlık-kimlik bilincine yerleştirmekle mümkün olur. Atalarımızın yaptığı, fakat yazmadığı kültür tarihini derlerken, güncel sorunlarımızı göz ardı edemeyeceğimiz gibi, geleceğin dünyasındaki saygın yerimizin neresi olacağı sorununu da görmezlikten gelemeyiz. Ulusların yazgısını belirleyen tarih değil, insanlarla toplumların yapıp ettikleri, bilgi ve inançlarıdır. Tarihe biçim, içerik ve yön veren bizleriz, bugün yaptıklarımızla. Bu gerçeğin hâlâ farkında değilsek, bunca çabamız boşuna değil midir?

* Prof. Dr.

(1) "Türkiye'de bozukluk münevverdedir!' Aydınlar Ocağı'nın Görüşü, 1973: 389.
(2) Güvenç, B. "Kültürümüzün Dünü, Bugünü" Kültür Konusu (Remzi, 1985: 109-43).
(3) Türk Halkı'nın Kültür Temelleri'nde (Doğu-Batı, 1976), B. Oğuz belli başlı kaynakları tanıtırken; Anadolu'nun Öyküsü'nde (Milliyet 1983), İ. Ohri, hipotezin ilk bölümünü açıklamış bulunuyor.
(4) Suat İlhan'ın "10 Kasım" 1983- Konuşması, Türk Dili, 384: 506-8.
(5) Kaplan, M. "Büyük Senteze Doğru", Türk Dili, 384: 509-11.
(6) Kaplan, a.g.y.

Bozkurt Güvenç: 'Kültür Sorunumuz', Cumhuriyet, 02 ekim 1986

Cumhuriyet, 02 ekim 1986

 
< Önceki   Sonraki >
 
Template Template Template
© 2008 kanalkultur.com
Joomla is Free Software released under the GNUGPL License.