Iddias “İnsanların [içinde bulunduğu] yaşam koşullarına uyumlarının toplamı, onların kültürüdür.”  -Sumner & Keller- Template
Template Bugün: 07 01 2009 Template

Anket

Online

Şuan 1 konuk çevrimiçi

Üyelik Girişi






Kayıp Parola?
Hesabınız yokmu? Kayıt olun

RSS Servisi

 
 
Ramazan Çakıroğlu: Yakadaki Kan PDF Yazdır E-Posta
17 08 2008

Ramazan Çakıroğlu

Ramazan Çakıroğlu 1956 Zonguldak / Devrek doğumlu. Elazığ-Fırat Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi Antropoloji Bölümü'nü bitirdi. Antropologtur. Çukurova Üniversitesi Eğitim Fakültesi Felsefe Grubu'nda öğretim görevlisi olarak çalıştı ve 2004 yılında emekli oldu.

Hiç unutmam. Babaannem çocukluğumuzda bir öykü anlatırdı. Anlattığı olay, Cumhuriyetin ilk yıllarında yaşanmış. Gitgide de söylenceye dönüşmüş…

Anlatılan öykü şöyle:

Filyos Vadisi köylerinde, plansız, programsız ve resmî kurumların çok azının ulaşabildiği bir dönem. Başı boşluk alabildiğine yol almış, yoksulluk ve yoksunluk ise diz boyunda! Gaz, tuz, yağ ve şeker yok olmuş! Bu günkü Hisarönü beldesinden eski Karabük köyüne kadar olan (120 km.lik) ırmak boyunda, eşkıyaların nal seslerinden geceleri uyunamıyor. (Gerçi ne ilginçtir ki Cenevizlilerden bu yana bu bölge hep korsanlar ve eşkıyalar diyarıdır. O günlerden bu günleri de gören yörenin Deli İmam'ı "Çok değil, eşkıya elli yıl sonra şehire iner" diye boşuna dememiş!..) Gündüzleri ise gelinler ve kızlar tarlaya tapana tek başına gidemiyor, yanlarına mutlaka ya bir yaşlı alıyor, ya da çocuklarıyla gidiyor. Kadınlar tarlada çalışırken, ihtiyar dedeler, tarla kenarına saklanıp, çakaralmazlarla nöbet tutuyor.

Bu dönemde, bilmem hangi köyde; parası, pulu ve altınları olduğu bilinen bir adamcağız, pusuya düşürülür. Enselenir ve üzerinde kesesi, köstekli saati, çizmesi, nesi varsa alınır. Pusuya düşürenler bununla da yetinmez. İllaki adama, evindeki altınların yerini de söyletmek isterler. Bunun için uzun uzun işkence yaparlar. Bir türlü konuşmaz adamacağız. Sonunda adamı kıtır kıtır keserler. Birkaç parçaya ayırıp, Filyos Irmağı'na atarlar. Irmak denize götüremeden bu adamı geri verir. İşe jandarma el koyar. Savcılık emir verir. Tez zamanda katiller yakalansın diye. Dağ taş, günlerce jandarma kaynar. Orman içlerine tünemiş eşkıyalar yuvalarından sökülür alınır. Cinayetle ilgili olabilecek eski zanlılar tek tek toplanır.

Sorgulamalar günler, aylar sürer. Ancak, ne var ki, kimse bu işi ben yaptım demez. Sonunda sanıklar mahkemeye çıkarılır. Jandarma bıkkın, savcı yorgun, yargıçlar tedirgindir. Çünkü hâlâ bu işi yapanlar belli değildir.

Öldürülen adamın bazı yakınları da olmak üzere on-onbeş kadar şüpheli vardır ortada.

Şüpheliler, elleri kolları zincirli, duruşma salonuna alınırlar. Savcı gürler: "Hanginiz işkence yapıp, kesip öldürüp, attınız o adamı ırmağa? Çabuk söyleyin bana!". Yere bakan sanıklar topluluğundan çıt yoktur. Bu sessizlik epeyce sürer. Savcı için 3–5 dakikaya sığan bu zaman, sanıklara asırlar gibi gelir. Savcı aniden bir gök gibi gürleyerek ve peşinden da acı acı gülümseyerek şöyle konuşur: "Siz söylemeseniz de ben zaten biliyorum" der. Bunun üzerine, sanıklar topluluğunun yere bakan tüm yüzleri, merak ve endişe içinde savcıya doğru bakar. Ve savcı: "Bunu yapanların yakalarındaki kanı gördüm! Onlar üç adım öne çıksın" deyince, bunun üzerine sanıklar topluluğundan birkaç kişinin gözü, kendi yakasına kayar. Savcı, kendi yakasında kan arayanlara, "anlatın bakalım, nasıl ve neden öldürdünüz bu adamı?" diye sorar. Adamlar bülbül gibi öterler. Artık, deliller tamdır. İş çözülmüştür.

O gündür bu gündür, birilerinin yakasından gözümü ayırmam!..

 
< Önceki   Sonraki >
 
Template Template Template
© 2009 kanalkultur.com
Joomla is Free Software released under the GNUGPL License.