|
 Dursun Gümüşoğlu: Tâcü'l Arifîn. Es-Seyyid Ebu'l Vefâ Menakıbnâmesi. Can Yayınları: 262, İstanbul 2006, 317 S., + Belgeler, ISBN 975-6358-63-7
| Seyyid Ebü'l Vefâ hakkında birkaç söz...
Osmanlıca'dan çevirdiğim bu eser, İstanbul Süleymaniye Kütüphanesi Murad Buhari katalogu 257 numarada kayıtlı olan nüshası esas alınarak yapılmış, (A) nüshası olarak kaydedilmiştir. Ayrıca üç adet kopyası daha incelenmiş aralarındaki çok ufak farklar dipnotlara konmuştur. Bunlardan birisi Menâkıb-ı Tacü'l-Arifîn Ebu'l Vefa adlı bu eserin müstensihi (kopya edeni) belli değildir. Eser, Ankara Milli Kütüphane Mikrofilm servisinde Mf 1994 A 246 numarada bulunmaktadır ve (B) nüshası olarak dipnotlarda bulunmaktadır. İkinci nüsha Samsun Yazmaları Katalogunda 497 numarada kayıtlı 1640 yılında Kitab Menâkıb-ı Tacü'l-Arifin: Alaaddin b. Mustafa b. Ali tarafından kopya edilmiş olan (C) nüshası olarak kitapta bahsedilmiştir. Üçüncü nüshaya ise İstanbul Atatürk Kitaplığı Osman Ergin Yazmaları 638 numara da rastlanıp incelenmiştir. Yaşamı ile ilgili birtakım bilgilere bu eserde ulaşabiliyoruz, ancak İslâm Ansiklopedisi'nin 347. sayfasında hayatı ile ilgili daha detaylı bilgiler bulunmaktadır. "1026 yılında Irak'ın Kûsan bölgesinde doğdu. Hakkındaki bilgiler, döneminin veya sonrasının belli birkaç kaynağındaki sınırlı kayıtlardan ibaretdir. Ebü'l Vefâ'ya dair asıl kaynak Şahabeddin Ahmed el Vasıtî'nin 773'te (1371) kaleme aldığı "Tezkiretü'l Müttâkîn ve Tebşiratü'l Muktedîn" adlı Arapça menâkıbnâmedir. Menkıbelerle karışık bir biyografi niteliğindeki bu eserin Menâkıb-ı Tâcü'l ârifîn Seyyid Ebü'l Vefâ adını taşıyan mütercimi meçhul Türkçe çevirilerinin yazma nüshalarına sık rastlanması onun Anadolu'da iyi tanındığını gösterir. Tahsilinin önemli bir kısmını Bağdat'ta yaptıktan sonra Buhara'ya gitmiş, din ilimleri öğrenerek tekrar Bağdat'a dönmüş burada Muhammed eş-Şenbeki'ye intisap etmiştir. Uzun süre hizmetinde bulunduğu şeyhi kendisine karşı gösterdiği vefa ve sadakatinden dolayı ona "Ebü'l Vefâ" künyesini vermiştir. Menâkıbnâmede İmam Zeynel soyundan bir seyyid olduğu da kaydedilir.
Ebü'l Vefâ, Ebû Muhammed eş-Şenbekî'nin vefatından sonra onun yerine geçti ve hemen her tabakadan pek çok sayıda mürid edindi. Bu durumun Abbasi Halifesi Kaim Biemrillah'ı (1031-1075) endişeye sevkettiği ve halifenin, bir seyyid olması dolayısıyla Ebü'l Vefâ'nın ileride hilâfet makamına göz dikebileceğini düşündüğü rivayet edilir. Menâkıbnâmeye göre halife bu endişeden kurtulmak için şeyhi sapıklıkla suçlayarak bir ulemâ heyeti huzurunda yargılatıp öldürmeyi tasarlamış, fakat plan istenildiği gibi sonuçlanmamış, şeyh ulemâ önünde kendisine yöneltilen sorulara başarılı cevaplar vererek onları mahçup etmiştir. Menâkıbnâmede anlatılan bazı olaylar, Ebü'l Vefâ'nın Ehl-i Sünnet ilkelerine pek uymayan bazı davranışlara sahip bulunduğunu göstermektedir. Eserdeki parçalardan birinde halifenin şeyhe bir mektupla birlikte bir şarap kadehi gönderdiği mektupta kadın erkek bir arada yaptığı ayinlerde şarap sunmak için kullanılmak üzere bu kadehin gönderildiği hikâye edilir. Benzer bir olayın Ahmed Yesevi için de söz konusu olduğu bilinmektedir (Köprülü s. 23). Müridlerin büyük bir çoğunluğunun konar göçer Türkmenlerden olduğu anlaşılan Ebü'l Vefâ'nın bu tür âyinler yaptığından şüphe etmemek gerekir. Ona nisbet edilen Vefâiyye tarikatının XIII. Yüzyıl Anadolu'sundaki en güçlü temsilcisi olan ve Babaî isyanı diye bilinen büyük sosyal ayaklanmayı gerçekleştiren (1240) Baba İlyâs'ın da bu tür âyinler yaptığını bizzat torunu Elvan Çelebi nakletmektedir (Menâkıbü'l-kudsiyyye s. 22-23). Ebü'l Vefâ'nın gerçekten Kürt asıllı olduğunu kabul etmek biraz güçtür. Çünkü menâkıbnâmede onun en ileri gelen halifelerinin hemen tamamının Boğa b. Batu, Mu-hammed et-Türkmânî, Turhan, Tekin vb. tipik Türk isimleri taşıdığı veya onların Türkmen olduklarını gösteren nisbetleri bulunduğu görülmektedir. Ayrıca o çağın Arap müelliflerinin bölgenin yerli halkı olan Kürtler'in göçebe bir hayat tarzı sürmeleri dolayısıyla, Türkmen zümreleri gibi oraya gelen bütün öteki konar göçer toplulukları da "Kürd" kelimesiyle niteledikleri bilinmektedir. Buna göre Ebü'l Vefâ'nın bir Kürt şeyhi olması muhtemel bulunmakla beraber, Türkmen şeyhi olması ihtimali daha güçlü gibi görünmektedir. Ebü'l Vefâ ömrünün büyük bir kısmını Bağdat'ta geçirmiş, bundan dolayı Bağdâdî nisbesini almış, 9 Aralık 1107'de vefat etmiştir."
Bu eserin Aşık Paşa'nın oğlu Şeyh Ahmed Âşıkî Kâbe dönüşünde Hicri 880, Milâdi 1475 yılında Mısır'dan gelirken alıp getirmiş, çevirmene vermiş ve Arapça aslından Türkçe'ye tercüme edildiğini kitabın ilk sayfalarından öğreniyoruz. Eserin içinde çeşitli menkıbeler olduğu gibi, İslâm'a, ibadetlere, semâ'a, tevhide bakış gibi tasavvufî görüşlerine de sıkça rastlamaktayız. Bilindiği gibi insanların anlayışları itibarı ile farklılıklar arz etmesi yaratılışı gereğidir. Kur'ân ı Kerim sadece âvam denilen en alt idrak seviyesinde olana hitap etmez; Allah'ın seçkin kullarının ancak zevk edebileceği tasavvufi konuları içeren, tefekkürle idrak edilebilecek ayetleri de vardır. Yüce Allah ilâhi sırlarının üstlerini Kurân ı Kerim'de kısmen örtmüştür; bu nedenle "Biz ayetlerimizi anlayışlı insanlar için geniş tuttuk"[1] demektedir. Yine bir başka ayette "Onun ayetlerinin bir kısmı muhkemdir ki, onlar kitabın anasıdır. Diğer ayetlerse müteşabbihdir"[2] denilmektedir. Niyazi Mısri şöyle söylemektedir: Şeriatin sözleri hakikatsiz bilinmez Hakîkatin sözleri tarikatsiz bulunmaz[3] * * * Savm-ı salât[4] ü hac sanma biter zâhid işin İnsân-ı kâmil olmağa lâzım olan irfân imiş Kande gelir yolun senin ya kande varır menzilin Nerden gelüp gittiğin anlamayan hayvan imiş Mürşîd gerektir bildire Hakk'ı sana Hakk'el yakîn Mürşîdi olmayanların bildikleri gümân imiş Her mürşîde dil verme kim yolunu sarpa uğradır Mürşîdi kâmil olanın gayet yolu âsân imiş[5]
Hacı Bektâş Velî ise: "Ey derviş bil ki, oruç üç derecedir. Birincisi halk (avam) derecesi, ikincisi seçkinlerin(havas) derecesi ve üçüncüsü ise seçkinlerin seçkinleri derecesidir. Birinci derece orucu, karnı ve cinsel organları orucu bozan şeylerden korumaktır. İkinci derece orucu, gözü namahreme bakmaktan, kulağı uygun olmayan sözleri duymaktan ve dili konuşmaktan korumaktır. Üçüncü derece orucu ise peygamberlere ve evliyâlara mahsustur ki, bunlar gönlü haktan gayri şeyden korurlar. Nitekim Hazret-i Ali dünya bir gündür ve orada bizim için oruç vardır". Demek ki, onun bütün ömrü oruç tutmakla geçmiştir[6]". "Namaz, oruç, hac ve zekât gibi ibâdetlerin sonu yoktur. Salâtın sonu ilâhi olgunluk; zekâtın sonu gönlü Hakk'ın sevgisine yer vermektir. Orucun sonu Hak'da zenginleşerek yaratılış unsurlarından uzak durmaktır. Bu nedenle Yüce Allah kutsal kelâmlarından birinde şöyle buyuruyor: "Oruç benim içindir ve ben onu mükâfatlandırırım"[7] "Nitekim peygamberlerin sultanı "Müminin kalbi Allah'ın arşıdır". Zahidin yetmiş yıllık ibâdeti arifin bir saatlik tefekkürüne eşittir[8]. "Demek ki, beş vakit namaz, insanın yavaş yavaş alışması, sürekli kılması içindir. Onlar "Salât edip salâtlarında devamlı olanlar"[9]
Yüce Allah ibâdet ve hizmeti, kulları yavaş yavaş Allah'a tapan kimseler olsunlar ve kendilerine tapmaktan kurtulsunlar diye emir buyurdu. Tıpkı annenin ilk önce yemekleri parmağının ucuyla tattırdığı, giderek yemeğe alıştırıp sütten kesildiği bir bebek gibi süt emen bir bebek gibi. Aynı şekilde dünya ve onun zevkleri de anne sütü; ibâdet, marifet, hikmet de yemek gibidir. Demek ki beş vakit namaz insanın yavaş yavaş alışması ve namazı sürekli kılması içindir. Onlar "salât edip salâtlarında devamlı olanlar" topluluğuna katılırlar. Oturup kalkmaları ve yaşamları bu sofradan olanlar, Allah ile vardırlar, hiçbir zaman ölmezler. Bu sofradan nasibini almayanlar ise daimi namazın zevkini alamazlar[10]. "Arş u ferş (gökyüzü ve yeryüzü) arasında çok nesneler vardır. İllâ âdemden ulusu yoktur"
Âriflerin taatı(Allah'a itaat) tefekkürdür, hem dünya ve ahireti terkdir. Kur'an-ı Kerim Ahzab suresi 41-42. ayetinde "Ey inanalar! Allah'ı çok anın, O'nu sabah akşam tespih edin" denilmektedir. Zikrin çokluğundan maksat gönülden zikrdir, çünkü dil zikri daimi olmaz. Hz. Mevlâna; Namazın ruhu namazdan efdâldir(daha değerli). Îmân namazdan efdâldir. Zirâ namaz beş vakitte ve halbuki iman dâimâ farzdır; ve namaz edâdan(kılındıktan) sonra sâkıt(değersiz, geçmiş) olur ve te'hirine ruhsat(ertelenmesine izin) vardır. Îmân hiçbir özür ile sâkıt olmaz ve te'hirine ruhsat yoktur. Namazsız imân fâide verir ve münafıkların namazı gibi îmânsız namaz fayda vermez. Ve namaz her bir dinde bir türlüdür; ve îmân hiçbir dinde tebeddül etmez (değişmez).[11] Yunus Emre ise: Zahir suya banmadan, el ayak deprenmeden, Baş sücûda inmeden kılınır tâatımız. Ne Kâ'be vü ne mescit, ne rükû ve ne sücûd, Hakk ile daim becit olur münacaatımız[12]. * * * Abdestimiz namazımız doğruluktur tâatımız Aşk ile bağladık kaamet, safımızdan kim ayıra[13] * * * Şer ile hakikatin vasfını diyem sana: Şeriat bir gemidir, hakikat deyasıdır. Ne kadar muhkem ise tahtaları geminin, Deniz mevc urucağız onu uşadasıdır. Bundan içeri haber işit, söyleyeyim ey yâr: Hakikatin kâfiri şer'in evliyasıdır. Şûride olanların bi nihayet dünyada Akıl, gönül, fehîm, can fikir onun nesidir?[14] * * * Ol benim derse reva, benliği bilen hata Terkeder kendin rıza, aklı koyup aşk'uyan Âşıkları sorarsan bî mezheb ü bî millet Yolda kalıptır, sakın geceyle gündüz sayan.[15]
Sözleri ile İslâm'ın farklı şekillerde yorumlanmasının özüne zarar vermeyeceğini, aksine daha da yücelttiğini gözlemliyoruz. Ebu'l Vefâ da bazı sözleri ile bu düşünceleri tasdiklemektedir. Kimliği ile ilgili bilgiye kitabın 14. sayfasından ulaşıyoruz: "Emseytu Kurdiyyen ve esbahtu Arabiyyen" deyûb buyurmuşdur, yanî ahşamladım Kürdî olduğum halde sabahladım, Arabî olduğum halde (akşam uyurken Kürtçe konuşabiliyordum, sabah kalktım ki Arapça da konuşabiliyorum) bazı kimesne dedîler ki Nercisiyyü'l-asldır (soyu Nercisilerdendir). Ama bu söz galatdır (yanlıştır). Sahih (doğrusu) budur ki, anası Nercissiyye'dir (Nercisidîr). Anda doğmuş büyümüşdür, ammâ aslı Irak Arab'dandır (Irak Araplarındandır) nitekim zikr olundî."
Çalışmalarım sırasında işyerimde beni sınırsız hoşgörüleri ile destekleyen Zeki Gümüşoğlu, Cemal Gümüşoğlu, Ulaş Gümüşoğlu, Şükrü Gürzoğlu, Ali Rıza Gürzoğlu ve Kemâl Gürzoğlu'na; evimde iken büyük sabır gösteren eşim Sultan Gümüşoğlu'na, Emre Gümüşoğlu'na; çevirilerimde yardımcı olan Jülide Tokçiftçi'ye, diğer nüshalara ulaşmama vesile olan Ankara Gazi Üniversitesi Öğretim Üyelerinden Sayın Prof. Alemdar Yalçın ve Uzman Hacı Yılmaz'a, bu çeviriyi yapmamda yönlendirici olan Sayın Şakir Keçeli'ye, Arapça kısımların çevirisinde çok büyük yardımını gördüğüm Ali Bahadır'a, basılmasında emeği geçen Can Yayınları Adil Ali Atalay ve Zeynel Atalay'a sonsuz teşekkürlerimi bildirmeyi borç bilir, farkında olmadan yaptığım kusurlarımın da iyi niyetli çalışmamdan dolayı bağışlanmasını dilerim. Dursun Gümüşoğlu Sücûd: secde etmek, Tâat: İbadet, Becid: çabuk, Mevc: dalga Urur: vurur, Münacat: dua, yakarış, Şer: Allah emirleri, Şuride: perişan, Bî mezheb ü bî millet: hiçbir mezhebe ve dine mutlak bağlı olmayan, Uşadasıdır: kırılır İçindekiler Bab (Birinci Bölüm): Ebu'l Vefâ Hazretleri'nin hayatı, lâkabı, şeceresi, Arapça'yı öğrenmesi Ârifin Hazretleri'nin rıhletlerin yani seferlerin ve evlendüğün beyan ider Üçüncü rıhletleri râvî eydür İkinci Bab (İkinci Bölüm): Vasiyeti, güzel sözleri, İslâm anlayışı, semâ' haram mıdır, şeyh, fakr, zikir, teslim, takva, tevhid nedir? Fasıl: Bu fasıl Hazreti Ebu'l Vefâ'nın vasiyetin beyân ider Üçüncü Bab: Yani manakıbı ve kerâmeti ve mekârim-i ahlâkını beyân ider Bab Râbi' (Dördüncü Bölüm): Hazreti Tâcü'l-Ârifîn halifeyi Bağdad'tan imtihan eyledüğünî ve ashâbının ve huddâmının isimlerin beyân ider Fasıl: Bu fasl Hazreti Tacü'l Ârifîn'in kuddise sirrehü'l-azizin bazı mürîdlerinin ismini beyân ider ve hazreti Seyyid mürîdlerini imtihan eyledüğün bildirir Fasıl: Bu fasıl Hazreti Tacü'l Ârifîn'in kuddise sirrehu'l- aziz kutbü'l-aktâb idüğin beyân ider Notlar [1] Enam Suresi 98. ayet [2] Al-i İmran Suresi 7 ayet [3] İstanbul Maarif Kitaphanesi, "Niyazi Divanı" s. 190 [4] Savm: oruç, Salât: Namaz, Zahid: İbadet eden, İrfan: anlayış, Kande: nerede, nereye, Güman: şüphe Âsân: kolay Dil: gönül [5] İstanbul Maarif Kitaphanesi, "Niyazi Divanı" s. 169 [6] Makalat-ı Gaybiyye s.41 [7] Makalât-ı Gaybiyye s.42 Ankara Gazi Üniversitesi Hacı Bektâş Araştırma Merkezi [8] Makalat-ı Gaybiyye s.48 [9] "Meraic Suresi 21. ayet [10] Makalat-ı Gaybiyye s 53 [11] Ahmed Avni Konuk, "Fîhî Mâ Fîh" Mevlânâ Celleddîn Rûmî, İz Yayıncılık s.32 [12] "Yunus Emre" Abdülbaki Gölpınarlı, Milliyet Varlık Yayınları s.106 [13] "Yunus Emre" Abdülbaki Gölpınarlı, Milliyet Varlık Yayınları s.73 [14] "Yunus Emre" Abdülbaki Gölpınarlı, Milliyet Varlık Yayınları s.104 [15] "Yunus Emre" Abdülbaki Gölpınarlı, Milliyet Varlık Yayınları s.89 Dursun Gümüşoğlu: Tâcü'l Arifîn. Es-Seyyid Ebu'l Vefâ Menakıbnâmesi. Can Yayınları: 262, İstanbul 2006, 317 S., + Belgeler, ISBN 975-6358-63-7 |