 Hüseyin Albayrak: Sükût-u Harf. Dharma Yayınları, İstanbul 2007, 215 S., ISBN 9944-986-52-6
|
Ahad'dır cism-ü can Ahmed'den eyler seyran Hem Ahmed'dir hem doksan iki Levlâke levlâktır doksandaki iki, Doksan bin kelam hakikatte bu iki Ol iki dir, yüz on ile doksan iki Asliyette birdir, bu iki Çünkü buyurdu Mustafa "ben ondanım, o bende idi" Bir olur ise yüz on ile doksan iki, Cümlesi eyler iki yüz iki Yüz on ile doksan iki' ye arif ol, ya hû Açılır iki yüz iki'nin remzi, olur rabbe-hû H.A. Bilme-cem Elif ile Mim'den aldık sırr-ı Kuran'ı Mim'i sır eyledik Se'den içeri Virani İsfahan'dan ayrılalı dört yıl olmuştu. Ama sanki dün gibi geliyordu Fazl'a. Düş gezginiydi sanki. Geriye dönüp baktığında gezip dolaştığı yerler, tanıştığı insanlar sanki buğulanmış bir camın ardından kendisine bakıyormuşçasına gözlerinin önünden geçip gidiyordu. Yaşam artık bir düştü onun için. Bu düşten ne zaman uyanacağını bilmiyordu. Ama her rüyanın bir bitimi olduğunu da biliyordu." Külli nefsin[1] zaikatül mevt" diye mırıldandı kendi kendine. Dudağında sırlı bir tebessümle düşünce aynasını sırlayan sessiz harflerini seyretti Fazl. "Külli nefs mevtaları tadar. Ölüm kül olunca, nefs kül kesilir, soluklaşır, renksizleşir. Varsın soluk olsun nefs, olsun ki soluk alsın, nefes alsın ve nefes olsun ve gül kesilsin bu kez. Öyleyse ölümden korkmak niye". Kül kesilen harflerinden gülümseyen bir mısra döküldü Fazl'ın; Düşse bir katre mâ[2] külün arasına, kül kemal olur Tacı elif olan üryanın sözlerini düşündü bu kez. "Bekaya sahip olduğun halde ölümden ne endişe ediyorsun". İçindeki o derin boşluğu hissetmiyordu artık. Düşte gördüğü, dokunduğu ve hissettiği her şeyin bir hayal bir kandırmaca olduğunu biliyordu çünkü. Perdedeki gölgeydi her birisi. Perde, sözleriydi gölge ise harfleri. Ölüm kül olunca, perde de kül kesilecekti. Sonrasında soluklaştı harfleri ve görünmez oldu sözleri, akıp giderken derununda. "Dünyadır, ne yapsan rüyadır. Kimi rüya güzel olur, düş olur. Kimi düş ise düşer alâdan süfliye doğru ve bir kabus olur. Ama düş de bir, düşen de. Düşün bir! Ne düşler düşündün düşünde ve gördün düşünde biri ki aşık oldun birebir ve birdenbire........."
Tüm bunları düşünürken, Sehend dağının eteğinden süzülüp gelen ılık rüzgarla serinlenen Tebriz'in, bu ateş-akıtan şehrin insana, dünya yaratıldığından bu yana hep varmış hissi veren bu kadim çarşısında akıp giden kalabalık insan denizi içersinde ne kadar da yalnız olduğunu hissetti bir an. Dört yıl öncede tam burada kalabalıklar içersinde yalnız olduğunu hissettiği tam bu noktada durmuştu. "Diğer insanlar da kendilerini bu kalabalık içersinde yalnız hissediyorlar mıydı acaba?" diye sordu kendine.Yüzler dikkatini çekti Fazl'ın. Tevrat'ta okuduğu bir ayet aklına düşüverdi. "Ve Rab olan Tanrı, Âdem'i kendi suretinde yarattı." Rabb'ın, kendi suretinde yarattığı yüzler şimdi gözlerinin önünden akıp geçiyordu Fazl'ın. "Hiçbir yüz kendini göremiyordu. Rab olan Tanrı'yı asla göremiyor oluşumuz, acaba kendi suretinde yaratmış olduğu kendi yüzlerimizi göremiyor olmamızdanmı kaynaklanıyordu? Rabb'i görmeyi ve bilmeyi dileyen Ru-i bâb'a [3] gelmelidir. Çünkü irfan'a giden yol, ilim şehrinin bâbındaki kerem kân olan vech den geçer. Vechten geçen aşıklar vecde gelir ve bâbında [4] konuşurlar maşukun. Sevgilinin hakkındadır konuştukları. Sevgilinin hakkı, onların da hakkıdır. Hakları vardır ve sözlerinde haklıdırlar. Çünkü ayakları haka basar, yüzleri ise maşukun hak-i payine [5] değer. " diye akıp geçti içinden sözler. Bakara suresini hatırladı bu kez de. "Her nereye dönerseniz Hakk'ın yüzü oradadır." Aklı karışmıştı. "Her yerde onu görmek ve hiçbir yerde görememek. Hakikat çelişkinin içindedir" diye fısıldadı kendi kendine ve gülümsedi. Sonra tüm bu sözlere cevap olarak bir seda geldi Fazl'dan Fazl'a "Ne güzel bir çelişki. Her şeyle birleşmeksizin bir olan, her şeyden ayrışmaksızın ayrı olan". Nasıl ki balık sığ bir suya atıldığında, evvelinde telaşla hareket eder, kumları savurup etrafını bulanıklaştırır ama kumun dibe çökmesinden sonra su berraklaşırsa, zihni de öylesine berrak ve dupduruydu şimdi. Fazl Tebriz'in orta yerinde bu berrak ve dupduru dalgınlığıyla gezinirken etrafındaki kimselerin kendisine doğru yönelen telaşlı bakışlarını, bağrışlarını ve oraya buraya olan kaçışmalarını görmüyordu. Tüm bu telaşa sebep veren şey ise üzerindeki binicisini fırlatıp atmış olan bir atın, kalabalığı adeta yararak dörtnala koşmasıydı. Fazl aniden sırtında müthiş bir acı hisseti. At, tam Fazl'ı da beraberinde sürükleyecekken aniden yön değiştirmiş ancak arka kısmı bu yön değişimi esnasında hızla Fazl'ın sırtına çarpmıştı. Çarpmanın şiddetiyle Fazl hızla savrularak kerpiç duvara çarptı. Acıyla yerden kalkmaya çabaladıysa da başaramadı. Beyazlar içersindeki Fazl, şimdi toza, toprağa ve kendi kanına bulanmıştı. Gözleri gittikçe karardı. Uzun bir süre baygın yattı Kendine geldiğinde başucunda kendisine doğru bakan bir çift güzel göz gördü. Nerede olduğunu bilmiyordu. Cevap güzel gözlerin sahibinden geldi; – Dinlenmelisin. Anlatılanlara bakılırsa, sultanımızın muhafızlarından biri çarşıda atıyla gezinirken at aniden ürkmüş, muhafızı üzerinden atarak koşmaya başlamış. Herkes kaçışıyormuş ama sen nedense bu olup bitene hiç aldırış etmeden geziniyormuşsun. Şükürler olsun ki önemli bir şeyin yok sadece birkaç küçük yara ve çürük dışında. Sultanımız bu olaydan dolayı büyük üzüntü duydu O sebeple sana iyileşinceye kadar bakılman emredildi. "Sultanınız kim?" diye sordu Fazl, bitkin bir sesle – Üveys oğlu Sultan Ahmet Celayir – Duymuştum ismini – İsmini bağışlar mısın? – Fazl, Astarabad'lıyım. Peki ya senin ismin nedir? – Belkıs. Fazl gülümseyerek "güzel isim, Saba melikesi Belkıs" dedi. Belkıs hiçbir şey söylemeden sadece tebessümle karşılık verdi bu sözlere. Fazl, yaraları iyileşinceye kadar Sultan'ın sarayında kalmaya devam etti. Günler geçtikçe Fazl ve Belkıs birbirine yakınlaşmaya başlamıştı. Ama ikisi de duygularını birbirlerine açma konusunda çekinceli davranıyordu. Ama dışarıdan bakıldığında aralarındaki aşk bağı kendini hemen belli ediyordu. Fazl adına aşk dedikleri bu kadim duyguyu ilk defa tadıyordu. Sevdiği bu kadar yakınında iken ona dokunamamak, duygularını dile getirememek acı veriyordu kendisine. Vücudundaki yaralar günden güne iyileşirken kalbindeki yaralar ise gittikçe ıstırap veren bir hâl alıyordu. İsfahan'dan yola çıkan Fazl, şimdi bambaşka bir yolda yürüyordu. Kaf dağının ardındaki hakikati arama yolcuğunda yolu, aşk vadisine uğramıştı. "Ama hangi aşk bu. Hep söylenegelmiş olan mecazi aşk mı yoksa ilahi aşk mı. Aşk'ı böylesine ayırmak doğrumu acaba. İlahi bir mecazdı bu aşk. Sadece aşk var, önüne hiçbir sıfat getirilmeksizin. " Bunları düşünürken kaldığı odanın kapısı telaşlı bir şekilde çalınmaya başlamıştı. Kapıyı açtığında saray hizmetlilerinden birisi, kendisinin sultan tarafından huzuruna çağrıldığını söylemişti. Fazl, saraya geldiği günden bu yana ilk defa Sultan'ın karşısına çıkacaktı. Huzura geldiğinde başını hafifçe öne eğerek selam verdi. Sultan'ın, kendisini süzen bakışları Fazl'ın dikkatinden kaçmamıştı. Duyguları yüzünden okunamıyordu Sultan'ın. Kısa süren sessizliğin ardından Sultan Ahmet söze girdi; – Bunca zamandır seni huzura kabul etmediysek sebebi, devlet işlerimizin çokluğudur. Bunu eksikliğimize say Fazl. Lakin hizmetinde bir noksanlık olmamıştır inşallah. Cümlesindeki "eksikliliğimize say" sözünde sultanlara has bir kibiri sezinlememişti Fazl. Tersine oldukça içten bir şekilde söylenmişti bu sözler. "Asıl bunca zamandır ben size yük oldum. Size minnettarım. Borcumu ödemek isterim. Fakat şu üzerimde gördüğünüz elbiseden başka bir şeyim yok. Borcumu ödememin bir yolu varsa söylemenizi isterim" dedi Fazl. – Borcun yok Fazl. Yalnızca merak ediyorum tek başına Tebriz'de ne yapıyordun. Anlatılanlara bakılırsa atın gelişini görmemişsin bile. Bu dalgınlığına sebep olan şey nedir? Yüzünde, az sonra söyleyeceği sözlerin ifşasına razı gelmeyen birisinin ifadesi vardı "Henüz anne karnındayım ben. Cismen doğdum fakat ruhum orada. Bebekler bir ebenin yardımıyla doğar. Bedenim dünyaya gelirken bir ebeden yardım gördü. Ama ruh, al-i abadan doğar. Ebeden geçtim ama Aba'ya varamadım henüz" diye cevap verdi Fazl, bakışları bir yana sözleri bir yana savrulmuş olarak. Sonra bir süre sustu. Dalıp gitti bakışları yakınındaki uzaklara. Sultan, ve yanındaki Veziri Zekeriyya ve Sahib-i Sadr Şeyh Hoca ise söylenenleri anlamamışçasına birbirlerine bakıyorlardı. Fazl konuşmasına, sanki etrafında kimse yokmuşçasına devam etti. – Cismen doğan kendine yabancıdır. Yabancı olan, elalemdir. Elalem olma, cümle alem ol. O Alem ki cümlesi âdem'dedir. Cümlesi âdem olan, elalem olmaz ama eli, alem olur. O el, hakk'ın elidir. Çünkü o, el-Hakk'tır. O el ki elif ile lam'dır. Elif bir, lam ise otuzdur. Cümlesi otuz bir eder. Otuz bir, üç ile birdir yada cim ile eliftir. Cim karnında noktaya gebedir. Elifin aslı bu noktadandır. Cim, üçtür. Bu üç olanda, bir ile iki ve de kendisi vardır. O sebeple cim, elif ile başlar, ba ile yol alır ve de kendisi ile nihayete erer. Elif vahdet ise ba kesrettir. Cim ise cemdir ve de vahdet ile kesret cem olursa şeş cihet vücuda gelir. Cim ile elif dört eder ki o da çar ananın sırrıdır. Od, ab ve yel ile turab dan hayat bulur alem ve ibn-ül sır olur. Ve sırra kadem basar, her adımda görür bu sırrı. Sırr-el olan yakiyndir anneye. Elin sırrı, üstündeki pirinçtedir. (Sesi, gittikçe kısılarak konuşmaya devam etti) Elinin sırrı, Ali'nin sırrıdır. "Eli, Eli lama sabaktani".[6] Yalnız bıraktığı benliğidir. Yalnızlık benliğe mahsus. "Enel Eli, enel Eli..." Sustu Fazl daha fazla konuşamadı. Sultan ve çevresindekiler o güne kadar hiç duymadıkları şeyleri duyuyorlardı Fazl'ın ağzından. Özellikle Sultan Üveys, Fazl'ın esrik bir halde kendinden geçerek söylediği sözlerden oldukça etkilenmişe benziyordu. Vezir ve Şeyh Hoca ise şüpheli ve birazda mesafeli bakıyorlardı Fazl'ın bu söylediklerine. Sultan; "Fazl tüm bu söylediklerinin kaynağı nedir?" diye merakla sordu. – Sözün kaynağı muhabbettir. Her şey bu muhabbetten doğar. Muhabbet ise kadim olandan gelir. Kadim olan Ahad, muhabbet ile aleme kadem basar. Ahad, maşuktur ve de zâtından zâtına muhabbet eder. Bu zâtı Ali bilir. Maşuk'un mim'i ile muhabbetin mim'i, ahad'ı perdeler, sır eder. Sırlanan ahad, kendini Ahmed-i Muhtar'dan [7] seyreyler. Ahad'dır cism-ü can Ahmed'den eyler seyran Hem Ahmed'dir hem doksan iki Levlâke levlâktır [8] doksandaki iki, Doksan bin kelam hakikatte bu iki Ol iki dir, yüz on ile doksan iki Asliyette birdir, bu iki Çünkü buyurdu Mustafa "ben ondanım, o bende idi" Bir olur ise yüz on ile doksan iki, Cümlesi eyler iki yüz iki Yüz on ile doksan iki' ye arif ol, ya hû Açılır iki yüz iki'nin remzi, olur rabbe-hû H.A. Fazl'ın bu sözlerinin ardından Şeyh Hoca gözlerini kısarak ve sözlerine kibirli sırıtmasını da katarak; – Bilmecemi çözüyoruz burada, diye sordu Fazl'a. Fazl çocuksu bir gülümsemeyle cevap verdi; – Cemi bilirsen bilmecem, bildiğin cem olur. O zaman da bilmece de çözülür. Çözüldüğü vakit de geriye ne bilen kalır ne bilinen nede bilme. Sadece cem kalır. Sultan, Fazl'ın bu cevabından memnun olmuş bir şekilde gülümsedi. Şeyh Hoca, Sultan'ın yanında küçük düşmüş olduğunu düşünerekten aceleci ve hırslı bir şekilde soluyarak Fazl'a cevap verecekti ki Sultan bir el hareketiyle Şey Hoca'nın söze girmesine mani oldu. Sonra oturduğu yerden kalktı ve gülümseyerek Fazl'a doğru yürüdü. Vezir ve Hoca şaşırmış bir halde Sultan'ın bir sonraki hareketinin ne olacağını kestirmeye çalışıyorlardı. Sultan, Fazl'ın yanına geldiğinde onu sevgiyle kucakladı. Fazl'da aynı sevgiyle karşılık verdi bu kucaklaşmaya. Celayirli Sultan; "Sen de çok büyük bir aşk var Fazl. Bu aşk'ın karşısında bütün sultanlar fakirlerin hizmetçisi olur. Bundan sonra beni dostun ve bir hizmetkârın olarak kabul edersen çok mesut olurum" diye tebessümle baktı Fazl'ın gözlerine. "Dost olmaya eyvallah ama iş hizmetkârlığa gelince, o noktada cümlemiz birbirimizin hizmetkârıyız" dedi Fazl, şefkatle. – Anlaştık öyleyse. Ama bir şey daha var. Aşk mülkünün meliki Fazl'a, bir de melike gerek. Bu melikenin, Belkıs olması dileğimizdir. Ne dersin Fazl? Sultanın bu son sözleri Fazl'ı hem şaşırtmış hem de utandırmıştı. Hicabi bir hâle bürünen yüzünü hafifçe yere doğru düşürdü. Sultan Üveys sanki Fazl'ın bu hareketinden beklediği cevabı almış gibi"Tamam o zaman düğün hazırlıkları hemen başlasın" dedi. Ertesi gün Fazl'ın arzusu ile sade bir tören yapıldı Sultan'ın sarayında. Düğünden bir ay sonra Fazl artık ayrılık vaktinin geldiğini söylemişti Üveys Sultan'a. Fazl'ı kararından döndüremeyeceğini biliyordu Sultan. Şehirden ayrılma vakti geldiğinde Sultan Ahmet tebdil-i kıyafet ile şehrin kalabalık çarşısına kadar eşlik etti Fazl'a. "Burada yollarımız ayrılıyor artık" dedi Fazl. – Bir daha görüşür müyüz acaba? diyerek hüzünle baktı Fazl'a, Sultan Ahmet – Her işte bir aşk vardır Üveys Sultan. Bedenlerimiz şu akıp giden kalabalığa karışıp gitse bile dostluklar gönül deryasına demir atmıştır bir kere. Belki bir gün yine görüşürüz. Gözleri bulutlandı ikisinin de. Üveys, yanında veziri Zekeriyya ve Sahib Sadr Şeyh Hoca da olduğu halde Fazl'ın eline sarılmak istedi ama Fazl ani bir hareketle onu kendisine çekti. Sevgiyle kucaklaştılar. Bir süre öylece kalakaldılar. Okyanusun ortasındaki küçük fakat dalgalara dirençli bir adaya benziyorlardı. O gün, zamanın dalgalarının dostluklarını aşındıramayacağı iki dost olarak ayrıldılar birbirlerinden... Bölümler Yıldız Tozu Bime-cem Lazarus Mühr-ü Süleyman Sır(r)adan Doğum Sırdaş(k) Aksak Ölüm İki Yay Vuslat "Dem"inden Beri Rûya ve Rüyet Ben erinmedimki Engürü'de bir savaş Yenice Derviş Lal-ı Haydar Nokta Lezzât Notlar [1] Her nefs, ölümü tadacaktır. (Enbiya; 35) [2] Mâ: Su [3] Ru: Yüz [4] Bab: Kapı [5] Hak-i pay: Ayak toprağı, tozu [6] Baba, baba beni neden yalnız bıraktın (Hz. İsa'nın bir sözü) [7] Ahmed-i Muhtar: Hz. Muhammed [8] Sen olmasaydın, sen olmasaydın bu alemleri yaratmazdım. (Kudsi hadis) Hüseyin Albayrak: Sükût-u Harf. Dharma Yayınları, İstanbul 2007, 215 S., ISBN 9944-986-52-6 |