Iddias “Kopan bir ipe sımsıkı bir düğüm atarsanız, ipin en sağlam yeri artık bu düğümdür. Ama ipe her dokunuşunuzda canınızı acıtan tek nokta yine o düğümdür...”  -Çin Atasözü- Template
Template Bugün: 06 01 2009 Template

Anket

Online

Şuan 2 konuk çevrimiçi

Üyelik Girişi






Kayıp Parola?
Hesabınız yokmu? Kayıt olun

RSS Servisi

 
 
Doğan Kuban: Yasasızlık paradigması PDF Yazdır E-Posta
09 08 2008

Yağma derinleşerek kemik gibi bir strüktür (yapı) haline gelmiş, toplumu pençesine almış, yasaları paçavraya dönüştürmüş, ahlak ölçütlerini, insana inançsızlık ortamında, ortadan kaldırmıştır.

Toprağını denetleyemeyen bir toplum uygar değildir. Kişi boyutunda değil, fakat toplum boyutunda uygarlık, insanın kendine yarattığı maddi çevrenin, yaşamsal mekânın denetimi (kontrolü) değilse, hiçbir şey değildir. Kent adını vermek zorunda kaldığımız karınca yuvalarında, her gücüne güvenen, her risk almaya hazır olan kişi kentsel mekânın kullanılması ya da üleşilmesinde başkalarının hakkını yemeye hazır bir ruh hali içinde yaşıyorsa, bu adamlar uygar değildir. Son belediye seçimleri öncesinde İstanbul toprağı kaygısızca, terbiyesizce, haydutluk boyutlarında yağma ediliyor. Denetimi sağlamakla görevli olanların namuslu olanları, iki gözleri iki çeşme, o yağma yerinden bu yağma yerine koşuyorlar. Ve gerçekten fakir ve çaresiz zavallıların tek katlı ve Gecekondu sözcüğüne uygun kulübelerini yıkıyorlar. Fakat betonarme katların silahlı koruyucuları ve devletin gerçek çaresiz ile yağmacı arasındaki farkı bilerek saklayan davranışının ortak olarak ördüğü zırh karşısında mağlup olarak yasasızlığın pençesine düşmüş bir toplumun ezilmiş, azgın istekler karşısında posası çıkarılmış üyeleri olarak, bürolarına dönüyorlar. Bütün gözü dönmüş betonyerler, yüz binlerce bitmemiş yapıyla bitmeyecek bir İstanbul peyzajı çiziyor. Sonsuza dek harabe kalacak bir kent!..

Kurallar işlemiyor. Yasalar uygulanmıyor. Politikacılar çığırtkanlıkları içinde, birbirinin yalanını birbirinin yüzüne bağırıyorlar. Bir tür siyasal aydınlanma mekanizması belki. Gerçi herkes bir kulübü tutuyor. Horozların döğüşünü seyretmenin tadı taraf tutmaktan geçer. Fakat en büyük seyir, büyük bir açgözlülükle kentin yağmalanmasını gözlemek!.. Büyük bir çoğunluk kin ve umutsuzlukla soygunu gözlüyor. Daha büyük yalanlara kapılmaya hazır, bir inançsızlık toplumu oluşuyor. Belki de oluştu. Oy hesabını yağma ortaklığına dönüştürmüş bir sürü adam, yavan ve yalancı hesaplarıyla televizyonlarda nutuklar çekiyor. Deterjan reklamına benzer sözler söylüyorlar. Bu arada yasalar günde yirmi dört saat çiğneniyor.

Enflasyon, bölücülük, şiddet ve yasanın ayaklar altına alınması, kent toplumunu uygarlıktan uzaklaştırıyor. Sözde bir hoşgörü dönemi olması gereken ramazanda iftara yetişmek için çılgın gibi birbirini itip kakan insanlara bir bakın. Camilerde söylenenleri dinleyin. Gazetelerdeki iftiraları ve şiddete davet çıkarmaları okuyun. Her gün açıklanan fakat bir türlü suçlularını mahkûm edemediğimiz yağma hikâyelerini anımsayın.

Bütün bu gösteriler, köyünü çadır gibi kafasının üstüne çekerek kente gelmiş, fakat kentleşememiş ve orada yasa tanımazların örgütlediği ve devletin de görmezlikten geldiği bir yağma çukuruna düşmüş insancıkların, acımasız yağma gruplarının elindeki manipülasyonlarına tanıklık ediyor. Yağma derinleşerek kemik gibi bir strüktür (yapı) haline gelmiş, toplumu pençesine almış, yasaları paçavraya dönüştürmüş, ahlak ölçütlerini, insana inançsızlık ortamında, ortadan kaldırmıştır.

İnsanların, ahir zaman peygamberi gibi ahlak nutukları çekmeye başlaması hayra alamet değil. Fakat dostlarla konuşurken iki tür söylem ağır basıyor: Birincisi yakınma, umutsuzluk ve ahlaksızlık söylemi; ikincisi dürüstlük arayışı ve şiddet söylemi. Ve bütün bu altyapı söylemlerini renkli bir şal gibi örtmeye çalışan renkli, şarkılı, göbekli şov (show) söylemi ve seçenek olarak da, binlerce yıllık afyon çekme söylemleri var. Bütün bu karmaşanın liderliğini siyasal liderler yapıyorlar. Kimisi hiç konuşamadığı için temcit pilavı gibi aynı şeyleri söylüyor. Kimisi köylüleri kandırmak için birkaç üstünkörü klişeyi onlara ezberletmek zorunda. Kimisi varlığını ispat etmek için herkese laf atan mahalle kabadayısına benziyor. Kimisi bir eski partinin kalıtını (mirasını) yiyor. Kimisi gülmek, kimisi bağırmak zorunda olduğunu sanıyor. 'Şecaat arzederken merd-i kipti sirkatin söyler' deyişine uygun olarak, birbirlerini suçlarken ortak suçlarını halka anlatıyorlar. Köylüyü idare etmek için popülist nutuklara sığınıyorlar ve yüzlerine maske takıyorlar. Zavallı kentlileşememiş halk bir ona, bir buna dönüyor. Bin sözcüklü yaşamının anlama ve algılama sınırları içinde, bu kadar kavganın bir yağma sisteminin çıkardığı ses olduğunu hayal meyal farkediyor. Ve buna katılmanın yollarını arıyor.

Türkiye'de kente göçü besleyen tarihsel nedenler var. Kentlere akın edenlerin bir kabahati yok. Onları suçlamak doğru değil. Ne var ki hareket getirdikleri mekanizmayı denetleyecek bir toplum kültürü yok. Bu çaresizlikler içinde göçün paralelinde gelişen toprak rantı ülkenin tarihinde, hatta dünya tarihinde görülmüş bir şey değil. Ve bu rantın yağması, yasasızlığı her şeyin paradigması yapmış durumda. Devleti idare etmeye soyunanlar bu gerçekleri söylemiyorlar. Daha doğrusu anlamıyorlar. Kente yığılma kentlileşme değildir. Biz, bütün büyük dünya kentleriyle birlikte, dünya tarihinin en büyük 'bir araya gelme olgusu'nu yaşıyoruz. Bunun fiziksel boyutları, sürekli olarak denetim olanaklarını aşacaktır. Uygar olmak, teknoloji kullanmak değildir. Kalaşnikofu kullanarak insanları doğrayan bir adam uygar değildir. En ileri iletişim teknolojilerini kullanarak ilkel içgüdülere ve önyargılara çağrı çıkaran, uygar değildir. Şempanzeye de kravat takılabilir.

On milyon insanı bir araya getirmek de bir uygarlık gösterisi değildir. İstanbul bir uygar kent değildir. Bir yasasızlık belgesidir. Fakat burada olanlar Türkiye'yi yansıtıyor. Kaçak inşaat yapan, orman yağmalayan, arabasını da kurallara uygun olmayan bir yere park eder. Ve yollarda başkalarını geçmek için de trafik kurallarını çiğner. Arabasını park etmek için kaldırım taşını kırar. Polise rüşvet verebilir. Çöpünü komşunun bahçesine dökebilir. Fabrikasının pisliğini köyün deresine boşaltabilir. İşini engelleyeni dövebilir. Sayıları çok olursa, onlara hizmet edenlerin sayısı da artar. Sahte tapu ile başkasının hakları gaspedilebilir. Vergi vermeyebilir. Kazandığı kara parayı başka alanlara taşıdığı zaman, aynı yasa bilmez kurallarla çalışacaktır. Yağmaya katılan arttıkça...

Prof. Dr.

Cumhuriyet, 17 mayıs 1994

 
< Önceki   Sonraki >
 
Template Template Template
© 2009 kanalkultur.com
Joomla is Free Software released under the GNUGPL License.