|
 Özetle aktardığımız kanıtlar, eleştirdirdiğimiz tarih madrabazlarının, yeni bir din yaratmaya çalıştıklarını, yani Marks'ın dili ile, "Bay Duhring"liğe soyunduklarını kanıtlamıyor mu? Gel de Bedri Noyan Dedebaba gibi konuşma: "Bilen susuyor, bilmeyen de konuşuyor…".
|
Alevilik/Bektâşîliği İslâmdan kopartarak, onu tanınmaz hale getirmek isteyenlerin baş düşmanı Hz. Alî'dir. Bunlardan kimileri Ali'siz Alevîlik tasarlarken; kimileri de; "Evet, Alevîlik Alî'den ayrılamaz. Ama Alevî'nin Alî'si, İslâm Peygamberi (Hz.) Muhammed'in damadı ve amcaoğlu olan Alî değildir. O, Anadolu Alevîlerinin gönüllerinde yarattıkları bir Alî'dir." derler.
Söz arasında şunu belirtmeliyim: Hz. Alî'yi katletmeye kalkışanlar sade bunlar değildir. O'na ulûhiyet (Allahlık niteliği) izafe edenler ile Tanrı'nın Hz. Alî'de cisimleştiğini (tecessüm ettiğini) söyleyenler de Alî katilidir. Erdoğan Aydın eleştirdiğimiz üç makalesinde ve Alevileri Ne yapmalı adlı kitabında bu konuda şunları yazmıştır: Vilâyetnâme Bektâşîliğin henüz (Hz.) Ali eksenli bir tarikat/inanç haline gelmediği bir dönemin ürünüdür. Nitekim Vilâyetnâme'de Kızılbaş/Safevî söyleminin hiçbir izi bulunmamaktadır…. Diğer yandan Vilâyetnâme Balım Sultan'ın Kızılbaşlığın halktaki yayılışını etkisizleştirmek üzere Bektâşîliğe getirilen yeniliklerden önce kaleme alınmış (olduğu) görünmektedir. (İ. Melikoff, Hacı Bektâş Efsaneden Gerçeğe, s. 99.)[1] ..... 12 İmam kültünün (tapma-tapınma) Anadolu Aleviliğinin ilk oluşum sürecinde olmadığını, bunun Erdebil Tekkesi'nin Anadolu'ya etkisinin oluştuğu 14. yüzyıl sonlarında ortaya çıktığını, Erdebil Tekkesi'ne de Acem-Şii etkisi üzerinden geldiğini görüyoruz. Bununla birlikte Anadolu Aleviliğinin benimsediği Ali ve 12 İmam kültü, Şii ve Sünni inançlardan farklı, Anadolu Aleviliği felsefesinin kalıplarına dökülmüş ve yeniden tanımlanmış bir Ali ve 12 İmam'dır." [2]
Bayan Melikoff'la Erdoğan Aydın'ı okuyan bir insan, Bektâşîlik inancı ile "Kızılbaşlık" arasında bir çelişkinin veya bir kavganın bulunduğu yargısına ulaşır. Oysa ki, Alevîlik / Bektâşîlik / Kızılbaşlık bir elmanın çeşitli parçalarından başka bir şey değildir.
![Şakir Keçeli: Çarpıtılan Tarih. [Yayına Hazırlayan: Özgür Savaşçı] Hacıbektaş Eğitim ve Kültür Derneği Yayınları No: 3, Ankara 2008, 102 S., ISBN 978-975-01619-2-6](/de/images/stories/kitaplik/tarih/alevilik/skeceli/skcta.jpg) | Şakir Keçeli: Çarpıtılan Tarih. [Yayına Hazırlayan: Özgür Savaşçı] Hacıbektaş Eğitim ve Kültür Derneği Yayınları No: 3, Ankara 2008, 102 S., ISBN 978-975-01619-2-6 | İlkokulu bile doğru dürüst okumayan (Aydın ve Melikoff gibi ulemâ olmayan) Ali İzzet Özkan Alevîlik/Bektâşîlik/Kızılbaşlık ilişkisini şöyle anlatır:
Asıl adım Alevî Soyadım Kızılbaş Sakal bıyık bırakır Tel gibi Bektâşîyiz[3]
Erdoğan Aydın ve Bayan Melikoff'a biz değil Kızılbaşlığın (aynı zamanda Bektâşîlik/Alevîliğin) büyük ozanı ve piri Şah İsmail Sultan yanıt versin: Gece gündüz hayaline yanarım Bir gece rüyama gir Hacı Bektâş Günahkârım günahımdan bîzârım Özüm dâra çektim sor Hacı Bektâş (….) Derdimend Hatai eyler niyazı Ulu Pir, katardan ayırma bizi Bu mahşer günüdür isteriz sizi Muhammed önünde car Hacı Bektâş[4]
Kızılbaşlık ile Bektâşîlik arasında inanç açısından da bir fark bulunmadığını Hatai'nin şu nefesi daha iyi anlatır: Şeriat sancağı geldi dikildi Tarikat yolunda dürler saçıldı Ma'rifet deryası taşdı döküldü Hakikatı pir ü pirandan aldım (….) Gerçi Hatayi'yem günahım çoktur Kalbimde benlikten bir eser yoktur İncil, Tevrat, Zebur dört kitap haktır Lezzeti âyat-ı Furkan'dan aldım [5]
Gel de Hakk'a yürüyen Bedri Noyan Dedebaba gibi konuşma: "Bilen susuyor- bilmeyen konuşuyor." [6] 1. Alevîlik/Bektâşîliği Hz. Alî ve Ehl-i Beyt'ten Koparttığınız An, Alevîlik/Bektâşîlik Tanınmaz Hale Gelir Hz. Alî ve Ehl-i beyt'ten korkmak hastalığına (şizofresine) yakalanan 12 Eylül ürünü yazarlara göre, Alevîliğe, Hz. Alî ve Ehl-i Beyt sevgisi 16. yüzyıldan sonra girmiştir. Acaba bu yargı doğru mudur? Aşağıda sunulan örnekler, bu savın doğru olmadığını kanıtlamaktadır: …13. yüzyılda Rum Abdâlları denen bir derviş zümresi de vardı. Bunlar başları açık ve yalınayak gezerler, kalenderler gibi cihar-darb olurlar, göğsü açık, üst tarafı dar, altı geniş ve kolsuz Tennure denen bir elbise giyerler,[7] bedenlerini dağlarlar, göğüslerine hilâl yahut Zülfekâr resmini yahut Hazret-i Alî'nin resmini dövdürürler ... Nûr-ül Hüdâ'dan bunların, 17. yüzyıla kadar bulunduklarını anlıyoruz ... Sonunda bu zümreyi de Bektâşîlik temsil etmiştir.[8]
Hz. Alî ve Ehl-i Beyt aşkı sadece 13. yüzyılın Rum Abdallarına özge bir inanç değildir. Onlara bağlılık ve aşk, 12- 13. yüzyıllarda tüm Anadolu'yu bir ağ gibi ören Ahîlikte de vardır: Fütüvvet erbâbında Sâhib-tariyk olma erkânında Şed bağlandıktan ve mürşid On iki İmâmı ve diğer zevâtı andıktan sonra, diz dize otururlar. Tâlibe: "Şeri'atta üstüvâr ol (Sağlam, kudretli, dayanıklı ol). Tarıykatta pâyidar ol (yerleşmiş, sürekli ol.). Hakikatte hâberdar ol, dôstan-ı hânedan ile yâr ol (Ehl-i beyt'e dost olanlarla dosta ol [9]). Düşmenân-ı hânedân ile ağyar ol (teberrâ)" deyüb "Lâ ilâh-e illâllâh Muhammed-ün Rasûlâllâh Alî-yyün veli-yyullâh" der ve "Yâd dar, nigeh dâr, saht dâr, gîr dâr, bi pûş bi ber, bi dihi bistân. Mubârekliği için Fâtihâ (Türkçesi: "Hatırla unutma, yapış, sıkı tut, ört. Götür, ver, al.")." [10]
Görülüyor ki tarihçilik çok zor bir zanaattır. Öyle bir iki kitabı karıştırarak, ondan bundan, çarpıtma aktarmalar yaparak, üstesinden gelinecek bir iş değildir. Hz. Alî ve O'nun evlatlarının gördüğü zulmün yarattığı tepki, halkımızın ruhuna sinmiş ve onun destanlarına bile konu olmuştur: Türk edebiyatının şaheserlerinden Dede Korkut Kitabı'nın mukaddimesindeki (girişindeki) soylama da, yüzyıllardır süregelen ideal insan anlayışının bir terkibi (birleşimi) dir adeta. Daha çok kahramanlık temalı hikayelerin yer aldığı bu eserde Hz. Ali, Hz. Muhammed'in damadı ve Hasan ile Hüseyin'in babası olarak geçer, O'nun kahramanlığı, savaş bilgisi zikredilir: "Kılıç çaldı din açtı Şâh-ı Merdan Ali görklü, Ali'nin oğulları Peygamber nevakleri Kerbela yazısında Yezidîler elinde şehid oldı Hasan ile Hüseyin iki kardeş bile çörklü..." [11]
İster Bektâşî/Alevî olsun, isterse Sünnî olsun halkımızın inancına göre Hz. Alî'nin kahramanlığı Hakk'a yürümesinden (vefatından) yüzlerce yıl sonra bile sürmüştür: Hz. Ali örnek bir kahraman olmaktan başka bazı beldelerin fethedilmesini de sağlamıştır. Saltuknâme'de Türkistan, Edirne ve Hızriyye'nin Hz. Ali tarafından gönderilen gaziler tarafından fethedildiğine inanılmaktadır. [12]
Türk halkı sadece Hz. Ali'ye, O'nun soyuna, atı Düldül'e değil azatlı (özgürleşmiş köle) kölesi Kanber'e bile âşıktır: "Manas Destanı kahramanlarından Er Kökçü'nün Kamber Ata'nın neslinden geldiğini söyleyebiliriz. Bu husus destanda şu mısralarla ifade edilmektedir. Cer ortosu, kök döbö / Yer ortasında gök tepe Arg'atası Kambar kan / Uzak atası Kamber Han Berg'atası Aydarkan / Yakın atası Aydar Han [13] * * * Özbek, Karakalpak, Uygur ve Kazak Türkleri arasında yaygın olarak anlatılan Bozoğlan Destanı'nda Hz. Alî önemli bir yer tutar. [14]
Aşağıdaki dizeler bu destandan aktarılmıştır: Hemişe ruhi diri sen / Sürekli rûhu dirisin Kutb-ı zamanın piri sen / Kutb-ı zamanın pirisin Dergahta Hakk'ın şiri sen / Dergâhta Hakkın arslanısın Yetişgin garip yerlerde / Yetiş bu garip yerlerde Köpdir bu kânlimde arman / Çoktur bu gönlümde arman Bilmem kimden bolar derman / Bilmem kimden olur derman Ali pirim, Şahı Merdan / Ali Pirim, Şâh-ı Merdân Yetişgin garip yerlerde / Yetiş bu garip yerlerde
Bu örnekler gösteriyor ki, Hz. Alî sadece Anadolu ve Balkanlar da yaşayan Bektâşî / Alevîlerin değil, dünyanın dört bir yanında yaşayan tüm Türk toplumlarının Pîri, Şâh-ı Merdân'ı (Yiğitler Şahı) ve Tanrı'sının Arslanı'dır. Ali sevgisi, hangi inanç ve meşrepten olursa olsun tüm Türk halkının ruhunda yer etmiştir. Nitekim bu çağda bile, Anadolu'nun neresine giderseniz gidin her yerde Hz. Ali'nin ya da atı olan Düldül'ün ayak izine rastlarsınız ve bu izlerle ilgili bir çok destan (menâkıb) dinlersiniz. Halkının büyük çoğunluğu Sünnî inançlı olan Yozgat, Çorum, Çankırı illeri halkı, düğünlerinde, bayramlarında Hz. Alî'nin atı üzerine muamma (bulmaca) lar düzenlemektedir: ... Efsanevi bir binit olarak kabul edilen Düldül cinsiyet itibariyle ne dişi, ne de erkektir. Yozgat, Çorum, Çankırı başta olmak üzere Orta Anadolu'da düğün törenlerinde görülen bayraktar manileri ve muamma yoluyla imtihan etme esnasında sorulan sorularda daha çok sözlü kaynakta olan dini bilgiler yer alır. Buna örnek olmak üzere Âşık Erbâbî'nin Mâhirî'ye bir muammada düldül'ü sorması ve aldığı cevabı burada verelim: Erbâbî: Muallâkta duran Hacer taşı mı Ara ki bulasın Hz. Ali'nin Düldül'ü dişi mi Ara ki bulasın. Mahirî: Eksilmez yaralar serde bin idi Yâr yolunda feda şirin can idi Düldül hem kız idi hem oğlan idi Ara ki bulasın. [15]
2. Yazılı Kaynaklar Bu bölümde biraz da yazılı kaynaklar üzerinde duralım. Bektâşî/Alevî inancına göre Hz. Muhammed mi'râc'da yalnız değildir. O yükselirken (mi'râc sırasında)[16] bir arslanla karşılaşır. Aslan O'na kükrer, Hz. Muhammed arslanı geçmekte zorlanınca, Cebrail'in salık vermesi üzerine parmağındaki yüzüğünü (hatemini) arslana atar, arslan sesini keser ve yükseliş devam eder. Mi'râc sırasında da Hz. Peygamber Kırklar Cemi'ne katılır ve Hz. Ali ile birlikte semah döner. Hz. Peygamber yeryüzüne gelince mi'râcda arslana attığı yüzüğün Hz. Alî'nin parmağında bulunduğunu görür.[17] İslâmın hem Sünni ve hem de şeriatçı yorumuna göre böyle bir inanç kâfirliktir ve asla İslâmla bağdaşmaz. 12 Eylül tarihçilerinin ya da Bektâşîlik/ Alevîliği Ahmet Yesevî'den koparmak isteyen köktenci islâmcıların, şeriatçı olarak nitelediği Hace Ahmed Yesevî, Divân-ı Hikmet adlı yapıtında, Hz. Alî'nin mi'râcda Peygamber'e eşlik ettiğini şöyle anlatır: Dördüncü yâr olan Hakk arslanı Alî'dir Hem mi'râc'da yâr olan Hak arslanı Ali'dir.[18]
Aşağıdaki satırlar ise İbn Batûta Seyahatnâmesi'nden alınmıştır: Bu şehirde (Bursa'da), yiğitlerin (Ahîlerin) büyüklerinden Ahı Şemseddîn'in zâviyesinde konakladık. Orada misafirken Aşûre günü gelip çattı [zaviye sahibi] akşamleyin büyük ziyafetler düzenledi, ordunun kurmaylarını ve halkı şölene davet etti… (s. 428). Aşûre gecesi Şemseddîn'in zâviyesinde vâiz Mecdüddîn'in geç bir saatte verdiği vaazı dinliyorduk. Bir derviş feryat edip kendinden geçti. [19]
Anlaşılan 13. yüzyılda Hz. Hüseyin aşkından vecde gelen dervişler de varmış. Prof. Dr. Fuat Köprülü On İki İmam sevgi ve bağlılığının 14. yüzyılın başlarında topluma egemen olduğunu şu sözlerle açıklamaktadır: ... 14. asır başlarında, garbi Anadolu beyliklerinden bazılarında bu Türkmen Baba'larının ve Şiî propagandasının oldukça nüfuzu (etkinliği) olduğu, Aydın Oğullarından Hızır Bey'in 1348 tarihli bir muahedesinde (barış antlaşmasında), Şiîliğini gösteren sarih (açık) deliller bulunmasıyla ve ilk Osmanlı hükümdarlarının heteredox dervişlere karşı himeyakar vaziyeti ile açıkça onlaşılıyor. [20]
Her Bektâşî/Alevî Allah sevgisi ile donanmıştır. İçlerinden bazılarının Tanrı sevgisi ise Tanrı aşkına dönmüştür. Bu aşkın ateşi, bırakınız bu dünyayı, güneşi bile yakıp tutuşturabilir. Kim Tanrı'ya, Tanrı'nın yarattığı her şeye aşk ve sevgi duyuyorsa, Hz. Ali ve O'nun çocukları olan imamlara da aşk ve sevgi duyar. Duymuyorsa onun aşkı ya kıyl u kâldır (dedikodudur) ya da riyâdır (ikiyüzlülüktür). Hz. Alî âşıkların pîri, sultanıdır. Tanrı âşıklarından Hz. Mevlânâ Hz. Alî'yi şöyle tanımlıyor (özetleyerek ve dilini arılaştırarak aktarıyorum): Hakk'ın yüksek sıfatları Alî'nin niteliğidir. Hakk'ın sıfatları zaten ayrı değildir. O, Tanrı'nın zâtına yapışmış O olmuştur.[21] Hani duyduğun lâhûtun o gizli hazinesi yok mu? İşte O, odur. Çünkü O, Hakk'tan Hakk'la görünmüştür. O hazinenin nakdi, tükenmez ilimdi. İşte o ilimden amaç, Yüce Alî'dir. Hakk'ın hikmetini O'ndan başka kimse bilmez…. İbdidasız (öncesiz) O idi, sonsuz (âhir) da O'dur.[22] Peygamberlere yardım eden o idi. Velîlerin gören gözü de hakikaten O'dur ... [23] O, şeriatte ilim şehrinin kapısıdır. Hakikatte ise, iki cihanın beyidir. İki Cihan sultanı Muhammed Hakk'a yakınlık gecesinde (mi'râc'da), Allah'a kavuşmanın harem yerinde O'nun sırrını gördü. Alî'nin nutkunu Alî'den dinledi. Alî ile birleşilen o yerde Alî'den başka bulunmaz.[24]
Görülüyor ki Hz. Alî ve Ehl-i Beyt'i, Alevî/Bektâşîlikten; bırakınız Bektâşî Alevîliği, gerçek İslâm tasavvufundan ayırmak olanaksızdır. Çünkü İslâmın Kur'ân'dan sonra ikinci kaynağı olan Hz. Muhammed, vedâ hutbesinde (Gadir-i Humm'da) mü'minlere (inananlara) şunları buyurmuştur: Ey insanlar! Ben size Allah'ın kitabıyla Ehl-i Beyt'imi emanet ediyorum. Onlara yapışırsanız benden sonra sonsuza değin sapıklığa düşmezsiniz. Bu ikisi, havuz kıyısında bana ulaşıncaya değin, birbirinden ayrılmaz". (…..) Ben Kimin mevlâsıysam [25] bu Alî onun mevlâsıdır. Allah'ım onu seveni sev, ona düşman olana düşman ol. Ona yardım edene yardım et. Onu horlayanı horla. Nereye yönelirse hakkı onunla birlikte kıl….[26]
Bu hutbe (konuşma) bir rivayete göre 120 bin kişinin önünde yapılmıştır. Bir insan, "ben İslâm dinine inanıp iman ediyorum" diyorsa, Hz. Alî ve Ehl-i beyt'e bağlanmak zorundadır. Nitekim Emevîlerin yüz yıllık zulmü, cami minberlerinden Hz. Alî'ye yüz yıl küfredilmesi, Abbasîlerin yüzlerce yıllık zulmü, gönüllerden Alî ve Ehl-i beyt sevgisini silememiştir. Yukarıdan bu yana özetle aktardığımız kanıtlar, eleştirdirdiğimiz tarih madrabazlarının, yeni bir din yaratmaya çalıştıklarını, yani Marks'ın dili ile, "Bay Duhring"liğe soyunduklarını kanıtlamıyor mu? Gel de Bedri Noyan Dedebaba gibi konuşma: "Bilen susuyor, bilmeyen de konuşuyor…". Notlar [1] 18 Ağustos 2007 günkü Cumhuriyet Gazetesi, Efsaneden Gerçekleri Ayırmak başlıklı makale. [2] Erdoğan Aydın, Aleviliği Ne Yapmalı?, Noktakitap, İstanbul 2005, s. 232. [3] Deyişin tamamı için bakınız: Doç. Dr. Bedri Noyan Dedebaba, Bütün Yönleriyle Bektâşîlik ve Alevîlik, Ardıç Yayınları, Ankara 2000, c. 3, s. 103-104. [4] Nejat Birdğan, Şah İsmail Hatai, Can Yayınları, İstanbul 1991, s. 96-97. Fakîr'in kütüphanesinde, farklı yazarlar tarafından hazırlanan, 8-10 tane Hataî Divânı vardır. Rahmetli Birdoğan Alevîlikle İslâmın, dolayısıyla Hz. Alî'nin bağının koparmaya çalışanlar sınıfına girdiği için, bu deyişi, bilerek ondan aktardım. [5] Nejat Birdoğan, A.g.y., s. 69-71. Furkân sözcüğü kur'ân'ın diğer adıdır. [6] Erdoğan Aydın'ın aktardığına göre Bayan Melikof Şah İsmail Sultan'ın Çaldıran Savaşı'ndan sonra içkiye düştüğünü ve fazla alkol aldığı için öldüğünü yazmış. Anlaşılan Melikof Şah İsmail'i, yansız veya İran kaynaklarından değil de, Osmanlı kaynaklarından öğrenmiş. Eğer Ardıç Yayınları tarafından yayımlanan, Fakîr'in yayın yönetmenliğini yaptığı Rumlu Hasan'ın Ahsenü't-Tevârih adlı kitabını okusaydı Hataî'nin avcılıktan başka merakı (hobisi) olmadığını, yaşamının son günlerinde bile aslan avına çıktığını, Çaldıran'dan sonra da ülkeler fethettiğini öğrenirdi. Bakınız Hasan Rumlu, Ahsenü't Tevârih (Şah İsmail Tarihi), Ardıç Yayınları ve Karaca Ahmet Sultan Dergâhı Ortak Yayını, Ankara 2004, s. 227 vd. İlginçtir Bayan Melikof İslâm Tasavvufundan da bî-haber (habersiz) dir. Çünkü O, Şah İsmail'in enkarnasyona inandığını, Çaldıran'da yenilince, düş kırıklığına düştüğünü ve bu nedenle alkole teslim olduğunu yazabilmektedir. Şah İsmail'in inançları, nefeslerinde (şiirlerinde) açıkça anlatılmaktadır. Bu şiirlere bakınca O'nun Muhammed Alî Yolu'nun yılmaz bir savunucusu olduğunu görürüz. Şiirlerde geçen sözcük ve terimleri taşavvufa göre yorumlayınca bu sonuca ulaşırız. [7] Tennure adlı giysiyi, bugün de Babagân Bektâşîleri'nin derviş ve babaları giyerler. [8] Abdülbâki Gölpınarlı, Mesnevî ve Şerhi, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1989, c. 1, s. 119. Koyu siyah harfler Fakîr'e aittir. [9] Demek ki tevellâ 13. yüz yılda da varmış. [10] Abdülbâki Gölpınarlı, İktisât Fak.Mecm. (C. XI)' den aktaran: Doç. Dr. Bedri Noyan Dedebaba, Bütün Yönleriyle Bektâşîlik ve Alevîlik, Cilt 8. Bu cilt yayıma hazırlanmaktadır. Okuyucuya sunulmadığı için sayfa numarası veremiyorum. [11] Muharrem Ergin, Dede Korkud Kitabı, Ankara 1994, s. 75'ten aktaran: İsmet Çetin, Tarihten Teolojiye İslâm İnançlarında Hz. Ali, Hazırlayan Ahmet Yaşar Ocak, Türk Tarih Kurumu, Ankara 2005, s. 195-196. [12] İsmet Çetin, A.g.y., s. 197. [13] İsmail Çetin, A.g.y., s. 198. [14] İsmail Çetin, A.g.y., s. 198. [15] İsmet Çetin, A.g.y., s. 211-212. [16] Biz Bektâşîler mi'rac olayını Sünniler gibi yorumlamayız. Yorumumuzun özelliklerini de ancak ehil olanlara açıklarız. [17] Daha ayrıntılı bilgi için bakınız: İmam Ca'fer Buyrukları. Örneğin, İmam Ca'fer Buyruğu, Şahkulu Vakfı Yayını, İstanbul 1995, s.8 Vd. [18] Kemal Eraslan, Divân-ı Hikmet'ten Seçmeler, Ankara 1983, s. 303. [19] Ebû Abdullah Muhammed İbn Batûta Tancî, İbn Batûta Seyahatnâmesi, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2000, c. 1, s. 429. [20] M. Fuat Köprülü, Osmanlı İmparatorluğunun Kuruluşu, Başnur Matbaası, Ankara 1972, s. 168. [21] Koyu siyah harfler Fakîr'e (yani yazara) aittir. [22] Şeriatçı yoruma göre Evvel (öncesiz) ve Âhir (sonrasız) olan Tanrı'dır. Kur'ân-ı Kerîm'de; "hüvel evvelü ve'l âhiri ve'l zâhirü" diyerek Tanrı'nın öncesiz ve sonsuz olduğu buyurulmuştur. Tanrı'nın dışındaki her şey sonradır ve sonunda Mevlâ'sına (Tanrı'ya) dönecektir. Bâkî (sürekli-kalıcı) olan Tanrı'dır. [23] Mevlânâ, Divân-ı Kebîr'den Seçme Şiirler, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, İstanbul 1995, s. 3-4. [24] Mevlânâ, A.g.y., s. 5. Umar ve dilerim bu satırları okuyan Bayan Melikoff Hz. Mevlânâ'yı da enkarnasyona inanmakla nitelemez. [25] Mevlâ: Rabb, yani besleyip yetiştiren, terbiye edip geliştiren, ulaşabileceği olgunluğa (kemalâta) eriştiren, sahib, malik, kuzen, kız kardeş, köle, birini izleyen, ona uyup izinden giden, ortak, sözleşen insan, ihsan eden, nimet veren, efendi, dost, yardımcı, velîlik niteliği olan. (Gölpınarlı'dan aktarılmıştır). [26] Abdülbâki Gölpınarlı, Mü'minlerin Emiri Hazret-i Alî, Derin Yayınları, İstanbul 2004, s. 51, 52. Bkz. Şakir Keçeli: Çarpıtılan Tarih. [Yayına Hazırlayan: Özgür Savaşçı] Hacıbektaş Eğitim ve Kültür Derneği Yayınları No: 3, Ankara 2008, 102 S., ISBN 978-975-01619-2-6 |