Iddias “Kültür, bir toplumun tüm yaşam biçimidir.”  -Linton- Template
Template Bugün: 05 09 2008 Template

Anket

Online

Şuan 1 konuk çevrimiçi

Üyelik Girişi






Kayıp Parola?
Hesabınız yokmu? Kayıt olun

RSS Servisi

 
 
Sabri Çakır: Güneydoğu Anadolu'nun Kalkındırılması ve Halk Kültürü İlişkisi PDF Yazdır E-Posta
08 07 2008

Doç. Dr. Sabri Çakır

Gerek sağlık ocaklarının, gerekse il merkezlerinde kurulmuş olan Ana ve Çocuk Sağlığı gibi merkezlerin, çevrelerindeki insanları etkileyemediğini, aile planlaması, doğum kontrolü gibi sağlık sorunlarını çözemediğini görmekteyiz. Örneğin Elazığ gecekondularında, Gecekondu kadınları üzerine yaptığımız bir araştırmada, kadının doğum kontrolünü bilmediği, çocuk doğurmanın Allah'ın bir emri olduğuna inandığını, bu nedenle de çok doğum yaptığını, doğum sırasında geleneksel birtakım pratikler uygulandığını saptamış bulunmaktayız. Bu verilere göre, kadınların % 70'i, gebelikten korunmayı bilmemekte; çocuğu çok olan (çok doğum yapan) kadının itibar ve evlilik güvencesinin fazla olacağına inanmakta; dünyaya gelişlerinin nedenini, çocuk doğurmakta görmekte; doğum için doktora değil köy ya da mahalle ebesine gitmeyi vb. tercih etmektedir (Çakır, 1986:8)

Prehistorik, arkeolojik, tarihi ve geleneksel kültür değerlerimizin yoğun olduğu Atatürk barajı gölalanı içinde kalacak olan yerleşim alanları ve buralarda yaşayan toplum kesiminin, barajın etkileriyle sosyo-ekonomik düzenlerinin ve yaşam biçimlerinin bozulacağı ve bu nedenle göçe zorlanacağı bir gerçektir. Bu göç olayı, gerek bölgede gerekse başka bölgelerde yeniden yerleşme ve yerleştirme, özellikle de çevre illerde doğal olmayan bir nüfus büyümesine, işsizlik başta olmak üzere barınma, sağlık, eğitim, kentleşme vb. sorunların doğmasına neden olacaktır. Bu görüşümüzü, daha önce Keban yöresinde yapılan konuya ilişkin bir araştırma (Siler, 1976) ile kentleşme ve gecekondulaşma sorunlarını incelediğimiz Elazığ örneği desteklemektedir (Çakır, 1981). Söz konusu araştırmaların bulgularına göre, Keban barajının yapımı nedeniyle Elazığ, Tunceli, Erzincan ve Malatya illerinde toplam 212 yerleşim birimi su altında kalmıştır. Bu nedenle de söz konusu yerleşim alanlarında yaşayan 7264 aile ve bu ailelerin oluşturduğu 45000 kişi göç etmiştir (Çakır, 1981: 68-69). Göç eden bu ailelerden 6605'i bölgede, 559'u ise başka bölgelerde yerleşmiştir (Siler, 1976:9). Başka söyleyişle, 40000 kişi bölgede, özellikle de Elazığ ili sınırları içinde kentsel yerleşme eğilimi göstermişlerdir (Çakır, 1981:71). Bunun sonucu olarak kent nüfusu, barajın hizmete açıldığı 1975 yılında iki katına ulaşmış (60000'den 131000'e), doğal olmayan bu nüfus büyümesi, kenti sosyo-ekonomik ve kültürel yönlerden olumsuz bir biçimde etkilemiştir (Çakır, 1981: 70-71).

Keban barajı örneğinde olduğu gibi, büyük bir olasılıkla yeniden yerleşme sorunları yaratacak olan GAP; topraklarından, köylerinden, kasabalarından, ilçelerinden (Samsat örneği gibi), başka anlatımla atasının, tüm soyunun yaşam sürdüğü, âdeta doğası ile özleştiği çevresinden kopacak olan insanların, ailelerin, grupların kendi sosyal yapılarına ve kültürlerine uygun yerleşme planları yapılmadan geliştirilmiş ve uygulamaya geçilmiş bir projedir. Bu sosyal planlama noksanlığı, baraj gibi teknik değişme öğelerinin yararları yanında birtakım zararları da beraberinde getireceği, gelişmekte olan toplumlar üzerinde yapılan bilimsel araştırmalarla da kanıtlanmaktadır (bkz. Mead, 1962; Foster, 1962; Erdentuğ, 1972; Siler, 1976; Çakır, 1981). Bundan dolayı, sosyal planlaması yapılmadan toprakları üzerinde baraj yapılan yöre halkı, öncekilerde olduğu gibi göç etmek zorunda kalarak, yeni yerleşme yerleri arayacaklardır. Ayrıca, ödenecek kamulaştırma paraları ile büyük ya da çevre kentlere göç edenlerin bir kısmı kent içinde yerleşme olanağı bulurken, bir kısmı da kent çevrelerinde, sağlık ve yaşam koşullarından yoksun gecekonduların (Keban barajı etkisiyle Elazığ'da olduğu gibi) çoğalmasına ve böylece hem bölge hem de ülke genelinde yeni kentleşme sorunlarının doğmasına, kültürel uyumsuzluklara ve çeşitli sosyal sapmalara neden olacaklardır.

Sabri Çakır: Üretimden Tüketime İnsan-Kültür ve Toplum Yazıları. Fakülte Kitabevi Yayınları: 92, Isparta 2008, 400 S., ISBN 978-975-7135-83-8

Sabri Çakır: Üretimden Tüketime İnsan-Kültür ve Toplum Yazıları. Fakülte Kitabevi Yayınları: 92, Isparta 2008, 400 S., ISBN 978-975-7135-83-8

Ülkemizde ekonomik, sosyal ve doğal olaylar nedeniyle hızlı bir göç süreci zaten yaşanmaktadır. Kalkınma olgusunun gereği olarak yapılan baraj gibi teknolojik yenilikler de var olan göç sürecini daha hızlandırmakta, somut olarak hissedemeyeceğimiz kültürel sorunlar yaratmaktadır. Başı sonu belirsiz bu göç kervanı, kentleşme açısından somut olumsuzluklar yarattığı gibi, aynı zamanda göçen insanların kültür sistemlerini, eskiden beri kurmuş oldukları ilişkiler sistemini de bozacaktır. Bu nedenle, Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da yapılan barajların itici etkileriyle zorunlu ya da gönüllü olarak göç edecek olan insanların, ailelerin, grupların yapısal ve kültürel özelliklerini, bilimsel yöntemlerle araştırmak ve bu yoldan bilgi edinmek, yeni bir sosyal yapıya ve yerleşim düzenine temel olabilecek ilkelerin belirlenmesini sağlayacaktır. Başka bir anlatımla, bu tür araştırma ve incelemeler, "bize bu toplulukların temel yapısının, halkının özelliklerinin, inanış sistemlerinin, sosyal kurumlar arasındaki hiyerarşinin, gerilim ve sıkıntılarının ve yaşayış tarzlarındaki değişikliklerin, sosyal sorunlarının ve bunların nüfus üzerindeki etkilerinin ne yönde olduğunu gösterecektir. Bu incelemeler, faydalı pratik bilgilerden ibaret zengin bir fon oluşturduğu gibi, ayrıca sosyal plancılar, kent yöneticileri ve sosyal reformcular yönünden de teorik nitelikte bir temel oluşturacaktır" (Young, 1968:89).

Toplum yaşamının (kültürünün) incelenmesi ile elde edilecek olan bu tür bilimsel veriler, herşeyden önce kalkındırmak ve sorunlarını çözmek istediğimiz toplumu bize tanıtacaktır. Bunda başarılı olduğumuz takdirde, toplumun kalkındırılması, yönetimi, yönlendirilmesi ve sorunlarının çözümlenmesi daha kolay olacaktır. Örneğin baraj yapımı nedeniyle yeniden yerleştirmek istediğimiz ailelerin iskân durumları, yaşam ölçüleri (hayat görüşleri), hane halkı sayısı ve bu sayının konutun tipi ve büyüklüğü ile ilişkisi; aile tipi, ekonomik uğraşıları, konutla ilgili gelenek ve görenekleri, beslenme ve bununla ilgili araç ve gereçlerin vb. incelenmesi gerekir. Bu veriler, bu insanların nasıl bir yerleşme düzeni ve konut istediklerini, en azından bu konudaki düşünce ve görüşlerini yansıtacaktır. Bunların bilinmesi ya da benimsenmesi, yeniden yerleştirme sorunlarının çözümünde, yapılacak konutların ve yerleşme düzeninin o kültüre uyumunun sağlanmasında ve ailelerin bunu kabul etmesinde çok olumlu yararlar sağlayacaktır.

Problemin sosyal ve ekonomik yönlerine bakacak olursak, teknolojik gelişme ile ilgili olarak yapılan barajlar ve kurulan yeni yerleşim birimleri, kuşkusuz büyük yararlar sağlayacak, insanlarımızı mutlu kılacak, üretimimizi artıracak ve sonuçta ekonomimizin güçlenmesini sağlayacaktır. Fakat bu teknolojik gelişmeler, sunulan yenilikler, toplumun kültüründe zorunlu değişmeleri de beraberinde getirecektir. "...Gelişmeyi seven, daima ilerlemek isteyen toplumlarda bile kültürde meydana gelen değişmeler, fert için rahatsızlık yaratmakta, hoşnutsuzluklara, manevi bozukluklara sebep olmaktadır. Bu itibarla, o topluma ait fertlerden önemli bir kısmı, geçmiş zamanlara özlem duyacak, geçmişi günün zorlukları arasından pembe ışıklar altında görecek, o şekilde düşünecektir. Bu sebeple, değişmelerden gelme huzursuzluklar, hoşnutsuzluklar ne kadar şiddetli ve seri olursa geçmiş özlemini ifade eden davranış da o oranda yayılmış olacaktır" (Turhan, 1969:181-182). Bundan dolayı, teknolojik gelişme programını uygulayanlar (mühendis ve mimarlar), teknolojik değişmenin beraberinde getireceği sosyo-kültürel değişmenin insancıl yönlerini bilmek ve öğrenmek zorundadırlar. Bu kabiliyete sahip olmazlarsa, bu konuyu iyi bilen sosyal bilimcilerle, örneğin antropolog, sosyolog, sosyal psikologlarla işbirliğine girmeleri ve bunların önerilerini dikkate almaları gerekecektir. Çünkü uygulanan kalkınma modelleri, toplumların kültür sistemlerini tanımadan, insan davranışlarını, ekonomisini, yaşamını biçimlendiren kültürel zemine göre değerlendirilmeden başarısız olacaktır (Engin, 1985: 95).

Ülkemizde bu başarısızlığın sayısız örnekleri vardır. Ancak bu örneklerin tümüne burada yer verme olanağımız olmadığından birkaç tanesi üzerinde durmakla yetineceğim. Örneğimin birincisini: Doğu Anadolu'da, özellikle Erzurum, Muş, Bingöl, Elazığ ve Diyarbakır çevrelerinde, deprem olayından etkilenenler, göçebe aşiretler, Keban barajı nedeniyle göç etmek zorunda kalan aileler ve gecekondu önleme bölgelerinde gecekondu aileleri için devletçe yaptırılan konutlar oluşturmaktadır. Bunlar standart ölçülere göre yapıldığından, yeniden yerleştirmede bir takım sorunlarla karşılaşılmaktadır. En azından vatandaşın bu konutlara girmekte bir dinamizm gösterdiğini, girenlerin ise konutlara yeni eklentiler yaptığını görmekteyiz Bazen de bu konutlar terk edilmekte, başka amaçlar için kullanılmaktadır. Çünkü "...modern meskenlerin sağladığı rahatlıkların çoğuna sahip olmadan yaşamış kimselerin, hayat tarzlarını kolaylıkla değiştirmesi mümkün olmamaktadır" (Boek, 1969:89).

Bu istemsizliğin, kabullenmemenin nedeni ise; yeniden yerleştirmeye tabi tutulacak olan göçerlerin, gecekonduluların, depremzedelerin, barajın etkisinde kalanların yaşam şekillerini, değer ölçülerini, ekonomik faaliyetlerini, aile yapısını, kısaca kültürünü göz önüne alan ve bölgenin karakterini tam olarak yansıtan veriler elde edilmeden, bu insanların yerleşmeye tabi tutulmuş olmalarıdır.

Diğer taraftan kırsal yaşama alışmış, yöresel örf ve törelerin, geleneklerin içinde biçimlenmiş bireylerin, aile ve grupların kent tipi konuta ve kente uyum gösterebilmeleri ve kent ilişkilerini düzenli ve dengeli bir biçimde yürütebilmeleri için yeterli kültürleme (eğitim) süreci içinde yetiştirilmesi gerekmektedir. Bu yapılmadığı zaman, birey ne verilen konuttan memnun olacak, ne de sosyo-psikolojik bunalımlardan, kişilik bozukluklarından, çevresi ile çatışmaktan kendisini kurtarabilecektir. Kısaca, birey kentle bütünleşemeyecek, yeni bir kişilik ve kimlik kazanamadığı gibi, eski kimliğini de kaybederek yalnızlaşacak ve giderek kent toplumuna yabancılaşacaktır. Sonuçta, içine girdiği kent toplumunun davranışlarını benimseyip kaynaşamayan, bunlara uyum gösteremeyen kişide sosyal sapmalar, davranış bozuklukları, gerginlik, istemsizlik, nefret ve kin duyguları artacaktır.

Kültür farklılığından kaynaklanan bu olumsuz davranışlar, bireyden aileye, aileden gruba ve giderek topluma iletilecek ve toplumda çeşitli olayların başlamasına yardımcı olacaktır. O halde, yeniden yerleştirmek istediğimiz insanların iyi tanınması, kent ve köy gerçeklerinin bilinmesi gerekmektedir. Bu da, ancak bu alanla ilgili sosyal bilimcilerin, özellikle antropolog ve sosyologların bulguları ve uygulayıcıları yönlendirmeleri ile mümkün olacaktır. Bu sayede yöneticiler, programın etkilediği insan gruplarının kültürel özellikleri hakkında bilgi sahibi olabileceklerdir. Bu nedenle toplumun kalkındırılmasında, sorunlarının çözümünde sadece teknolojik yenilikler ve bu amaçla sunulan hizmetler yeterli değildir. Çünkü toplumun gelişmesi ya da kalkındırılması, maddi ve teknik ilerlemelerin çok daha ötesinde, sosyo-kültürel temelleri olan bir süreçtir. Başka bir söyleyişle, toplumun topyekun kalkındırılması, yani teknolojik, sosyal ve psikolojik olarak ilerlemesi gerekmektedir. Demek ki toplum kalkınmasında yalnız teknik gelişme yeterli olmamaktadır. Bunun yanında, kolayca anlaşılamayan ve daha derinlerde bulunan ve kültür faktöründen kaynaklanan davranış, düşünce ve inanç sistemlerinin bilinmesi ve bunların "sosyo-teknolojik gelişme" (Erdentuğ, 1981: 24) bütünlüğü içinde yorumlanması gerekmektedir. Bu nedenle, toplum kalkınması da hukukçulara, plancılara, mimar ve mühendislere ne denli gereksinme varsa, sosyal bilimcilere de o denli gereksinme vardır. Başka anlatımla teknik ve sosyal kalkınma bir elin parmakları kadar birbirinden ayrı şeylerdir, fakat bir bakıma da gene bir el kadar birbirleri ile bitişiktirler. O halde kalkınma çalışmalarında, teknikle sosyal bilimin işbirliği yapmaları, birbirini tamamlamaları gerekmektedir.

Bu açıklamalardan da anlaşılacağına göre, kalkınma amacıyla sunulan teknik hizmetlerin başarılı olup olmaması, teknikle sosyal bilimin bütünleşmesine, birlikte hareket etmesine bağlıdır. Böyle bir işbirliğine giremediğimiz takdirde (ülkemizde bunun önemi hâlâ anlaşılamamıştır), GAP'ın etkileyeceği insanlar, yazımın başından beri açıklamaya çalıştığım sorunlarla karşı karşıya geleceklerdir.

Doğu ve Güneydoğu Anadolu'nun kalkındırılmasında ikinci örneği, sağlıklı kalkınma konusu oluşturacaktır. Özellikle bu bölgelerde yaşayan insanlarımızın sağlık sorunlarının çözümlenmesi amacıyla 1961'de kabul edilerek, 1963'de yürürlüğe konulan "Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi"ne ilişkin yasa üzerinde durmak ve kültür faktörünün, yasanın amaçlarını nasıl engellediğini açıklamak istiyorum. Yasa gereği, sosyalizasyon bölgelerinde" kurulan sağlık ocakları personeli (doktor, sağlık memuru, hemşire, ebe) tarafından halka sağlık, hastalık ve hastalıklardan korunma ile ilgili bilgiler götürülmesi öngörülmüştür (Erdentuğ, 1981:110). Başka anlatımla, halkın sağlık konusunda eğitilmesi (enculturation-kültürleme), insan sağlığı ile ilgili geleneksel tutum ve dav­ranışlarının değiştirilmesi amaçlanmıştır. Bu yaklaşımın insanbilimsel (antropolojik) anlamı ise, "söz konusu bölgelerde toplumun bu konuda sahip olduğu geleneksel bilgi, görüş ve davranışlarının değiştirilmesi-modernleştirilmesi"dir (Erdentuğ, 1981:110). Ne var ki, uygulayıcıların bu konuda pek başarılı olduğu söylenemez. Çünkü halkın her konuda olduğu gibi sağlık konusunda da geleneğe dayalı birçok âdet ve inanmaları, pratik uygulamaları vardır. Doğumdan çocuk bakımına, çocuk bakımından çeşitli hastalıkların tedavisi ve ölüme kadar, insan yaşamının her aşamasında uygulanan bu tür pratik işlemler bilinmediği sürece başarı sağlanamazdı. Bu nedenle, sağlıkçının hastasını tedavi etmeden önce buna hazırlaması, inandırması gerekmektedir. Çünkü bu geleneksel pratikler ve bunların savunucuları (halk hekimleri, köy ebeleri), sağlıkçının karşısına birer engel olarak dikilecektir. Bu engelleri (kültürel, sosyal, psikolojik) tanıyıp temelinde bulunan nedenleri ortaya çıkarmadan, yasanın öngördüğü kültürleme sürecinin başarılı olması beklenemezdi. Bu sürecin başarılı olması için, her şeyden önce sağlıkçının modern sağlık hizmetlerine karşı koyan sosyal sistem ve kültür değerlerini dikkate alması ve bunlara uygun davranış biçimlerini seçmesi gerekirdi... Bu da ancak, modern sağlık hizmetlerini olumsuz yönde etkileyen, sağlıkçının öğüt ve tedavi yöntemlerini benimsetmeyen sosyo-kültürel faktörlerin ortaya çıkarılmasını sağlayacak bilimsel araştırmalarla mümkündür. Bunlar yapılmadığı ya da yapılmasının gereğine inanılmadığı için, söz konusu yasanın amacına ulaştırılamadığı görülmektedir.

Bu konuda gerek sağlık ocaklarının, gerekse il merkezlerinde kurulmuş olan Ana ve Çocuk Sağlığı gibi merkezlerin, çevrelerindeki insanları etkileyemediğini, aile planlaması, doğum kontrolü gibi sağlık sorunlarını çözemediğini görmekteyiz. Örneğin Elazığ gecekondularında, gecekondu kadınları üzerine yaptığımız bir araştırmada, kadının doğum kontrolünü bilmediği, çocuk doğurmanın Allah'ın bir emri olduğuna inandığını, bu nedenle de çok doğum yaptığını, doğum sırasında geleneksel birtakım pratikler uygulandığını saptamış bulunmaktayız. Bu verilere göre, kadınların % 70'i, gebelikten korunmayı bilmemekte; çocuğu çok olan (çok doğum yapan) kadının itibar ve evlilik güvencesinin fazla olacağına inanmakta; dünyaya gelişlerinin nedenini, çocuk doğurmakta görmekte; doğum için doktora değil köy ya da mahalle ebesine gitmeyi vb. tercih etmektedir (Çakır, 1986:8). Doğumda olduğu gibi çocuk bakımında, çeşitli hastalıkların tedavisinde de hakim olan bu tarz inanç ve düşünce sistemi, ülkemizin kırsal kesimlerinde ve gecekondu bölgelerinde çok yaygındır. Sağlık eğitimi noksanlığından kaynaklanan bu tutum ve davranışlar, inanç ve düşünce biçimleri, toplumumuzda erken yaşta çocuk ve kadın ölümlerinin yüksek olmasına, nüfusun hızlı bir biçimde artmasına yardımcı olan önemli sosyal etkenlerdir. İşte bu etkenlerin kök nedenlerini bilmeden, eğitim yolu ile bunları olumlu biçime sokmadan aile planlamasını gerçekleştirmek ve halkımızı buna inandırmak çok zordur. Sağlıkçının eğitimi gereği, bunu başarabilmesi beklenemez. Burada sosyal bilimcinin devreye girmesi, söz ve yetki sahibi olması, en azından toplumu bu yönleriyle sağlıkçıya tanıtmakta yardımcı olacaktır. O halde, teknik değişmede, yerleşme sorunlarının çözümünde olduğu gibi, sağlık sorunlarının çözümünde de sağlık uzmanları ile sosyal bilimcilerin işbirliği yapmaları gerekmektedir. Bu dayanışma sonunda aynı uzmanlar, "kültürel doku veya kalıplarla" (Erdentuğ, 1981: 27) modern sağlık yöntemlerinin nasıl kaynaşabileceğini anlayabileceklerdir.

Bu bilimsel gerçek dikkate alınmadığı takdirde, sosyalizasyon bölgelerinde olduğu gibi, köylerimize kadar kurulan sağlık ocakları ve buralarda görev yapan sağlıkçıların, kültürel şoktan kurtulmaları, modern sağlık bilgisi ve anlayışını, insanlarımızın düşüncesine yerleştirmeleri mümkün olmayacaktır. Bu nedenle, ülkemizin öteki bölgelerinde olduğu gibi, Doğu ve Güneydoğu Anadolu'nun kalkındırılmasında rol oynayacak olan kişilerin, örneğin ziraatçının, öğretmenin, sağlıkçının, mimar ve mühendisin, hatta köy imamının başarılı olması için, köy kültürünü tanımaları ve bu kültürle bütünleşebilmeleri gerekmektedir.

Bu örnekler ve yorumlarımızdan anlaşılacağı gibi, bir toplumun kültürünün değişmesi, o topluma giren yeni kültür öğelerinin toplumu etkilemesine ve mevcut sosyo-kültürel sisteme uymasına bağlıdır. Yeni kültür öğeleri, topluma getirdiği yararlar bakımından belki kabul edilecek, ama sosyo-kültürel sisteme uymadığı ve halk psikolojisi ile bütünleşemediği zaman, toplumda kültürel çatışmalar başlayacaktır.

Tanzimat döneminden günümüze kadar her alanda (örneğin yasa, eğitim, sağlık, yerleşme, tarım, kentleşme vs.) yapılan kültür değişmeleri ve batılılaşma hareketleri ile toplumumuz eski (geleneksel) kültüründen koparılmıştır. Böylece kendi özünden kaynaklanmayan yeni bir kültürle karşı karşıya getirilmiştir. Bu kültür değişmesi sonunda, geleneksel olanla bağları zayıflatılan, yeni kültürü gereği gibi kabullenip yorumlayacak eğitim düzeyine ulaştırılamayan toplumumuz, sosyo-kültürel yaşantımızın en büyük sorunu olarak gördüğümüz kültürel çatışma ve kültürden kopma içine itilmiştir. Bunun da tek nedeni, toplumun sosyal yapısını ve kültür sistemini tanımadan, yeni kültür öğelerine karşı halkın göstereceği tepkileri hesaplamadan uygulamaya geçilmiş olmasıdır.

Halkın kültür dinamizmini oluşturan âdet, örf ve törelerin olumlu ve olumsuz yönlerinin tanınması, değişmenin ve yeniliğin bu değer normlarına uygun olarak yapılması, kalkınmanın, batılılaşmanın tutarlı ve sağlıklı olmasında çok önemli rol oynayacaktır. Kısaca, değişmeyi engelleyen sosyo-kültürel sistemin, değer ve tutumların temelinde yatan gerçeklerin bilinmesi ilkesi kabul edil­melidir. Bu ilke benimsendiğinde de toplumda kültürel çatışmalar önlenebilecektir.

Diğer taraftan, toplum yapısından kaynaklanan ve kültürel değişmeyi zorlaştıran aile tipi ve yapısını, sınıf anlayışı ve sistemini; toplumu yönlendiren şeyh, ağa, reis vb. grup liderleri ve sosyal kurumların, topluluğun ya da halkın görüş ve düşüncesini yansıtıp yansıtmadığını anlamak; politik, psikolojik, dinsel ve etnik eğilimleri saptamak; toplumu gerileten, kadercilik, kültürel ego (kültürel bencillik) gibi itici güçleri analiz etmek, ancak o topluluk üzerinde yapılacak sosyo-kültürel araştırmalarla mümkündür. Toplumumuzun karmaşık yapısı, etnik ve geleneksel özellikleri, bu tür araştırmaların yapılmasını zorunlu hale getirilmiştir. Bunu gerçekleştirmediğimiz zaman, toplumumuzu siyasal, ekonomik, sosyal ve kültürel alanlarda bulunduğu çizgiden ileriye götürmemiz, bölgelerimizi kalkındırmamız, sağlam aile-sağlam toplumu oluşturmamız pek kolay olmayacaktır.

Sonuç olarak vurgulamak gerekirse; buraya kadar verdiğimiz örnekler, yaptığımız değerlendirmeler, ortaya koymaya çalıştığımız bilimsel ilkeler, Doğu ve Güneydoğu Anadolu'nun kalkındırılmasında "kültür faktörünün" önemli etkinliği ve işlevi olduğunu bize göstermektedir.

Bölgenin kalkındırılması ve kültür ilişkisi konusunu bu şekilde tartıştıktan sonra, bu olgu ile çok yakın ilgisi, hatta buna temel olacak olan folklorik ve etnografık değerlerini derlenip toplanmasının, yorumlanmasının önemine kısaca değinmekte yarar vardır. Çünkü bölgede yapılan sanayi yatırımları, barajlar, köprüler, kurulacak yeni yerleşim birimleri, konumuzun başından beri ele aldığımız sorunların doğmasına neden olduğu gibi etnografik ve folklorik kültür değerlerini de tahrip edecek ya da yok edecektir. Bu nedenle bölge halkının âdet ve inanmalarını, efsanelerini, türkülerini, müziğini, oyunlarını, masallarını, törelerini, halk hekimliğini, el sanatlarını, geleneksel tarım araç ve gereçlerini; kısaca, manevi ve maddi kültür belgelerini, tahrip ya da yok olmadan toplayıp kurtarmak gerekmektedir. Çünkü bu belgeler, bölge halkının kişiliğini, karakterini, düşünüş tarzını, zevk ve duygusal yönünü, özellikle millî ve sosyal yapısını ortaya çıkaracaktır. Yine bunlar, geçmişle gelecek arasında sağlam bir köprünün kurulmasında, ulusal birlik ve dayanışmada, gelecek kuşağın eğitiminde ve ülkenin kalkındırılmasında önemli yararlar sağlayacaktır. Bu nedenle, durmadan ilerleyen bilim ve tekniğin her şeyi altüst ettiği çağımızda, ulusal varlığımızın garanti belgeleri olacak olan kültür değerlerimizin bilimsel yöntemlerle toplanıp değerlendirilmesinin yapılması, korunması gerekmektedir.

Kaynaklar

• Aru, Kemal A. 1978: "Büyük Kitlelerin Yerleştirilmesinde Toplu Konut Sorunu", İTÜ Mimarlık Fakültesi, Şehircilik Enstitüsü Dergisi (15), İstanbul.
• Aydın, Tekin 1963: Anadolu'da İnsan Toplulukları ve Yerleşme ilkeleri Üzerine Bir Araştırma, İTÜ Mimarlık Fakültesi Yayını, İstanbul
• Baltacıoğlu, H. İsmail 1967: Kültürel Kalkınmanın Sosyal Şartları, M E Basımevi-Talim ve Terbiye Yayınları: 2, İstanbul.
• Boek, Walter E. 1961:"Bir Antropolog Şehirlerin Yenilenmesi Konusun-da Mesleğinin Nasıl Yararlı Olabileceği Hakkında Görüşlerini Bildiriyor," Şehirlerin Yeniden Geliştirilmesi Veya Yenilenmesi Sırasında işbirliği, IBB, Mesken Genel Müdürlüğü Yayınları, 1969, Ankara.
• Çakır, Sabri 1972: "Kültür İncelemelerinin Gereği", Önasya Dergisi Cilt: 7, Sayı: 77–78, Ankara.
• Çakır, Sabri 1972: "Kültür Araştırmalarının Toplum Kalkınması Açısından Önemi,"Halkevleri Dergisi, Yıl: 6, Sayı: 69, Ankara.
• Çakır, Sabri 1972: "Kültür Dinamizmi ve Toplum Kalkınması," Halkevleri Dergisi, Yıl: 6, Sayı: 70 Ankara.
• Çakır, Sabri 1972: "Folklor ve Etnografya Kavramları," Halkevleri Dergisi, Yıl: 6, Sayı: 71, Ankara.
• Çakır, Sabri 1981: Elazığ ili Gecekondu Sorunlarının Sosyal Antro-polojik Etüdü (Yayınlanmamış Doktora Tezi), Elazığ.
• Çakır, Sabri 1986: "Gecekondu Kültürünün Geleneksel Özelliği ve Kentle Bütünleşmesi," III. Milletlerarası Türk Folklor Kongresi Bildirileri, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Milli Folklor Araştırma Dairesi Yayınları: 77; Semi­ner, Kongre Bildirileri Dizisi: 20, Cilt l, Ankara.
• Engin, İsmail 1985: Toplum Kalkınmasında Kültürel Antropolojinin Yeri ve Önemi (Yayınlanmamış Lisans Tezi), Elazığ.
• Erdentuğ, Nermin 1972:Türkiye Türk Toplumlarında Kültürel Antro-polojik (Etnolojik) İncelemeler, AÜEĞF. Yayınları, Ankara.
• Erdentuğ, Nermin 1981: Türkiye'de Çağdaşlaşma, Eğitim ve Kültür Münasebetleri, KB yayınları: 480, Kültür Eserleri Dizisi 13, Ankara.
• Erdentuğ, Nermin 1985: "Niçin Ülkemizde Sosyal antropoloji Bilimine İhtiyaç Vardır", Antropoloji Dergisi, Sayı: 12, Ankara,
• Foster, George M. 1962: Traditional Cultures and The Impackt of Technological Change. New York, Harper and Row.
• Mead, Margaret 1962: Cultural Patterns and Technical Change, New York.
• Siler, Oya 1976: Keban Köylerinde Sosyo-Ekonomik Yapı ve Yeniden Yerleştirme Sorunları, ODTÜ, Ankara.
• Turhan, Mümtaz 1969: Kültür Değişmeleri, MEB 1000 Temel Eser, İstanbul.
• Türkdoğan, Orhan 1986: "Güneydoğu Anadolu Projesinin Sosyo-Kültürel Yönü" Türk Dünyası Araştırmaları, Sayı: 45.
• Young, V. Paul 1958: Bilimsel Sosyal İncelemeler ve Araştırma, Çev. Gazanfer Bingöl, Necati Işcil, Ankara, 1968.

*Bu yazı, 19-21 Kasım/1986 tarihleri arasında İ.Ü. Adıyaman Meslek Yüksekokulu'nun düzenlemiş olduğu "Atatürk Baraj Göl Alanı ve Çevresi Folklor Sempozyumu"nda bildiri olarak sunulmuştur. Ayrıca bkz. Fırat Üniversitesi Dergisi (Sosyal Bilimler), Cilt:2, Sayı:2, Elazığ 1988.

Sabri Çakır: Üretimden Tüketime İnsan-Kültür ve Toplum Yazıları. Fakülte Kitabevi Yayınları: 92, Isparta 2008, 400 S., ISBN 978-975-7135-83-8

 
< Önceki   Sonraki >
 
Template Template Template
© 2008 kanalkultur.com
Joomla is Free Software released under the GNUGPL License.