"Vatan Caddesi'nden Cihangir'e, 25 kuruş otobüs parası vermemek için sabahın 6'sında evden çıkıp, 7.30'da dükkana varıyordum. Büyük para bana göre. Çünkü 25 kuruşa ben o zaman kuru fasulye, pilav, yarım ekmek yediğim, üstüne de bir şişe su içtiğim zaman mis gibi karnımı doyuruyordum."
Sonraları Cemil Usta'dan izin alıp, atölyede bir saz yapmaya girişir. Tabi iş güç bitip el ayak çekilince.
"Paydostan sonra gece yarılarına kadar uğraşıyorum bu saz için ama bir şey de beceremiyorum..."
Sonra askere gider, ve dönüşte yine bir marangozun yanına girip çalışmaya başlar.
"Bir kaç yıl sonra ekonomik durumumuz biraz düzeldi. Kardeşim de geldi, babamla kardeşim pazarcılık yapıyorlardı. Sonra ben de pazarcılığa başladım bizimkilerle. Daire aldık, kamyonet aldık, ben ehliyet alıp, kamyonetimi kullanmaya başladım. Marangoz olduğum için pratik tezgahlar yapıyordum. Hemen akşam oldu mu toplayıp arabaya koyuyorum. Sabah çabucak kuruyoruz filan. Bu arada evlendim. Derken minübüsçülüğe heveslendim. Bir minübüs aldım. Zeytinburnu-Beyazıt hattında çalışmaya başladım."
Bu kadar değişik işlere girip çıksa da Yusuf Usta'nın gönlü hep sazdaydı. Küçücük, bir saz yapmış ve minübüsün dikiz aynasının üzerine nazarlık gibi asmıştı. Bu minyatür sazla gelen sohbet, onun gönlündeki tutkuya yönelmesi için de yumuşak bir geçiş sağladı.
"Bir gün Yenikapı'da Yakamoz gazinosuna bir grup götürdüm. Aynaya asılı küçük saz, gruptakilerden birinin dikkatini çekmiş. Sonra kuliste beklerken adının Turan Engin olduğunu öğrendim. Tanıştık. Sevilen bir halk müziği sanatçısıydı. Hala çok severim. Nerelisin diye sordu. İşte saza meraklı olduğumu görünce dedi ki: 'Arif Sağ, Fındıkzade'de bir sazcı dükkanında kurs veriyor. Oraya git.' Bu dükkan Ragıp Akdeniz'in. Ertesi gün işe gitmedim, minübüse atlayıp Fındıkzade'ye gittim. Sokak sokak arayıp dükkanı buldum. Bodrum katında köhne bir dükkan. Ragıp Usta'yla tanıştım ve saz kursuna kaydımı yaptırdım.
1975 yılıydı sanırım. Arif Sağ akşam altıdan sonra gelip ders veriyordu bize. Arif Hoca'yla dost olduk. Bu arada ben öğlene kadar hatta çalışıyor, öğleden sonra minübüsü çekiyorum Ragıp Usta'nın dükkanın önüne. Bakıyorum, usta nasıl saz yapıyor. Derken ustaya yardım etmeye başladım. Marangozum ya, elim yatkın. Tabi Ragıp Usta'nın dikkatini çekti bu. Ragıp Usta'ya iş beğendirmek meseledir. Her ustayı, her sazı, her saz çalanı beğenmez. Bir gün Arif Hoca ders saatinden önce geldi. Baktı ben ustaya yardım ediyorum. Birden dedi; 'Ulan Yusuf sen güzel takım kullanıyorsun. Boşver çalmayı saz yap!' Arif Sağ da çok güzel takım kullanır ha! Atölyede yapmayacağı iş yoktur. Böyle böyle Ragıp Usta'nın yanına gidip gelmeye başladım."
Ragıp Usta'nın yanına çırak girdiğinde evli, dört yaşında bir oğlan babasıydı Yusuf Toraman. Minübüsü vardı ve iyi kazanıyordu! "Bağlamanın hatırı için" çıraklığa başladığında evdekilerden bile gizlemişti bunu! "Ragıp Usta'ya ortağım" diyordu. Sonra gerçekten bunu başardı. Fındıkzade'deki ortaklık 1976 yılına kadar sürdü.
"O yıllarda Fındıkzade Türkeşçilerin elindeydi. Ragıp Usta mecmualarını almıyor diye dükkanı kurşunladılar, sazları kurşunladılar. Ragıp Usta'ya dedim buradan ayrılmamız lazım. Sol kesimin olduğu bir yere gitmek zorundayız. Gidip Çağlayan'da bir dükkan buldum, ustayı ikna edip oraya taşındık. Bugün hala aynı binadadır Ragıp Usta."
Aynı yıllarda Muhlis Akarsu ile "ayrılmayacak derecede bir dostluk" kurmuştu. Akarsu, Ankara'da otursa da sık sık İstanbul'a gelir görüşürlerdi. Hatta kimi zamanlar Akarsu Ankara'dan, Yusuf Usta İstanbul'dan yola çıkar Bolu'da buluşup muhabbet ederler. Ragıp Usta'dan ayrılıp birlikte saz kursu ve atölye kurma fikrini ilkin Muhlis Akarsu'ya açar. Yıl 1979 bu ortaklık için Arif Sağ'ın uygun olacağını söyler Akarsu. Yusuf Usta, Arif Hoca'ya gider.
"Böyle böyle dedim Arif Hoca'ya. Çıkardı, Yusuf dedi on üç bin lira param var. Al ne yaparsan yap. Ben de Ragıp Usta'dan ayrılmışım, iki tane makinem var. Aksaray'da yer araştırdım ve bu daireyi yirmi bin lira kirayla tuttum. O zaman bina bomboştu. Örümcek ağları kaplamıştı her yeri. O on üç bin lirayla lazım olan işte keser, keski, testere filan aldık. Bir de makineler koyduk. Tabi atölye için uygun değildi daire. Bazı duvarları yıkıp genişlettik. Otuz lira işçi parası vermemek için sabah dörde kadar moloz taşıyordum. Bu arada saz yapmam lazım. Ölçü çıkarıcam, kalıp yapıcam, malzeme alıcam. Beş altı sene öğle yemeklerimizi Arif Hoca yapmıştır. 'Siz işinizi bozmayın ben yemeği yapıyorum' diyerek geçerdi mutfağa. Sırt sırta verip çalıştık."
Zamanla saz yapımında iş bölümüne yönelir. Arif Sağ ile birlikte bağlamanın geliştirilmesi, yeni tekniklerden yararlanılması yönünde çaba harcarlar.
"Önceden bir usta, sazın zımparasını dahi kendisi yapardı. Ragıp Usta'yla, Kemal Usta'yla bu konuda çok tartışmamız olurdu. Sen Kemal Ustasın, sen saza göğüs tak! Zımparayı sokaktaki adam da yapar. Öğretirsin iki günde zımparacı olur. Tabi bu arada hem Kemal Usta'nın, hem de Ragıp Usta'nın saza kazandırdıklarını görmezlikten gelemeyiz. Ragıp Usta saza estetik olarak çok şey kazandırmıştı. Kemal Eroğlu ise sazda güzel ses alma konusunda başarılıdır. Saza güzel kapak koymayı Kemal Usta'dan öğrendik. Ama araştırmalarımız sürdü."
Bağlamanın bugünkü şeklini alıp yaygınlaşması bu arayışların sonucu oldu. Yusuf Usta oldukça alçakgönüllü. Arayış sürecinin bir ekip işi olduğunu belirtip, atölyede çalışmış tüm insanların emeği ve hizmetini vurguluyor açık yüreklilikle. Ama doğrusu bu noktada iddialı ve söylemekten çekinmiyor.
"Belki bugün bu atölyenin ayarında, hatta daha iyi saz yapan ustalar vardır. Ama bağlamanın bugünkü şekle ulaşmasında bizden daha fazla hizmet etmiş bir başka müessese olduğunu sanmıyorum.
Bağlama zaten vardı. Biz çocukken cemlerde dedeler bağlama düzeni çalıyorlardı. Biz bunu teknik olarak geliştirmeye çalıştık. Ve bunu öncelikle Arif Sağ'a borçuluyuz. Sapını kısalttık, daha rahat kullanımlı bir resim çizdik. Ama bu resmi kafamızda çizmedik. Yaptığımız işi Arif Sağ gibi bir bağlama virtüözüne beğendirmek gibi bir derdimiz de var. Beğenmez, titiz!.. 'Yusuf Usta, bana öyle bir saz yapacaksın ki' diyor. 'Severken beni sevecek, kavga ederken benimle kavga edecek!'
Neden sapı kısaldı diyorlar. Yaptığımız saza karşı çıkanlar var. Ben de diyorum ki, bir bağlama ustası bana böyle bir saz yap derse, böyle bir sazın eksikliğini hissediyorsa hayır diyemem ve o sazı yaparım. İyi ki de yapmışım. Aradığımızı bulduk gibime geliyor. 'On üç çeşit bağlama var' diyor Cafer Açın Hoca, on dördüncüsüne ise 'olmaz' diyor. Neden? Bir klarneti ele alıyorsun, sol klarnet var, la klarnet var. Her enstrümanın bir ailesi var. On üç çeşit bağlama varsa, on dördüncüsü neden araştırılmasın? Üstelik bugün hangi bağlamanın sevildiği ortada."
Yusuf Usta'nın atölyesinde yılda beş bin bağlama imal ediliyor. Bunun yüzde sekseni Avrupa'ya ihraç ediliyor. Atölye'de on beş kişi çalışıyor. Tam bir iş bölümü. Cilacısı, teknecisi, kapak takımı için iş bölümü yapılmış. Saz yapımının belli aşamalarında uzmanlaşıp seri üretim yapabilmek, standartların gözetilmesi açısından Yusuf Usta'nın en fazla üzerinde durduğu konu.
"Ağacı tanımayan insanlar bağlama yapıyor. Bırak onu, bu ülkede enstrüman yapımı için kullanılacak ağacın nasıl kesilmesi gerektiği dahi bilinmiyor. Bağlama kapağında kullanılan ve sadece Artvin'in Borçka ilçesinde yetişen Ladin ağaçlarını kesip yere seriyorlar. Oysa bir yere yaslatılmalı ve öylece süzülmeli o ağaç. Yere serip bıraktın mı bitirdin! Sonra o güzelim ağaçları kesip keresteciye yahut da inşaatçıya satıyorlar. Adam götürüp iskele yapıyor. Biz daha bunların bilincinde değiliz."
En güzel bağlama şu ağaçtan olur diye bir kayıt koymuyor Yusuf Usta. Ama sazın nasıl yapıldığı önemli:
"Her ağaçtan güzel bağlama olur. Göğsüne taktığın tabla hariç. O ladin olacak. Tabi ayakkabı çivisiyle eşik çakarsan, naylon burguyla saz yaparsan bu iş olmaz. Burgu nasıl olmalı araştırılmalı, kapak hangi ağaçla güzel ses verir denenmeli. Hangi ağaçtan daha güzel bağlama olur derseniz, benim size cevabım şu olacaktır: 'Hangi ağacı güzel işlersen, ondan güzel bağlama olur. Ama ben ardıç ağacını seviyorum. Renk olarak, desen ve uyum olarak ardıç estetiktir. Maalesef bizim ülkemizde bu ağacı odun diye satıyorlar. Torosların ardıcı, Kayseri'de odun diye satılıyor! Zaten saza da karşılar! Kayseri'ye gittim, ardıç ağacı almaya. 'Ne işte kullanacaksın' dedi. Ben de bilemedim saz yapacağım dedim. 'Bırak bırak!' dedi. 'Benim şeytan işine verecek ağacım yok!' Ardıç budaklıdır. Çatlak, patlaktır ama dokusu çok güzeldir. Bir de rengi tabi. Doğal bir kırmızısı var ardıçın. Ser de Kızılbaşlık var ya, severim."
Yusuf Usta'nın atölyesinde imal edilen sazlar süslemeleriyle göz alıyor. Taklitleri olsa da kendi atölyesinden çıkan sazların, motifleriyle ayırt edilebileceğini söylüyor Yusuf Usta. Motiflerinin de taklit edildiğinin farkında ama aldırmıyor.
"Motifleri usta desinatörlere çizdiriyoruz. Bu desenler, kilimlerde, heybelerde, çoraplarda Anadolu'nun binlerce yılda yarattığı motiflerdir. Bir araya getirip saza uygun kompozisyonlar yaratıyoruz. Özellikle 1983'ten sonra yapılan bağlamalarda bizim geliştirip saza uyguladığımız desenler taklit edilmiştir. Ve hala da ediliyor. Ama önemli değil! Onlar bir motif taklit ederken biz bir başka motif geliştiriyoruz. İstedikleri gibi çalsınlar, bizim dağarcığımız tükenmez. Arayışımız sürer."
Bütün bu arayışların mali külfeti de var tabi. Yusuf Usta her yıl bir defa Almanya'ya gider. Müzik aleti yapan ustaları bulup, çıkarır. Ne yapıyorlar, nasıl yapıyorlar, bakar öğrenir.
"Meselâ Nürnberg'de bir çingene köyü var. Sadece müzik aleti yaparlar. Keman, ud, gitar. Köydeki herkesin işidir bu. Tabii öyle bir teknik çalışıyorlar ki... Kalktım bu köye gittim. Adamlarla tanıştık ve kendilerinden epeyce yararlandık. Sonra bu ayarlı burgu olayını bağlamaya uyarladık ve başardık. Sağolsun Fatih Kısaparmak hemen kendisine mal etti ama olayın geliştirilmesi bize aittir! Münih'te Scheller firması ile yıllar önce anlaşma yaptık. Dünyaca ünlü gitarlara burgu yapan bir firma bu. Altı sene önce kalıp araştırması için on bin mark ödedik. İlk denemelerimiz başarılı olmadı. Ama deneye deneye sonuç aldık. Birkaç yıldır iyi oturdu."
Her sabah 7.30'da işinin başında Yusuf Usta. Atölyeye gelip yapılan işleri kontrol ediyor. 10.00'a doğru büroya yöneliyor. Yusuf Usta'nın bağlama için yapamayacağı yok gibi. Büroya bilgisayar da almış. Gören, usta süs için koymuş der. Değil! Müşterilerin ödemelerini, siparişleri ve diğer işlemleri bilgisayarla izliyor. Öğrenmek için kursa da gitmiş. Ardına dönüp baktığında geldiği yerden memnun. İyi ki öğretmen okulunu kazanmamışım diyor. Tabii öğretmenliği küçümsemek için değil. Yıllar önce marangoz çırağı iken kendi olanaklarıyla saz yapmaya çalışan Yusuf Usta, bugün atölyesinde yetiştirdiği hünerli ustaları, çıraklarıyla Türkiye'nin en iyi bağlamalarına imza atıyor.
Murat Küçük: Anadolu Alevîliğine Bakışlar: Allı Turna - İnsan, Mekan ve Anılar. Horasan Yayınları: 18, İstanbul 2006, 192 S., ISBN 975-98065-6-8