|
"Sıraç" sözcüğü, birleşik bir kelime olup sır, giz, gizlilik anlamındadır. "Aç" sözcüğü ise, açmak fiilinden gelmektedir. Bu kelimenin anlamı üzerinde birçok farklı görüş olmakla beraber, kabul gören ve genelde bilineni sırrını açmak, gizliliği kaldırmak anlamında oluşu ve böyle kullanılışıdır. Öyle görünmektedir ki Sıraç toplulukları, en önemli özelliklerinden biri olan, sır vermemeleri yani dışarıya kendi inanç, kültür ve gelenekleriyle ilgili bilgi vermemelerinden dolayı bu isimle anılmışlardır.
|
Alevilik ile ilgili tarih boyunca birbirinden farklı, ama birbiriyle ilintili olarak Kızılbaşlık, Rafızilik ve Bektaşilik gibi bir takım kavram ve deyişlerin kullanılmış olduğu görülmektedir. Bu kavramların bir kısmı, bizzat Alevî toplulukların kendileri tarafından kullanılmış; bir kısmı ise, değişik mülahazalardan hareketle muhalifleri tarafından onları ifade etmek amacıyla kullanılmıştır. Bu kavram ve deyişlerin önemli bir kısmı, araştırma alanımız olan Amasya yöresinde de günümüzde halen kullanılmaktadır.
Biz, burada genelden özele giderek, öncelikle tarih boyunca kullanılan kavramları hem gelişim süreçleri, hem de anlam alanları açısından ele alıp Amasya yöresinde günümüzde kullanılan yerel bazı kavramları da inceleyeceğiz. 1) Kızılbaşlık Tarih boyunca Alevî toplulukları ifade etmek için kullanılan kavramların en önemlisi, hiç kuşkusuz Kızılbaşlık'tır. Kızılbaşlık, Alevîliğin tarihsel anlamda en eski ve özgün ismi olup, Anadolu Alevîleri için en sık kullanılan ve kendileri tarafından da genel olarak benimsenen bir isimdir. Burada ifade etmemiz gerekir ki, günümüzde yaygın olarak kullanılan Alevî kavramı, Alevîlikle ilgili en eski kaynaklarda geçmemektedir. Sözgelimi, Şah İsmail, yazmış olduğu şiirlerden müteşekkil olan divanında kendisini ve taraftarlarını tanımlarken "Kızılbaş" kavramını kullanır ve "Yüreği dağ, bağrı kızıl yâkut gibi kan olmadan, ‘Kızılbaş' olmak kimsenin haddi değildir" der.[1] Bundan dolayı anlaşılmaktadır ki bu isim, her ne kadar muhalifler tarafından küçümseyici bir anlamda kullanılmakta ise de, Anadolu Alevîleri'nin önemli bir çoğunluğu tarafından kabul görmüş ve tarih boyunca bu kavramı kullanmaktan manevi bir haz duyulmuştur.
XVI. yüzyıldan itibaren Osmanlı kaynaklarında ve bugün bile halk arasında bazı yanlış çağrışımlar yaparak, oldukça yanlış ve menfi anlamda kullanılan bu kavram, aslında Türk tarihinde kırmızı börk veya başlık giyen bütün Türkmen boylarına verilen bir isimdir. Türkler arasında Altay'lı Şamanlar'dan gelen başa kırmızı külah giyme geleneği, İslamiyetin kabulü ile ortadan kalkmamış; fakat pek çok benzeri Şaman geleneği gibi kutsallık kazanarak İslamîleştirilmiştir.[2] Zira kırmızı renge olan düşkünlük, İslamiyet'ten önce Orta Asya'da yaşayan bütün Türklerin ortak özelliği idi. Bu bağlamda, eski Çin vesikalarında Hun Türklerinden söz edilirken "Türkler, bir bayrak altında toplanırlar ve kırmızı renge hürmet gösterirler" ifadesi kullanılmaktadır.[3] Daha sonra büyük bir kültür değişimine uğrayan Türkler arasında Sünnî olanlar, kızıl başlık giymeyi terk edince; bu gelenek, eski töre ve geleneklerine daha sıkı bir şekilde bağlı olan Alevî eğilimli zümrelere mahsus kalmış ve böylece Kızılbaşlık, onların alameti fârikası olmuştur. XVI. yüzyılda Şah İsmail'in yaptığı yeni düzenlemelerden sonra da artık, Safevî dervişlerinin giydikleri kızıl taçları sebebiyle, kendilerine Türkçe Kızılbaş, Farsça sürhser denilmeye başlanmıştır.[4] Kızılbaş kavramının menşei hakkında Alevî halk edebiyatında yaygın sayılabilecek bazı söylenti ve rivayetler bulunmakla birlikte[5] bu adlandırmanın, Türk tarihinde bir zümreyi ifade etmek için ilk olarak, Safevî Devleti'nin kuruluşuna giden süreçte, Şah İsmail'in babası olan Şeyh Haydar zamanında ortaya çıktığı görülür. Şeyh Haydar, gördüğü bir rüyanın tesiriyle ve kendi taraftarlarını da diğer zümrelerden ayırmak amacıyla taraftar kitlesinden on iki imamı temsilen on iki dilimli kırmızı bir taç/serpuş (Tâc-ı Haydarî) giymelerini istemiştir.[6] Dolayısıyla bu kavram, ilk başlarda ‘Erdebil tekkesine mürid olmak' anlamında kullanılan bir isimdir. Şah İsmail'le birlikte bu kavram, Şah İsmail ve Safevîler'i destekleyen Türklerin ortak ismi haline gelmiştir. Böylece bu kullanımın XV. yüzyılın son çeyreğinden itibaren ortaya çıktığı söylenebilir. Bu dönemde Kızılbaş isminin, Safevî taraftarları tarafından övgü ve gururla kullanıldığı görülmektedir. Nitekim Safevîlerin Şah İsmail'den sonraki liderleri olan Şah Tasmasb'ın yazmış olduğu Tezkire isimli eserde bile bu isim, herhangi bir olumsuz anlam içermeksizin "Safevî taraftarı, Safevî askeri" anlamında kullanılmaktadır[7]. Osmanlı kaynakları da, esas olarak bu kavramı, ‘Safevîleri destekleyen Türk boyları' için kullanmışlardır. Daha sonra ise Kızılbaş sözcüğü, yüzyıllar içinde pejoratif bir anlam kazanmış ve özellikle Celâlî isyanları adı verilen dinî/sosyal başkaldırı hareketleri dolayısıyla da, "devlet muhalifi, dinsiz ve asi" gibi anlamlarda kullanılmaya başlanmıştır. Öyle ki Osmanlı arşiv belgelerinde de bu topluluklarla ilgili olarak "zındık, râfızî ve mülhid" gibi kötüleyici isimler kullanılmaktaydı.[8] Bu yüzden bu terim, XIX. yüzyılın sonlarından itibaren yerini "Alevî" deyimine bırakmış olup bu topluluklar, kendilerini günümüzde artık yaygın olarak bu şekilde nitelemektedirler.[9] 2) Alevilik Alevî kavramının ülkemizde ortaya çıkışı, geç bir dönem olan XIX. yüzyıla doğrudur. Zira Osmanlı arşiv belgelerinde XIX. yüzyıldan önce "Alevî" deyimine rastlanmamaktadır.[10] Sözlükte "Ali'ye mensup, Ali'ye ait ve Ali taraftarı" gibi anlamlara gelen "Alevî" kelimesi, İslam tarihi ve tasavvuf geleneğinde ise, "Hz. Ali'yi sevmek, saymak ve her konuda ona bağlı olmak" anlamlarında kullanılmıştır. İslam kültür tarihinde ise, öncelikle "Hz. Ali soyundan gelenler" anlamında kullanılan bu terim, "Hz. Ali'ye bağlılık noktasında birleşen çeşitli dinî ve siyasî gruplar" için kullanılmıştır.[11] İslam siyasi tarihinde bu terimin, ilk olarak hilafetle ilgili anlaşmazlıklar sırasında kullanılmaya başlandığını görmekteyiz. Bu esnada Hz. Ali taraftarı olup, onun ve soyunun hilâfetteki haklarını savunanlara el-Alevîyye veya Şîatu Ali (Ali taraftarları); bunların karşısında olan gruplara da el-Osmaniyye denmiştir. Emevî ve Abbasî dönemlerinde siyasal iktidara karşı Ali soyuna mensup çevrelerde beliren hareketlerde Alevî nisbesi kendini göstermiş; fakat bazen de Ali soyu ile hiçbir bağı bulunmayan çevreler, sadece hareketlerine nüfuz ve yaygınlık kazandırmak amacıyla kendilerini Alevîliğe nisbet etmişlerdir.[12] Alevî teriminin asıl anlamını kazandığı ve yaygın olarak kullanıldığı saha ise, Hz. Ali hakkında beslenen inançlarla ilgilidir. Bu çerçevede, genellikle Şîîler ve Şîa içinde yer aldıkları kabul edilen bazı mezhepler, Alevî nisbesini kullanmaktadırlar. Tarihte Zeydiyye ve İsnâaşeriyye gibi ılımlı Şîîlerin yanı sıra, Beyâniyye, İsmailiyye ve Bâtıniyye mensupları da Alevî diye bilinirler, fakat çağımızda ise asıl Alevîler diye tanınan iki mezhep vardır; Bunlardan biri, bugün genellikle Lübnan, Suriye ve Hatay yörelerinde varlığını sürdüren Nusayrîlik, diğeri ise XIII. yüzyıl Anadolusu'nda etnik ve sosyal-dinî kaynaşmaların sunucunda ortaya çıkan ve XVI. yüzyılda Safevîler'in propagandası ile gelişen Kızılbaşlıktır.[13] Alevî kavramı, günümüz Türkiyesinde ise -Martin Van Bruinessen'in de ifade ettiği gibi- aslında inanış ve ritüelleri birbirlerinden hayli farklı olan ve Sünnî olmayan heterodoks toplulukları tanımlayan bir üst, şemsiye kavram ve kimlik olarak kullanılmaktadır.[14] Öyle anlaşılmaktadır ki, Alevî terimi, İslamiyetin ilk dönemlerinde Hz. Ali'nin soyundan gelen insanları tanımlamak için kullanılmaktaydı. Fakat daha sonra ise bu soydan gelmeyen pek çok kimse ve grup, kendilerini bu kavramla tanımladığı ve ifade ettiğinden dolayı Alevî kavramı, "Ali taraftarlığı" anlamında yeni ve farklı boyutlar kazanmıştır. Bu terim, günümüzde Amasya yöresinde de, ülkemiz genelinde olduğu gibi, çok sık ve yaygın bir şekilde kullanılmakta olup, tarihte olduğu gibi sünnî olmayan toplulukları ifade etmektedir. 3) Rafızilik XVI. yüzyıldan itibaren Osmanlı kaynaklarında rastlanan ve daha çok küçümsemek amacıyla kullanılan bir kavram da, Râfızîlik'tir. Aslında bu kavram, İmam Zeynelabidin (94/712)'in oğlu Zeyd (122/740)'in Emeviler'e karşı ayaklandığı sırada kendi saflarından ayrılanlar için kullandığı bir ifadeden kaynaklanmaktadır. Buna göre Emevîler'in casusları, Zeyd'in taraftarlarını bazı konularda şüpheye düşürürler. Bundan dolayı onlar, Zeyd'e "Gerçek şu ki, biz düşmanlarına karşı sana, atan olan Hz. Ali'ye haksızlık eden Ebû Bekir ve Ömer hakkındaki görüşünü ifade ettikten sonra yardım edeceğiz" derler. Bunun üzerine Zeyd, "Bu ikisi hakkında iyilikten başka bir şey söyleyemem ve babamdan da onların iyiliklerinden başka bir şey söylediğini duymadım. Ben atam Hüseyin'i öldüren ve Harra[15] gününde Medine'ye saldıran; sonra da Allah'ın evini mancınıkla taşa tutup ateşe veren Ümeyye oğullarına karşı ayaklandım" cevabını verir. Bunun üzerine taraftarlarından pek çoğu Zeyd'den ayrılırlar. O da onlara, "Beni bırakıp kaçtınız, terk ettiniz (rafaztumûnî)" der. Bu yüzden o günden beri Zeyd'i terkedenlere Râfızî denmiştir.[16] Bundan sonra da bu kavram, İslam Mezhepleri Tarihi yazarlarınca ilk üç halîfenin hilâfetini reddetmeleri nedeniyle, Şîî-İmâmiyye'nin karşılığı olarak Şîîliğin bütün kollarını içine alan genel bir ana başlık halinde kullanılagelmiştir. Ayrıca Osmanlı kaynakları da, bu kavramı Sünnîliğin dışındaki zümreler için bir karalama sıfatı olarak kullanmışlardır, zira bu dönemde İmâmiyye veya Ca'feriyye mezheplerine mensup İran'la ilgili olan her zümre, Râfızî damgasını yemiş görünmektedir. Osmanlılar, Ca'feriyye mezhebiyle isminden başka hiçbir ilgisi olmayan Kızılbaşlar'a ve Şîîliğe benzer bazı inançlar taşımakla beraber, doktrin itibariyle Şîî olmayan Kalenderîler'e de Râfızî demişler, ama E. Ruhi Fığlalı'nın ifadesiyle, bilimsel ve tarihsel açılardan ciddi ve büyük bir hata işlemişlerdir.[17] 4) Bektaşilik Yazılı ve sözlü geleneğimizde konumuzla ilgili olarak kullanılan diğer bir kavram, Bektaşîlik'tir. Bektaşîlik, XIII. yüzyılda Kalenderîlik içinde teşekkül etmeye başlayıp XV. yüzyılın sonlarında Hacı Bektaş Velî an'aneleri etrafında ortaya çıkan bir tarikattır.[18] Hz. Ali, on iki imam ve Ehl-i Beyt sevgisi, tevellâ ve teberrâ gibi Alevîliğin temel esaslarına bağlı bir özellik taşımasından dolayı Bektaşîliğe Alevîlik de denilebilir ve aralarında yakın bağlantılar kurulabilir. Zira Alevîlik ile Bektaşîliği birbirinden tamamıyla bağımsız bir şekilde ele almak, günümüzde gelinen noktada hem tarihsel hem de sosyolojik açılardan mümkün gözükmemektedir. Anadolu'nun pek çok yöresinde Alevîlik ile Bektaşîlik, iç içe geçmiş ve birbiriyle bütünleşmiş bir görüntü vermektedirler. Araştırma alanımız olan Amasya yöresinde de her iki terim, özellikle kırsal kesimde büyük ölçüde birbiriyle yakınlaşmış ve kaynaşmış olduğundan[19] "Alevî/Bektaşî" şeklinde birlikte kullanıldığı gibi, birbirinin yerine de kullanılmakta ve bu ikisi arasındaki ayrım, yavaş yavaş ortadan kalkmaktadır. Bu çerçevede, Alevîlik ile Bektaşîlik arasındaki özellikle tarihten gelen bazı farklılıklara da işaret etmemiz yerinde olacaktır. Aslında Alevîler ve Bektaşîler arasında öz bakımından bir fark olmamakla beraber, biçim ve yöntem bakımından bazı farklılıklar bulunmaktadır. Her şeyden önce her iki grubun temel inanç ve erkânı birbiriyle benzerlik arz etmekle birlikte, sosyal yapı itibariyle farklıdırlar. Alevîler'in yüzyıllardan beri kırsal alanda yaşayan zümreler olmasının yanında; Bektaşîler, şehir merkezlerinde yaşayan ve daha çok eğitimli kimselerin oluşturmuş olduğu bir yapıya sahiptir. Bu yüzden Bektaşîler, bir tarikat yapılanması biçiminde örgütlü bir topluluk oluştururken; köylerde yaşayan Alevîler, az-çok örgütsüz ve dağınık bir durumda kalmışlardır. Bu sosyal farklılık, daha sonra "Bütün Kızılbaşlar, Bektaşîdir; fakat bütün Bektaşîler, Kızılbaş değildir" sözünü ortaya çıkaracaktır.[20] Yine bu yüzden Köy Bektaşîliği ve Şehir Bektaşîliği gibi ayrımlar yapılmakta, Köy Bektaşîlerine Alevî denildiği halde; Şehir Bektaşîlerine ise, sadece Bektaşî denilmektedir.[21] Bektaşîliğin şehirli bir karakter arz etmesi, onu ister istemez tarih boyunca siyasal iktidarlara karşı barışık ve uzlaşmacı bir tutum içine itmiş[22]; fakat Alevîlik ise, siyasal iktidarlara karşı önemli oranda muhalif ve uzlaşmaz bir tavır takınmıştır. Her iki grup da Hacı Bektaş Velî'yi yolun pîri olarak kabul edip sevip saymasına ve ona dua etmelerine rağmen Alevîler, Hacı Bektaş Dergâhı'na değil Peygamber soyundan geldiklerine inandıkları ocaklara bağlıdırlar. Buna karşılık Bektaşîler de, ya Hacı Bektaş soyundan geldiklerine inandıkları Çelebiler'e, ya da manevi yönden onu temsil eden babalara bağlıdırlar. Ayrıca Bektaşîler, tasavvuf felsefesine daha yakın bir özellik taşıdıkları için sahip oldukları tarikat yapısından dolayı değişmez bir ritüel uygularlarken; Alevîler, daha çok halk efsanelerinin yerel folklorla karıştığı mitlere inanmakta ve Şamanizm kökenli gelenekleri daha canlı bir şekilde sürdürmektedirler. Çok önemli olan bir diğer fark ise, Alevîliğin soya, Bektaşîliğin ise kişilerin isteğine bağlı oluşudur. Yani Alevî olmak için Alevî ana-babadan doğmak gerekli iken, Bektaşî olmak için böyle bir şeye gerek yoktur, zira isteyen herkes nasip alıp Bektaşî olabilir.[23] Bu bakımdan, Anadolu Alevîliğinin etnik bir çerçeve içinde ele alındığı görülmektedir. 5) Tahtacılar Anadolu Alevîleri'ne verilen bir isim de, Tahtacılar'dır. Aslında bu kavram, dilimizde ağaç kesen, tahta biçen ve kereste işleriyle uğraşan kişiler için kullanılır. Gerçekte ise, Anadolu coğrafyasının güney ve batı bölgelerinde dağlık arazilerde ve yüksek ormanlık alanlarda[24] yaşamlarını göçebe olarak ağaç kesmek ve tahta biçmekle geçiren Alevî-Türkmen zümrelerinin ortak adıdır. Bu yüzden daha önce bunu ifade etmek için Ağaç-Eri (Orman adamı) ifadesi kullanılıyordu. Bu sosyal olgunun bir sonucu olarak bunların torunlarının önemli bir kısmı da, ağaç işçiliği ile meşgul olmuşlar ve Tahtacı diye vasıflandırılmışlardı. Görüldüğü gibi bu kavram, kavmî bir anlam taşımadığı gibi daha sonra da böyle bir anlam kazanmamıştır.[25] Böylece bir meslek adı olan Tahtacılık, zaman içinde bir inanç grubunu ifade etmeye başlamıştır. Özellikle şehirli halktan kopuk bir şekilde yüksek yerlerde yaşamaları sebebiyle Tahtacılar, çok kapalı bir toplum hayatı içinde geleneklerine sahip çıkarak yüzyıllar boyu bunları kararlılıkla yaşatmayı başarmışlardır, bu bakımdan da onların Anadolu'daki Alevî zümrelerinin içinde en katıksız ve bozulmamış olanları olduğu söylenebilir. Ancak bugün Tahtacılar, ağaç ve tahta işlerinin modernize olması nedeniyle, bu özelliklerini kaybederek yerleşik hayata geçmiş ve daha başka işler yapmaya başlamışlardır.[26] 6) Sıraçlar Tüm bu kavramların dışında Amasya yöresi ile yakın yörelere özgü olan bir kullanım da, Sıraç/Sıraçlar ifadesidir. "Sıraç" sözcüğü, birleşik bir kelime olup sır, giz, gizlilik anlamındadır. "Aç" sözcüğü ise, açmak fiilinden gelmektedir. Bu kelimenin anlamı üzerinde birçok farklı görüş olmakla beraber, kabul gören ve genelde bilineni sırrını açmak, gizliliği kaldırmak anlamında oluşu ve böyle kullanılışıdır.[27] Öyle görünmektedir ki Sıraç toplulukları, en önemli özelliklerinden biri olan, sır vermemeleri yani dışarıya kendi inanç, kültür ve gelenekleriyle ilgili bilgi vermemelerinden dolayı bu isimle anılmışlardır. Bu isimle anılan topluluklar, son derece geleneklerine bağlı, katı ve pek dışarıya açık olmayan kapalı bir toplum yapısına sahip bir görüntü vermektedirler. Bu yüzden, sadece Sünnî olan çevrelere değil, diğer Alevî ve Bektaşî topluluklarına karşı da kapalıdırlar, öyle ki bundan dolayı yine yalnızca Sünnî topluluklara değil, Alevî/Bektaşî topluluklarına bile kız alıp vermeye sıcak bakmamaktadırlar. Sıraçlar, her biri değişik ocaklara bağlı olan Alevî toplulukları içinde Hubyar Sultan diye bilinen önemli bir ocağın[28] mensuplarıdırlar. Hubyar Sultan ocağı, Alevî ocaklarının etkinlik bakımından en büyüklerinden birini oluşturur. Ocağın öncüsü olan Hubyar Sultan'ın tarihsel kişiliği hakkında elimizde net bilgiler yoktur. Ne var ki, asıl adı Ahmet olduğundan ve muhiplerinin de ona Hoca Ahmet demelerinden dolayı, Ahmed Yesevî ile karıştırılır. Hubyar Sultan'ın Hacı Bektaş Velî ile aynı dönemde Anadolu'ya geldiğine inanıldığı gibi, onun Osmanlı Devleti padişahı olan II. Murat döneminde yaşadığına inananlar da vardır. Yöremizdeki Sıraçlar, Tokat ilinin Almus ilçesine bağlı olan Hubyar köyüne, Hubyar Sultan'ın tekkesi bulunduğu için, zaman zaman ziyarete gidip dualar ederek kurbanlarını sunmaktadırlar, zira bu tekke çok önemli bir adak yeridir. Sıraçlar, çalışma sahamız olan Amasya dışında özellikle Tokat ve bunun yanında Sivas, Yozgat ve Çorum'da yaşamaktadırlar.[29] Sıraçlar içinde şifahi kültür'ün güçlü bir şekilde hakimiyetini sürdürmesinden dolayı, geçmişten kendilerine intikal eden geleneksel yapı, orijinalliğini kaybetmeksizin katıksız bir şekilde sürdürülmektedir. Örnek olarak, günlük konuşmalarında hâlâ Öztürkçe bazı kavramları kullanırlar. Amcaya emmi, babaya ava (büyük anlamında), anneye ana, kardeşe ece, hamama yunak derler. Kadınları hâlâ Orta Asya gelenek ve göreneklerini yaşatırlar, halen Türkmen giysileri giyerler. Bellerinde kuşakları, önlerinde öğnük (önlük)leri ve bindallı entarileri, arka tarafına bağladıkları püskülleri bulunur.[30] Notlar [1] Bkz., Irène Mélikoff, "Le Problème Kızılbaş", Turcıca, VI, Paris, 1975, s. 50-51. [2] Bkz., Fığlalı, Türkiye'de Alevîlik Bektâşîlik, Selçuk Yay., İst., 1994, s. 9-10; İlyas Üzüm, "Kızılbaş", DİA, XXV, İst., 2002, s. 546-547. [3] W. Eberhard, Çin'in Şimal Komşuları, Çev. Nimet Uluğtuğ, TTK. Yay., Ank., 1942, s. 68. [4] A. Yaşar Ocak, Türkler, Türkiye ve İslam, İletişim Yay., İst., 1999, s. 49-50; Mehmet Eröz, Türkiye'de Alevîlik Bektâşîlik, Otağ Mat., İst., 1977, s. 80. [5] Bu söylentilerin önemli bir kısmı, İslamiyetin ilk dönemlerindeki olaylarla irtibatlandırılmaya çalışılmıştır. Bu eğilimde de "Kızılbaş" terimine bir çeşit kutsallık kazandırma arzusunun yattığı söylenebilir. Rivayet ve söylentiler için bkz., Fığlalı, Türkiye'de Alevîlik Bektâşîlik, s. 11-12; Mehmet Yaman, Alevîlik, Ufuk Yay., İst., 1994, s. 47-50; Mustafa Ekinci, Anadolu Aleviliği'nin Tarihsel Arka Planı, Beyan Yay., İst., 2002, s. 205-206; Üzüm, "Kızılbaş", s. 547. [6] Müneccimbaşı Ahmed Dede, Sahâifu'l-Ahbâr fî Vekâyiu'l-A'sâr, (Çev. İsmail Erünsal), Tercüman Yay., İst., Trz., III, 181-182; ayrıca bkz., Hasan Onat, "Kızılbaşlık Farklılaşması Üzerine", İslâmiyât, VI/3, Ank., 2003, s. 113-114. [7] Bkz., Şah Tahmasb-ı Safevî, Tezkire, (Çev. Hicabi Kırlangıç), Anka Yay., İst., 2001, s. 25, 30, 44, 55. [8] Bkz., Ahmet Refik, "Onaltıncı Asırda Rafızîlik ve Bektaşilik", DEFM., IX/2, İst., 1932, s. 3, 13-41. [9] Kızılbaşlık kavramı ve kökenleriyle ilgili olarak bkz., Fığlalı, Türkiye'de Alevîlik Bektâşîlik, s. 9-12; Eröz, 80-96; Mélikoff, "Bektashi/Kızılbaş: Historical Bipartition and Its Concequences", Alevî Identity, Cultural, Religious and Social Perspectives, (Ed. Tord Olsson, Elisabeth Özdalga, Catharina Raudvere), İst., 1998, s. 5-6; Onat, a.g.m., s. 113-118; Gölpınarlı, "Kızıl-baş", İA, VI, İst., 1977, s. 789-790; R. M. Savory, "Kizil-bash", E.I., V, Leiden, 1979, s. 243-244. [10] Mélikoff, Hacı Bektaş Efsaneden Gerçeğe, (Çev. Turan Alptekin), Cumhuriyet Kitapları, İst., 1998, s. 321. [11] İbn Manzûr, Lisânü'l-Arab, Beyrut, 1300/1883, XV, 94; Ocak, "Alevî", DİA, II, İst., 1989, s. 368-369; Matti Moosa, "'Alawîyah", The Oxford Encyclopedia of The Modern Islamic World, I, Oxford, 1995, s. 63; Fığlalı, Türkiye'de Alevîlik Bektâşîlik, s. 7-8; Eröz, 33-40. [12] Ocak, a.g.m., s. 369. [13] Ocak, a.g.m., s. 369; Moosa, a.g.m., s. 63-64. [14] Martin Van Bruinessen, Kürtlük, Türklük, Alevîlik, (Çev. Hakan Yurdakul), İletişim Yay., İst., 2000, s. 117. [15] Harra, Emevî hükümdarı Yezid'in Abdullah b. Zübeyr liderliğindeki Mekke ve Medineliler'le karşılaştığı savaşın (70/689) gerçekleştiği yerdir. Medine'ye çok yakın bir yer olup bu savaşta sahabe torunları olan Hâşim oğullarından çok insan ölmüştür. Bkz., Yâkût el-Hamevî, el-Mu'cemü'l-Buldân, Beyrut, Trz., II, 249-250. [16] Bkz., Eş'arî, Makâlâtu'l-İslâmiyyîn ve İhtilâfu'l-Musallîn, (Thk., Muhammed M. Abdü'l-hamîd), Beyrut, 1995, I, 136-137; Bağdâdî, el-Fark beyne'l-Firak, (Thk., İbrâhîm Ramazân), Beyrut, 1997, s. 44; Mes'ûdî, Mürûcü'z-Zeheb ve Meâdinu'l-Cevher, (Thk., M. Muhyiddîn Abdü'l-hamîd), Kahire, 1964, III, 217-218; Gülgûn Uyar, Ehl-i Beyt İslâm Tarihinde Ali-Fatıma Evlâdı, Gelenek Yay., İst. 2004, s. 103-121. [17] Fığlalı, Türkiye'de Alevîlik Bektâşîlik, s. 14; ayrıca bkz., Ocak, "Türk Heterodoksi Tarihinde "Zındîk"-"Hâricî"-"Râfızî"-"Mülhid" ve "Ehl-i Bid'at" Terimlerine Dair Bazı Düşünceler", İÜEFTED., XII, İst., 1982, s. 514-516, 519; W. Momtgomery Watt, "The Râfidites: A Preliminary Study", Oriens, XVI, Leiden, 1963, s. 116-119; Etan Kohlberg, "al-Râfıda", E.I., (New Edition), VIII, Leiden, 1994, s. 386-387. [18] Bkz., Ocak, "Bektaşîlik", DİA, V, İst., 1992, s. 373; Frances Trix, "Bektâshîyâh", The Oxford Encyclopedia of The Modern Islamic World, I, Oxford, 1995, s. 213. [19] Yöredeki bazı köylerde dedeler bulunduğu gibi babaların da bulunması, bunun tipik bir göstergesidir. [20] Mélikoff, Uyur idik Uyardılar, (Çev. Turan Alptekin), Cem Yay., İst., 1994, s. 108. [21] Eröz, 52-53, 75; Besim Atalay, Bektaşilik ve Edebiyatı, Ant Yay., İst., 1991, s. 23, 34-35. [22] Öyle ki bu yüzden Mélikoff, Bektaşîliğin muhtemel olarak, Kızılbaş ya da Râfızî diye tanımlanan ve Sünnî olmayan anlayış ve uygulamaları sürdüren halk kitlelerini, merkezin denetimi altında toplamak ve yönlendirmekle görevlendirildiği görüşündedir. Bkz., "Le Problème Kızılbaş", s. 53; ayrıca bkz., Suraiya Faroqhi, "Conflict, Accommodation and Long-Term Survival: The Bektashi Order and The Ottoman State (Sixteenth-Seventeenth Centuries), Bektachiyya, Etudes sur L'ordre Mystique des Bektachis et les Groups relevant de Hadji Bektach, (Ed. Alexandre Popoviç, Gilles Veinstein), İsis Yay., İst., 1995, s. 171-184. [23] Bkz., Fığlalı, Türkiye'de Alevîlik Bektâşîlik, s. 9; Üzüm, Günümüz Alevîliği, İSAM Yay., İst., 1997, s. 4; Mélikoff, "Bektashi/Kızılbaş", s. 6; Ahmet Turan, "Anadolu Alevîleri-Kızılbaşlar", OMÜİFD, VI, Samsun, 1992, s. 58-59. [24] Yani bugün Tahtacılar, Adana ve K. Maraş'ın batı bölgelerinden başlayarak Batı Anadolu'ya doğru Toroslar'da ve Toroslar'ın bitiminden kuzeye doğru Ege bölgesinde geniş ormanlık alanlarda yaşarlar. Bkz., Fığlalı, "Tahtacılar", TA, XXX, Ank., 1981, s. 352. [25] Faruk Sümer, Oğuzlar (Türkmenler) Tarihleri, Boy Teşkilâtı, Destanları, Ana Yay., İst., 1980, s. 157, 174. [26] Tahtacılar'la ilgili geniş bilgi için bkz., Y. Ziya Yörükân, Anadolu'da Alevîler ve Tahtacılar, Kültür Bakanlığı Yay., Ank., 1998, s. 139-209, 377-388; Abdurrrahman Yılmaz, Tahtacılarda Gelenekler, Ulus Basımevi, Ank. 1948, s. 9-115; Süleyman Fikrî, "Anadolu'nun Dinî Etnografyası: Teke (Antalya) Vilâyetinde Tahtacılar", Türk Yurdu, V/29, İst., 1926, s. 477-489; Rıza Yetişen, Tahtacı Aşiretleri (Adet, Gelenek ve Görenekleri), İzmir Narlıdere, 1986, 3-134; Murat Küçük, Horasan'dan İzmir Kıyılarına Cemaat-ı Tahtacıyan, Nefes Yay., İst., 1995, s. 22-123; İsmail Engin, Tahtacılar, Ant Yay., İst., 1998, s. 13-75; Fuat Bozkurt, Çağdaşlaşma Sürecinde Alevîlik, Doğan Yay., İst., 2000, s. 221-235; Atalay, 30-31; Üzüm, Günümüz Alevîliği, s. 15-16; Neşet Çağatay, "Tahtacılar", İA, XI, İst., 1979, s. 669-672; Sümer, "Ağaç-Eriler", DİA, I, İst., 1988, s. 460-461; Fığlalı, "Tahtacılar", s. 352-353; Nejat Birdoğan, "Tahtacıların Dünü", 1. Akdeniz Yöresi Türk Toplulukları Sosyo-Kültürel Yapısı (Tahtacılar) Semp. Bildirileri, Kültür Bakanlığı Yay., Ank., 1995, s. 9-30; M. Şakir Ülkütaşır, "Tahtacılar", Türk Kültürü, VI/71, Ank. 1968, s. 840-843. [27] Buna göre Şeyh Sâfî, Anadolu'ya müritlerini yollarken, "gidiniz, orada sırrı açınız" demiştir. Ayrıca yörede Arapça nur ve ışık anlamlarına gelen "sirâc" kavramıyla bağlantısını kuranlar da bulunmaktadır. [28] Ocak, Alevî geleneğinde Alevîleri temsil etmek, çeşitli manevi görevleri yerine getirmek, inanç ve gelenekleri öğretmek ve topluluğa yol göstermek sorumluluğunu taşıyan dedelerin bağlı olduğu kutsal ailelere denmektedir. Bkz., Esat Korkmaz, Ansiklopedik Alevilik Bektaşilik Terimleri Sözlüğü, Kaynak Yay., İst., 2003, s. 333. [29] Örnek olarak bkz., Türkdoğan, 501-512; Metin Bozkuş, Tarihten Günümüze Sivas Yöresinde Alevîlik, Sivas, 2000, s. 86, 127-128; Ali Kenanoğlu-İsmail Onarlı, Hubyar Sultan Ocağı ve Beydili Sıraç Türkmenleri, Hubyar Sultan Kültür ve Tanıtma Derneği Yay., İst., 2003, s. 14-54, 160-208 ; Kemal Cebecik, Sarıköy Köyü Folkloru, (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi), HÜSBE., Ank, 1991, s. 23-24; ayrıca Tokat yöresi Alevîleri ve bu yörede yaşayan sıraç toplulukları hakkında, fakültemiz Araştırma Görevlisi olan Cenksu Üçer, doktora çalışması yapmaktadır. [30] Bkz., Eraslan Doğanay, Anadolu'da Yaşayan Dergâhlar, Can Yay., İst. 2000, s. 21-24. Bkz. Harun Yıldız: Anadolu Aleviliği - Amasya Yöresi Bağlamında Bir İnceleme -. Araştırma Yayınları: 18, Ankara 2004, 296 S., ISBN 975-6788-19-4 |