|
 Murat Küçük: Anadolu Alevîliğine Bakışlar: Allı Turna - İnsan, Mekan ve Anılar. Horasan Yayınları: 18, İstanbul 2006, 192 S., ISBN 975-98065-6-8
| Sunuş
Bu kitapta yer alan yazılar, Alevî kimliğinin giderek daha güçlü bir şekilde kamusal alana çıktığı 1995-2000 yılları arasında, gelenek ve güncellikle kurulan veya kurulmaya çalışılan bağları, farklı yöre ve mekanlarda tanıma arzusuyla kaleme alındı; Cem, Nefes, Atlas, Express, Radikal gibi dergi ve gazetelerde yayınlandı. Hacıbektaş'ı anlatan ilk yazıyı Atlas için kaleme almıştım. Sonraki yıllarda Nefes ve Cem'de çalışırken gidip geldiğim kasabada, yaşlı insanlarla söyleşiler yapma fırsatı buldukça yakın tarihe ilişkin pek çok ayrıntının farkına vardım. 1826'da yaşanan müdahalenin ardından Dergah'a gönderilen Nakşibendî Şeyhi Sait Efendi'nin torunu Yakup Gürses, Çelebi Veliyeddin Efendi'nin Oğlu Ali Naki Ulusoy, Feyzullah Ulusoy'un Eşi Fitnat Hanım ve Son Postnişin Çelebi Veliyeddin Ulusoy ile gerçekleştirdiğimiz görüşmeler, Osmanlı'nın son dönemiyle Cumhuriyetin ilk yıllarına dair anılara ulaşmamızı sağladı. "Vakayi Hayriye" ile tarikat geleneğinin yok edilmek istendiği Hacıbektaş'ta yaşananlar günümüzde de büyük ölçüde sırrını koruyor. Cumhuriyet sonrası dergahlar kapatıldığında Salih Niyazi Dedebaba ve dervişlerin çoğu Arnavutluk'a giderken, kasabada kalıp çoluk çocuğa karışan Derviş Bedro'nun torunlarından öğrenebildiklerimiz Dergah'ın Kasaba üzerindeki derin etkisini ve kapatılmasının yarattığı travmanın, söylencelerle nasıl bir savunmaya dönüştüğünü göstermesi bakımından değerli. Her biri yoğun ilgi hak eden bütün bu olaylara, o yıllarda çoğu gereksiz koşuşturmalarla sınırlı bir gazetecilik çabasıyla şöyle bir değinip geçmişiz. Hacıbektaş yazılarını, Anadolu'nun başka yörelerindeki Alevî yerleşimler ve kutsal mekanlara dair yazılar izliyor. Ankara'da Hasan Dede, Eskişehir'de Seyyid Battal Gazi ve Şüceattin Veli Dergahları, Safranbolu'da yitirilmiş Bektaşi geleneğinin izini sürmeye çalıştığımız Yörükköy, Harran Ovası'nda Kısas ve Dersim'de "Düzgın Bava" bu yolculuğun duraklarından. Ardından Tahtacı Türkmenlerin dünyasına giriyoruz. "Narlıdere", "Midilli'den İzmir'e Mübadil Tahtacılar" ve "Naldöken" Cemaat-ı Tahtacıyan'da yer almayan denemelerdi. Bu derlemede onlar da yerini bulmuş oldu. Musa Eroğlu ile uzun sohbetimizin ise Toros Dağları'ndaki Tahtacı dünyasını bir parça tanıyabilme adına yararlı olabileceğini düşünüp İzmir yazılarına eşlik etmesini istedim.
Üçüncü bölümde İstanbul'un heterodoks tarihine dahil olmuş mekanlarının, şehre göçle birlikte yaşadığı değişimi gözlemlemeye çalıştım. Anadolu'nun çeşitli yörelerinden gelip dergah avlularında ya da şehrin dört bir yanında yokluk içinde inşaatları süren cemevlerinde buluşan yaşlıların, "memleket"te bıraktıkları mekan ve geçmiş zamana duyulan özlem, yokluk ve kayıp duygusu, bu yazılara hakim ruh halinin galiba en doğru ifadesi. Express'de yayınlanan "Burgaz'da Cem" ise çok şükür hala varolan kozmopolit bir dünyada, Rum ve Ermeni komşular arasında Alevîliğin yankılanışına ilişkin güzel bir resim idi. Boğaz'ın ıssız köylerinden birinde unutulmuş Akbaba Dergahı'nın üzerine çöken koyu gölge bu resmi de tahammül edilmez bulmayı sürdürüyor olmalı. Yunanistan muhacirlerinin 1920'li yıllardan günümüze Firuzköy'de yaşattığı Bektaşi geleneği Dimetoka Kızıldeli Sultan Dergahı'nın yadigarı ve İstanbul'un tarihinde yerini çoktan aldı. Aynı şekilde şehre dahil olmuş âşık geleneğinin, Plakçılar Çarşısı depolarında yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bulunan seslerini ve bizzat bu geleneğin yaşadığı değişimi konu alan iki yazıyı, Unkapanı'nda genç bir sanatçının Kantarma Dedeleri'ne tazim ile ithaf ettiği albümü izliyor. Alevi kimliğinin ifadesi ve genç kuşaklarca içselleştirilmesinde tek başına, yazının da önünde bir lokomotif gibi ilerleyen müziğin birinci, biricik ve genel anlamda yegane enstrümanı sazın, Arif Sağ gibi bir ustanın talebiyle yaşadığı değişimi konu edinen "Kısa Saplı Bağlama'nın Öyküsü" bu bölümün son yazısı. Bütün bu iş İstanbul'da olup bittiği için de Bektaşiliğin Rumelihisarı'ndan Şahkulu'na Boğaz'ın sularında yankılanmış o muhteşem müzikal geleneğinin bu bölümde anılmamış olması ise elbette bağışlanmaz bir eksiklik. Hilmi Baba'nın, Seyyid Seyfullah'ın ruhları burada! Kitap, Alevileri Anadolu'dan binlerce kilometre uzakta Berlin ve Köln'de anlatan dördüncü bölümdeki iki yazıyla son buluyor. Onları Türkiye'deki Alevi canlanışının dışında tutmak elbette mümkün değil. İki büyük Alman şehrinde yıllar evvel yaptığımız görüşmeler gelenek ve modernlik tartışmalarıyla olduğu kadar, kimlik ve aidiyet meselerinin "zweite Heimat" ya da ezeli gurbete özgü dertleriyle yüklü. Bütün bu yazıların Aleviliğin halihazırda yaşayageldiği "diriliş" sürecinin belli bir anını kısmen resmetmek bakımından ilgiye değer olduğunu düşünüyorum. Kuşkusuz bunu başarabildiği oranda! İstanbul'da ve Anadolu'da hanelerine konuk olduğum, isimlerini burada tek tek anamadığım insanlara, sorularımı sabırla yanıtlayıp, sofralarını ve anılarını benimle paylaştıkları için bir kez daha en içten teşekkürlerimi sunuyorum. Murat KÜÇÜK Kasım 2006, Freiburg İçindekiler Sunuş 7 1. Osmanlı'dan Cumhuriyet'e Anılarda Hacıbektaş 9 Kasaba ve Dergah 11 Pazarcıklı Ali Baba'nın Şüpheli Ölümü 29 Derviş Bedro'nun Son Günleri 35 Hacıbektaş'ta Yasaklı Yıllar 41 2. Anadolu'da Başka Yerlerde 53 Bozkır'a Hayat Veren Gönül Eri: Hasan Dede 55 Bizans Manastırı'ndan Kalenderî Dergahı'na Seyyit Battal Gazi 63 Babaîlikten Bektaşiliğe Şüceattin Velî 69 Yörükköy'ün Yitik Bektaşîleri 79 Urfa'da Alevîlik: Harran'ın Kızıl Gülü 85 Yirmi Yıldır Süren Ziyaret Yasağı Sona Erdi: Düzgün Baba Dağı'nda 101 Şehir ve Tahtacı: Narlıdere 105 Midilli'den İzmir'e Mübadil Tahtacılar 113 Nif Dağı'nın Göçerleri Artık Yerleşik 119 Musa Eroğlu ile "Kavimler Kapısı"nda: Toroslar'da Bir Alevî Köyü 123 3. İstanbul'da 135 Şahkulu'nda Bir Hafta Sonu 137 Beykoz'da Yitik Bir Bektaşî Dergahı 145 Burgaz'da Cem 148 Kızıldeli Sultan Talipleri İstanbul'da: Firuzköy 151 Modern Zamanlarda Âşık 155 Unkapanı'nın Yorgun Sesleri 158 Kantarma Dedeleri'ne Armağan 162 Kısa Saplı Bağlamanın Öyküsü 167 4. Gurbette 175 Duvar Üzerimize Yıkıldı 177 Berlin'in Alevî Yüzü 185 Modern Zamanlarda Âşık Köy köy gezip dolaşan, "Hak" için söyleyendir âşık! Âşıkların gelip gittiği bir evde büyür. Babası bir saz alır, usta malı çalıp söylemeye başlar. Sonra bir gece düşünde bir ermiş görür; "Aşk badesi" içirir erenler, ya da yeşil bir elma yedirir, sırrolur. Badelidir artık âşık. Hak için söyler. Hak söyler. Ona izzet, ona hürmet sonsuzdur. Âşık gelmiştir köye! Çevresi sarılır, sazını usul usul akord edişi sabırbsızlıkla izlenir. Tellere dokunur âşık, zaman değişir. O "güzel âşık"lar yok artık. Köyde ya da gelip konduğumuz şehrin kıyısında uzak bir akrabalığın izini sürüp gelen, bir görünüp bir kaybolan ya da tümden "şehirli" kimi "âşık" bu geleneği sürdürmeye çalışsa da Unkapanı'nda dolanıp, kasetçiler çarşısının merdivenlerini aşındıranların çoğu sözlerini çoktan tüketmiş. Anlamlı bulduğumuz bir gazete haberinden, dahası haberle birlikte yayımlanan bir fotoğraftan söz etmek istiyoruz. 6 Şubat 1981 tarihli Günaydın Gazetesi; "At sırtında dört ay süren bir yolculuk sonrası Erzincan'dan İstanbul'a ulaşan Âşık Davut Sulari, Kuruçeşme'deki TRT stüdyoları önünde!.." Bu yolla basının ilgisini çekmeye çalışan Sulari amacına ulaşmış. Gazetedeki haberden başka o yıllarda TRT'de çalışan Uğur Dündar, Sulari ile röportaj yapmış. Âşığın, geleneğin sonunu getiren TV'nin ayağına gitmesi yaşanan çaresizliğin, içine düşülen bunalımın boyutlarını mı sergiliyor? Yoksa oyunun kuralının âşıklarca da benimsendiğini mi? Sulari'nin at sırtında dört ay süren yolculuğu geleneğin biçim değiştirmesine karşı bir sitem. Çünkü radyo ile plaklarla, kasetlerle bir başka "gelenek" başlamıştır ve üstelik Sulari, Muzaffer Sarısözen ile tanışıp radyoya çıktığı 1949 yılı gibi çok erken bir tarihten bu yana yeni "geleneğe" uymuştur. Yine de bir yandan "nota dersleri" alırken, koruduğu yöresel tavrıyla Daimî, Mahsunî gibi âşıkları, Ali Ekber Çiçek, Arif Sağ gibi virtüöz sanatçıları etkiler. Davut Sulari'den, Muhlis Akarsu'ya pek çok âşığın geleneğe dahil olmuş yüzlerce deyişin sahibi olduğunu düşündüğümüzde geriye kalanın sadece köy köy gezip dolaşan "âşık" olduğunu da görebiliriz. Demek ki gelenek adına ortaya konan pek çok ürün, iktidara şirin gözükme kaygısı ile ve modern zamanların kavramlarıyla yaralansa da bu yol kapalı değil. Genç Cumhuriyet ozanlara kucak açtı ve karşılığını aldı. Pek çok âşık saraylı olmayı kabul etti. Bugün belki onları değerlendirirken iktidara ve onun nimetlerine yakın durma gayretlerini, Cumhuriyet'e duydukları inanç ile açıklayabiliriz. Böyle baktığımızda Veysel'in şiirleri ya da daha geç tarihte Âşık Ali İzzet Özkan'ın "yavru vatan" güzellemeleri bir parça şirinleşebilir gözümüzde. Ama bir bütün olarak baktığımızda, âşık geleneğinin, çoğu kez, sezebildikleri oranda "doğru"yu söylemekten çekinmediklerini görürüz. Evet, tek parti diktasına karşı Menderes'i desteklediler. Ama "taze kız" sandıkları Demokrat Parti'nin sonraları "kahpe" çıktığını, "dul" çıktığını da söylediler! Tabi devletin âşıkları "devletleştirmeye" çalıştığı Konya Âşıklar Bayramı, bu geleneğin iyice dışında görülmeli ya da bir başka "gelenek" olarak kabul edilmeli. Öte yandan âşıklar kondukları kentin kıyısında bir araya gelip örgütlenmeye de çalışıyorlar. Âşık geleneğinin bugünkü durumu açısından işlerin pek iyiye gittiği söylenemez ama burada, "iyi mi gitmeli?" sorusu da sorulabilir. İktidar ve Âşık cephesi kısaca böyle. Aydınlarla ilişki ise ilgiye değer bir konu. Âşık ve aydın diye ayırmak belki doğru değil. Âşık zaten aydın olmalı(ydı). Geleneğin yeniden üretilmesi asıl buna bağlı. Şehre gelen âşık, aydın tarafından oldukça geç keşfedildi ve güzel görüntüler çıktı ortaya. Livaneli, yapımcılığını da üstlendiği Feyzullah Çınar'ın "Pîr Sultan Abdal-Yeryüzü Şarkısı" albümünde, "Halk müziğimizin bence en güçlü temsilcisi" dediği Feyzullah Çınar'ın tanınmayışını halk ve aydın kopukluğuyla açıklıyor. Fikret Otyam'ın Feyzullah Çınar ve başka âşıklarla kurduğu dostluk bu kopukluk içinde bir ayraç. Kimler gelip geçmemiş ki Otyam'ın evinden, sofrasından: "Berçenek'li Mahsunî Şerif, askerliğinin yarısını kıtasında yarısını bizim hanede tamamladı. Ozan Osman Dağlı, Âşık Kul Ahmet, Kul Hasan, Mustafa Zengin, bir Buda heykeli kadar dik ve sağlam Nesîmî Çimen, bir ermiş âşık Şinasi Koç, Hüseyin Çırakman, Ali Ekber Çiçek ve Ankara'dan kim gelip geçerse o, onlar ve ayaklarına gittiğim Kilisli Ceyhan Ali, Muhittin Uyguner, Urfalı Aziz Çekirge, Mahmut Güzelgöz, Erzincan'lı Âşık Devranî Güven, Ali Soylu, Ali Kemal Gerçek, Sivaslı Âşık İbrahim, karısı Tutuş Hatun, Pazarcıklı Nuri Gümüş, Mustafa Enhas ve niceleri ve Feyzullah Çınar her zaman". Otyam, Çınar'ın "Hû Dost" albümü için kaleme aldığı yazıda, dostluğunu paylaştığı âşıkları zamana karşı ölümsüz kılma çabasını şu sözlerle anlatmış: "Çaldıkları söyledikleri gitmesin diye, ister keyifle çalıp söylesinler isterse laf olsun diye, yıllar yılı banda aldım bunları ve Anadolu'da nerde bir halk ozanı bulduysam açtım makinamı. Ve kimi zaman ben onları aradım. Ve günü geldi benim için bir hazine oluştu kutular dolusu".
Aydınların âşıklarla kurduğu diyalog, kuşkusuz onları olmaları gereken yere, muhalif konuma itti ve bu muhalif tavıra uygun ürünler yaratıldı. Murat Küçük: Anadolu Alevîliğine Bakışlar: Allı Turna - İnsan, Mekan ve Anılar. Horasan Yayınları: 18, İstanbul 2006, 192 S., ISBN 975-98065-6-8 |