|
 Tanımadığı bir kültür topluluğu üzerinde araştırma yapmağa hazırlanan antropoloğun programındaki ilk madde, o topluluğa dikkatleri üzerine toplamayan bir gözlemci olarak katılmanın yollarını aramaktır. Yaşamı onların yaşadığı gibi yaşamak, dünyayı onların gözünden görmeğe çalışmak öncelikli amaçtır. Araştırmacı, kendi dünya görüşü ve değerler dizgesinin kısıtlayıcı ve çarpıtıcı merceklerinden sıyrılmak zorundadır. Farklı bir yaşam düzeni ve onun düzeneklerini, yine onun kendi yapısal bütünlüğü içinde kavrayabilmenin önkoşulu budur. Yani, "katılmak" ve "içerden" gözlemlemek koşulu...
| Genel Bakış: "Folklor" mu, "Halkbilim" mi?
Ülkemizde folklor incelemeleri ve kültür antropolojisi arasında olması gereken bağların zayıflığını konu edinen sunuşumuzda, bu önemli eksikliğin giderilebilmesine yönelik bazı eleştiri ve dileklerimizin iyi niyetimize bağışlanmasını diliyorum. Konuya ülkemizde yine bir başka alanda, filolojiler ile dilbilimciler arasındaki şaşırtıcı ilişki eksikliğinden örnek vererek girmek istiyorum. Filolojiler fikir hayatımızda uzun ve güçlü bir geleneğin birikimi ve bu birikimleriyle haklı olarak öğünen kadrolarla temsil edilmektedirler. Fakat yine aynı kadrolar, genç dilbilimcilere karşı haksız bir çekingenlik içindedir. Oysa, sosyal bilimler metodolojisine sırtını veren çağımız dilbilimcisinin klasik filoloji tavırlarına karşı savunduğu yeni yaklaşımlar, farklı bir bakış açısının ciddiyetle tartışılması gereken ürünleridir. Ülkemizde folklor bilimci ve kültür antropoloğu arasındaki ilişki eksikliğinin de buna benzer bir çizgide oluşmuş bulunduğu yolundaki görüşümüzün, bu önemli Kongrede huzurlarınızda tartışılmasını diliyorum. Kültür antropolojisi konulara, bir yandan toplum bilimlerine, öte yandan doğa bilimlerine olan yakınlığı dolayısıyla geliştirdiği güçlü bir metodolojinin nesnel (objektif) ölçütleri içinde yaklaşıyor. Folklorcu veya, kimilerinin tercih ettiği terimle, "halkbilimci" ise, çoğu zaman duygusal bağlarla bağlı olduğu bir geleneği, beşerî bilimlere has bir sempati, hoşgörü, hayranlık ve ayrımcılıkla tasvir ediyor, kayıtlara böyle geçiriyor. Hatta belki çalışmalarının amacını dahi bundan ibaret görüyor. Oysa böyle bir yaklaşımla yola çıkılınca, ulaşılan değerlendirmenin aslında çeşitli önyargılarla koşullanmış olduğu kuşkusu haliyle gündeme geliyor. Biz burada, folklor incelemelerinin toplum bilimleri (sosyal bilimler) bünyesi içinde, kültür antropolojisine dayalı bir uzmanlık alanı olarak düşünülmesi; akademik kadroların da o yönde yetiştirilmesi gereğini savunuyoruz. Kanımızca folklorcu, yahut halkbilimci, programını ve metodolojisini buna göre yeniden gözden geçirmek durumundadır. Bundan, folklorculuğun da, sosyal bilimlerin de kazanacakları karşılıklı çok şey vardır.
Kültürel Antropoloji - Etnoğrafya - Etnoloji - Sosyal Antropoloji; Kültür ve Dünya Görüşü: Süreklilik ve Değişme Bilindiği gibi kültür, insanoğlunun grup ve topluluk içinde öğrenme yoluyla kazandığı, edindiği, geliştirdiği maddî - manevî birikim, değerler, yönelimler, teknoloji, duygu dünyası, düşünce dünyası, toplumsal davranışlar, iletişim dünyası ve sanatsal anlatımlar toplamından oluşan bileşime, genel ortama verdiğimiz addır. Kısacası kültür, insanoğlunun biyolojik kalıtım ötesindeki kazanımlar, gereksinimler, doyumlar ve doyumsuzluklarının dünyasıdır... Antropolojide, belli bir kültür topluluğuna ilişkin alan çalışması ve araştırmaya dayalı veri toplama / kaba sınıflama çalışmalarına "etnoğrafya" adını veriyoruz. Burada sözkonusu edilen kültür topluluğu, küçük bir kabile, herhangi bir azınlık, coğrafî bir yöre halkı, yahut çağımızın başlı başına bir ulusal toplumu olabilir. Folklor araştırmalarında derleme, toplama, kayıtlara geçirme düzeyinde yürütülen etkinlikleri de, etnoğrafya çalışmalarının vazgeçilmez bir bölümü saymak gerekir. Etnoğrafyalar arası ve etnoğrafyalar üstü sınıflandırma ve karşılaştırmalı çözümlemeye dayandırılan, bir yandan tarihsel (çokzamanlı) boyut ve öte yandan yapısal (tekzamanlı) boyutta açıklama ve bireşime (sentez) yönelen, kapsamlı ve sistematik bilim alanına, geleneksel terminolojide "etnoloji" adı verilirdi. Günümüz bilimler sınıflamasında ise, "kültürel antropoloji" adına daha sık rastlıyoruz. Dikkati çeken nokta ise şudur: Bu iki ayrı başlık altında, aslında dünden bugüne değişen düşünce ve görüş ortamları, konulara farklı bakış açıları dile getirilmektedir: Avrupa düşünce tarihinin özel bir ürünü olan etnoloji geleneğinde tarihe duyulan ilgi önplanda geliyor; "ırk" ve "kültür" kavramları arasında kuvvetli bir paralellik ima ediliyor; kültürlerin sürekliliği kavramı ağırlık taşıyordu. Günümüz kültür antropolojisi ise, ırk ve kültür arasında bağlantı tezini kuvvetle reddetmekte; kültürlerin sürekliliği konusunda ise, aynı saptamanın bir başka açıdan anlatımı olan "değişme" veya "evrim" kavramını önplanda görmektedir. "Evrim" kavramı, esasen hiçbir teleolojik yananlam taşımaksızın, en yalın ifadesiyle "hertürlü değişme" anlamında kullanılmaktadır. Yeri gelmişken belirtelim: Akademik çevrelerinde antropolojinin daha çok sosyoloji çatısı altında yeşermiş olduğu İngiliz geleneğinde, yine aynı alana "sosyal antropoloji" adı verilmiş ve bu başlık altında sosyal kurumların yapısalcı açıdan incelenmesi ağırlık kazanmıştı. Türkçe'de "halkbilim" sözcüğünün, kimi çevrelerce hatalı bir yorum, duygusal bir yanılma ile, çoğu zaman "etnoloji" karşılığında kullanıldığını görüyoruz. Hatta çoğunlukla siyasal amaçlı, bilinçli saptırma örnekleri de var. Bu yanılmada, "halkbilim" ile uğraşmanın son yarım yüzyıl içerisindeki milliyetçilik, halkçılık, popülizm, sosyalizm gibi güçlü ve yaygın ideolojilerin ışığında yorumlanarak, bilim ölçütlerinin bir hayli dışına taşılmış olmasının payı büyük olsa gerek. Oysa, "kültür" sözcüğünün eski kullanımındaki "çok okumuşluk, edep ve muaşeret, üst tabaka hayatı, modaya uyum, yüceltilmiş hisler, ince bir sanat zevki" vb. gibi nesnel (objektif) desteklerden yoksun anlamlarının terkedilerek, herhangi bir sosyal bünyenin "toplam yaşam tarzı" kavramında genelleştirilmesinden sonra, ayrıca bir "halk-bilimi" kavramına gerek duyulmasa gerekirdi. "Folklor" alanını, topluluğun geleneksel ve anonim söz, müzik, ve gösteri sanatları bileşkesini içine alan esnek sınırlı bir etnoğrafya ve kültür antropolojisi (veya bu anlamla sınırlı bir etnoloji) şubesi olarak belirlemekte yarar var. Buna göre folklor-bilim, topluluğun geleneksel ve anonim "dünya görüşünün" oluşması ve pekiştirilmesine yönelen iletişim olaylarının konu edildiği sosyal bilim alanıdır. Bu bilim alanına, ya "folklor" adını vermeğe devam edeceğiz, ya da terimi "Türkçeleştirmemiz" gerekiyorsa, "halkbilim" deyimini -- şu veya bu görüşün hizmetine koşmaksızın -- bu kavram ve etkinliklerle sınırlı tutmağa özen göstererek kullanacağız. Dile getirdiğimiz bu önerilerin, daha uzun yıllar, kişilerin ideolojik tercihlerinden dolayı şimşekleri üzerine çekeceği muhakkak; fakat biz buradaki yaklaşımımızla alandan birşeyler eksiltmekte değil, alana birşeyler eklemekte olduğumuz inancındayız. Sanıyorum artık asıl konumuza da geçebiliriz. Öncelikle ve önemle dile getirmek istediğim nokta şudur: Folklor çalışmalarında konu, daha önceki yazarların metinlerine dayalı soyut görüş ve ideolojik tezler değil, folklorik olayların katılımcısı gerçek kişilerin davranışları ve aralarındaki etkileşme olmalıdır. Folklorcu, ya da halkbilimci, bu etkileşmeyi yakalamak, çözgülemek, kayıtlara geçirmek durumunda olan eğitilmiş kişidir. Bu yapılırken, zaman mekân bileşkesi önplanda tutulmalı, kültürel yapı ve evrim içindeki işlev çözgülenmelidir. Aksi halde folklorculuk, kendi içine kapalı, gerçeklerden kopuk, skolastik bir gelenek olma görünümünden kurtulma olanağı bulamayacaktır. Bir folklor olayı, ya da katılımcılar arasındaki etkileşme, kültürel dizgenin iki önemli açıdan göstergesi olmak durumundadır: Bu etkileşme, tekzamanlı (senkronik) boyutta kültürün yapısını ve içeriğini; çokzamanlı (diyakronik) boyutta ise kültürün evrimini yansıtmaktadır. Bir topluluğun folklor hazinesi, o topluluğun toplumsal yapısını, değerler sistemini, ekolojik gerçeklerini, ekonomik hayatını, kozmolojisini sinesinde yaşatan önemli bir kültür geleneği niteliğindedir. Bu bakımdan etnoğrafya için vazgeçilmez bir bilgi kaynağıdır: Folklorcu veya halkbilimcinin ise, kendisini alanında ve dalında uzmanlaşmış bir etnoğrafyacı ve/veya kültür antropoloğu olarak düşünmesi gerekiyor. İçerik; Bağlam; İşlev; Üslup - "Anonim" Kavramı - "Geleneksellik" ve "Değişme" Kültür antropolojisi açısından bu zengin hazinenin deşilmesine ve gereğince değerlendirilebilmesine yönelik birkaç yaklaşım olanağımızı özetlemeğe çalışacağım. Altbaşlıklanmız şunlar olacak: Folklor olayının "içeriği", "bağlamı", "işlevi", ve "üslubu". Folklor Olayının İçeriği: Derleme ve kayıtlara geçirmekle başlayacak olan içerik üstüne çalışmalar, daha sonra çözümleme, sınıflama, kültürler arası karşılaştırma ve senteze yönelecektir. "Folklor" başlığı altında kültürün hangi öğelerinin ele alınacağını daha önceki belirlemelerimiz sırasında ortaya koymağa çalışmıştık. Bu konu, özellikle folklor alanının üzerinden "halkbilim" kasırgası geçeliberi, içinden çıkılmaz bir karışıklığa sürüklenmiştir. Bir sosyoloğun, kültür antropoloğunun, sosyodilbilimcinin, yahut Türkiye'deki görünümüyle bir siyaset bilimci veya hatta siyasetçi ve ideoloğun kendi uzmanlık alanı olduğunu rahatlıkla savunabileceği konuların altında bakıyorsunuz "folklorcunun" imzası var. Amacımız bağcıyı dövmek olmadığından, örneklerinden sarfı nazar ediyorum. Kökten folklorcu olarak yetişen bir bilim adamının, sonradan bir başka bilim alanına veya ideolojik kaygılara yönelmesinde elbette yadırganacak bir yön bulunamaz. Ancak önemli olan, alanın kendi içindeki disiplin ve tematik birliğinin korunabilmesi için, kültürlerin hangi öğe ve örüntülerinin "folklor" başlığı altında ele alınacağının beş aşağı beş yukarı ortaya konulabilmesidir. Biz bu bakımdan yukarıda "geleneksel ve anonim söz, müzik, ve gösteri sanatları" şeklinde, sanıyorum alandakilerin çoğunluğu paralelinde bir önerme getirdik. Bu önerme, folklor geleneğinin, topluluğun dünya görüşü'nün oluşumu ve sürekliliğine olan katkısı açısından varılmış bir belirlemeyi temsil ediyor. Genel ve anonim olan bildirişim, kültürleme, ve kültürleşme ortamı dikkate alınarak varılmış bir tekliftir. "Geleneksellik" kavramımız, "değişme" olgusunu reddetmez. Tam tersine, görünüşte karşıt olan bu iki süreç, folklorun zaman içindeki sürekliliğinin iki temel gerekirliğini, iki değişik yüzünü oluşturur. Süreklilik değişme; değişme ise süreklilik demektir. "Anonim" kavramı üzerinde duruşumuzun nedeni ise, folklor olaylarının bu açıdan ele alındığında, örneğin çağımızın kitle iletişimi gibi resmî eğitim gerektiren genel bildirişim ortamlarına göre farklılığını vurgulamak içindir. Buradaki "anonim" kavramımız, kaynağı belirsiz bir evrensel kültüre değil, herbir kültür topluluğunun -- mikro veya makro plândaki -- kendi göreli dünya görüşüne, değerler dizgesine işaret etmektedir. Folklor, rastgele kişilerin değil, bir kültür topluluğunun ortak malı olduğu içindir ki "ulusal" bünyenin bir parçası olmak durumundadır. Bunun ötesinde sahanın sınırları üzerinde fazla katı ve hasis davranmağa gerek yoktur sanırım. Elbette her uzman folklorcu, kendi sağduyusuna dayanarak, konuları üzerinde seçimini yapabilecek güce ve deneyime sahip bulunacaktır. Ben kendi adıma, folklor alanının, hümanist / popülist köşe yazarlarıyla, oportünist siyasetçi / ideologların çengelinden kurtarılabildiği ölçüde kimliğini ve kişiliğini kazanabileceği kanaatini taşıyorum. Folklorculuğun bir beşerî bilim olarak değil, bir sosyal bilim olarak geliştirilmesi yolundaki eleştiri ve önerimiz de, esas itibariyle, bu görüşümüzden kaynaklanıyor. Folklor Olayının Bağlamı: Karşılaşılabilecek her türlü folklor malzemesi belli bir kültür bağlamı içinde hayat bulmuştur ve belli bir kültür bağlamı içinde yaşamsallığını sürdürmektedir. Bu bakımdan, folklorik içeriği kültürdeki yeri, anlamı ve bağlantılarıyla birlikte düşünmek, olayı bu genel bağlam içinde görüp değerlendirmek gereklidir. Kültür yumağının çok yönlü zenginliği ise, folklorcunun kendi özel alanı içinde ve dışındaki sosyal/kültürel kurumları değerlendirmekte başvuracağı derinlemesine genel bilgi ve metodoloji zorunluğuna işaret ediyor. Folklor Olayının İşlevi: Folklor, geçmişteki bir kültürden günümüze hasbelkader kalmış, değişmez nitelikte bir fosil buluntusu değil, yaşayan bir kültür topluluğunun şimdiki zamanda gereksinimlerine yanıt veren, taleplerine doyum sağlayan, yaşamsallık taşıyan bir toplumsal alandır. Karşılaşacağımız her folklor olayı kişiler ve içinde yaşadıkları dünyanın sevinçleri ve üzüntüleri arasındaki devingen (dinamik) bir ilişkiler zincirinden soyutlanamaz. Anlaşmazlıkların çözülmesinde atasözlerine, zekâların sınanmasında bilmecelere, davranışların yüceltilmesinde destanlara, hayal kırıklıklarının törpülenmesinde yahut kışkırtılmasında isyan menkîbelerine başvurulacaktır. Âdetler ve yasaklar burada tekrarlanarak pekiştirilecek, gelenekler burada öğretilecektir. Kültür topluluğunun ruhsal ve ruhanî yaşamının sürekli oluşumu ve akışımında etkin rolü olan folklor geleneğinin birinci niteliği, durağan (statik) değil, devingen (dinamik) nitelikte oluşudur. Folklorcu da, incelediği her folklor olayını, hangi bütünün parçası olduğunu, bütünün oluşumu ve sürekliliğinde hangi işlevi karşıladığını dikkate alarak değerlendirmek durumundadır. Folklor hazinesinin bu yaşamsallığı, folklorculuk etkinliklerinde skolastik gelenekçiliğe karşı direnilmesi gerektiği yolunda en güçlü işarettir. Folklor Olayının Üslûbu: Üslûp konusu, folklorcunun genel bildirişim / iletişim ortamı ve yüzyüze etkileşme örneklerinin değerlendirilmesi açısından duyarlığını ilgilendiren bir konudur. Kuralların tutucu çerçevesine rağmen, olaya katılanlar aynı zamanda oldukça geniş bir serbestiye de sahiptir. Hatta üslûbun her seferinde bir miktar değişikliğe uğrayarak farklılaştırılması, bağlamdan ileri gelen bir zorunluktur. Aynı hikâye, şarkı veya dansın, değişik zaman / mekânda değişik katılımcılar tarafından uygulandığı ve yaşandığında, aralarında önemli farklılıklar gözlemlenecektir. Olayın gerçekleştiği yer ve zamanı çevreleyen toplumsal değişkenler, geleneksel temaya yeni anlam vurguları kazandıracak, mecaz ve sembollerin farklılaştırılmasını, hatta belki de kıssadan çıkarılacak hissenin kökünden değişikliğe uğramasını / uğratılmasını gerektirecektir. O halde folklorcudan da beklediğimiz, folklor olayının ölü bir metin halinde yazıya geçirilmesinden çok öteye, sosyo-kültürel bağlamın bütün canlılığı içinde, ve özellikle de katılımcıların tavır ve tutumlarını üslûp özellikleri ile birlikte saptamasıdır. Kısacası bu dökümlemede, olayın bir yüzyüze etkileşme örneği ve gerçek bir iletişim / bildirişim olayı olduğu üzerinde önemle durulması esastır. "Emik" / "Etik" Bakış Açısı Farkları ve Bir Folklor Gramerine Duyulan Gereksinim İzninizle, sözü şimdi yeniden değerlendirmede nesnellik ölçütlerine getirmek istiyorum. Araştırmacının önyargıları, doğaldır ki kendi kültürel koşullanmasının, kendi dünya görüşünün getirdiği bir handikaptır. Bir bilim adamı kimliği ile, folklorcu da kendi dünya görüşünün tercih ve kıstaslarına karşı dikkatli ve acımasız olmak zorundadır. Kültür antropolojisinin araştırmacıya kazandıracağı en önemli alışkanlık, kültürlerin ve dünya görüşlerinin ne derece göreli yargılarla yüklü oldukları bilincinin bilenmesi yönünde olacaktır. Tanımadığı bir kültür topluluğu üzerinde araştırma yapmağa hazırlanan antropoloğun programındaki ilk madde, o topluluğa dikkatleri üzerine toplamayan bir gözlemci olarak katılmanın yollarını aramaktır. Yaşamı onların yaşadığı gibi yaşamak, dünyayı onların gözünden görmeğe çalışmak öncelikli amaçtır. Araştırmacı, kendi dünya görüşü ve değerler dizgesinin kısıtlayıcı ve çarpıtıcı merceklerinden sıyrılmak zorundadır. Farklı bir yaşam düzeni ve onun düzeneklerini, yine onun kendi yapısal bütünlüğü içinde kavrayabilmenin önkoşulu budur. Yani, "katılmak" ve "içerden" gözlemlemek koşulu... Araştırma metodolojisinde bu tür bir yaklaşım, antropolojide emik bakış açısını temsil eder. Emik ve etik kavramları antropolojide oldukça eskidir; ancak bu adları almaları çok daha yakın zamanlarda, ünlü dilbilimci Kenneth L. Pike tarafından fonemik ve fonetik sözcüklerinden kısaltılarak gerçekleşmiştir. Bilindiği gibi fonetik, temelde bir fizik bilimi olup, sesbilimde bütün dünya dilleri için geçerli, yani evrensel nitelikteki tanım ve çözgüleme kurallarını içerir. Genel bir bilimdir. Dilbilimin bir şubesi olan fonemik alanında ise amaç, belli bir dili ele alarak, onun seslikler (fonem, sesbirim) düzeninin tanımlanması, çözgülenmesidir. Açıkça görüleceği gibi, "etik" çerçeve konulara dıştan bakış kurallarını, "emik" çerçeve ise içten bakış etkinliklerini ifade ediyor. Herhangi bir araştırma boyunca ve sonuçta yapılan değerlendirme sırasında, bu iki farklı bakış açısının bütünleşmesi doğal bir gelişme, bu yönde bilinçli çaba gösterilmesi ise kaçınılmaz bir zorunluktur. Doğaldır ki, burada sözünü ettiğimiz "dışardan" bakış açısı, bir kültür topluluğu üyelerinin başka kültürlere baktıklarında gösterdikleri önyargılı olma zaafıyla aynı şey değildir... Her kültür topluluğu için kendi dünya görüşü olağanlığın, düzenin, ve hatta mantığın ta kendisidir. Sokaktaki adam, genellikle, farklı kültürlerde ve hatta farklı alt-kültür gruplarında bu mantık ve değerler dokusunun türlü derecelerde farklı olabileceğinin farkında olmayan bir kimsedir. Ancak bilim adamı, en azından araştırması süresince, değer yargılarından uzak durmak, tarafsız gözlemci ve çözgücü tavrını sürdürmek zorundadır. Değer yargılarına belki bireşim (sentez) evresinde yer bulunabilecektir. O da, bunların öznel yargılar olduğunu açıkça belirtmek koşuluyla... Şunu kesinlikle söyleyebiliriz: Her araştırma, araştırmacının kendisini ortalama insanın tipik zayıflığı olan bizmerkezcilik (etnosantrizm) duygularından arındırabildiği ölçüde nesnel geçerlik kazanacaktır. Türk folklorculuğunda, daha uzun yıllar, üzerinde çalışılacak malzemenin yurdumuzdan örnekler olacağını düşünmek sağlıklı bir öngörü olur. Dolayısıyla, bizleri bekleyen en büyük tehlike -- daha önce de dokunduk -- konulara sempatik bir gözle, taraflı bir ayrımcılıkla yaklaşılmasıdır. Bu tavır, ulusal heyecanla kaçınılmaz, siyasal ve eğitsel amaçlarla istendik olabilir. Oysa bilimsel yöntemde duygusal yaklaşımlara yer yoktur. Gözlem, çözgüleme, değerlendirme ve anlatının olabilecek en yüksek derecede önyargılardan, peşin hükümlerden arındırılmış olması zorunluğu vardır. Folklorculuğumuzda beşerî bilimcilik tavrından sosyal bilimcilik yönünde ilerlenmesi gereğine verdiğimiz büyük önem, bu yöndeki kesin kanımızdan kaynaklanmaktadır. Sosyal bilimler metodolojisi, bu çerçevede, folklor çalışmalarımızın etik bağlamını, dıştan bakış kurallarını oluşturacaktır. Konuyu bağlarken, bu son nokta ile ilgili olarak, Türk folklor biliminde giderilmesi gereken bir temel eksikliğe değinmek isterim. Folklor olaylarının genel kültür ortamını çok çeşitli yönleriyle yansıttığını biliyoruz. Folklor olaylarına ilişkin içerik, bağlam, işlev, üslûp açılarından her türlü çözgü, sınıflama, değerlendirme ve kültür veya alt-kültürler arası karşılaştırmalara rehberlik edecek genel bir folklor gramerinin (ya da doğaldır ki, alanda savunulan kuramların sayısı kadar, birden fazla gramerin) geliştirilmesi temel amaç olmalıdır. Böyle bir gramer, folklorik malzemenin alanda tanınması, saptanması, sınıflanması, çözgülenmesi ve değerlendirmesi kadar, kültürler arası benzerlik ve benzemezliklerin de saptama ve anlatımında başvurulacak terim, tanım, kavram, kategori, sınıflandırma ölçütleri, ve bellibaşlı örüntü örneklerini sistematik biçimde biraraya getirerek, folklor yada halkbilimin kuramsal çerçevesini oluşturacaktır. Alanda elde edilen yeni verilerle sürekli geliştirilecek böyle bir kuram, araştırmacının temel el kitabı niteliğini taşıyacaktır. Tıpkı dilbilimde ve özellikle de sesbilimde, bütün dünya dillerine uygulanma olanağı bulunan genel gramerlerin geliştirilmiş bulunduğu gibi... Kültürümüzün varlığıyla herzaman öğündüğümüz folklor çeşitlilik ve zenginliğini düşünecek olursak, dünya bilim çevrelerine böyle bir çalışmanın armağan edilmesinde Türk folklorcularına büyük bir görev sorumluluğu düştüğünü de kabul etmemiz gerekiyor. Not: Yeni kuşak okuyucular için bildirinin dili belli ölçüde tarafımdan sadeleştirilmiştir. * Doç. Dr. ** Bkz. II. Milletlerarası Türk Folklor Kongresi Bildirileri. Ankara 1982. |