|
«Söyleyene bakma söyletene bak» demekle bizim halkımız halk şairlerimizin sırrını çözmüştür. Halk şairi gerçekten halkın şairi ise neyi kendisinin, neyi halkın söylediğini hiçbir bilgin ayırdedemez.
| Anadolu halkının bağrından açmış bir kızıl güldür Pir Sultan. Kişiliği, özü, sözü halkla öyle içten içe kaynaşmış ki, nerede kendisinin, nerede halkın dile geldiğini kestiremezsiniz. Halk öldürülen sevgilisini kendi soluğuyla diriltmiş, diline diller, sazına sazlar katıp yaşatmış, ölüsüne dirisinden daha güçlü, daha etkili bir varlık kazandırmış, sönmüş bir canı bin bir canla yeniden tutuşturmuş.
Şiirleri sağlıklarında yazıya geçmemiş eski halk şairlerimizden hiçbirinin hiçbir şiiri için kendi ağzından çıktığı kesinlikle söylenemez. Ölümünden çok sonra halkın ağzından derlenmiş şiirlerde hangi sözlerin hangi sözlere katıldığını kestirebilmek için, şairin kimliği, kişiliği üstüne su götürmez belgeler, tanıklar çok kez halkın ağzından derlenmiş şiirlerdeki ipuçlarından çıkarılmaktadır. Halk benimsediği bir şaire onun söylemiyeceği, söyleyemeyeceği sözleri kolay kolay söyletmez, söyletemez, orası doğru; ama benimsediği şair susturulmuş, sesini duyurmaz olmuşsa, onun ağzından, onun gönlünce ve söyleyiş biçimiyle sözler yarattığı da su götürmez bir gerçektir. Pir Sultan'ın darağacına giderken söylediklerini onun ağzından halkın söylemiş olması akla daha yakındır: Ne kendisi o şiirleri saza uyduracak durumdadır, ne de Hızır Paşa o şiirlerin halka ulaşmasını sağlayacak adamdır.
«Söyleyene bakma söyletene bak» demekle bizim halkımız halk şairlerimizin sırrını çözmüştür. Halk şairi gerçekten halkın şairi ise neyi kendisinin, neyi halkın söylediğini hiçbir bilgin ayırdedemez. Şu iki dize üstünde düşünelim isterseniz: Ben Musa'yım sen Firavun İkrarsız şeytan-ı lâin Üçüncü ölmem bu hain Pir Sultan ölür dirilir. Kendisini astırmış olan Hızır Paşa'ya bu sözleri Pir Sultan darağacına gider ayak mı yazıp ya da söyleyip halka ulaştırmanın bir yolunu bulmuştur? Kolay kolay inanılır bir şey değil bu. Oysa bu sözleri, Pir Sultan'ı Hızır Paşa'ya inat, yüreğinde dirilten halkın söylemiş olması akla ve halk şiirimizin geleneklerine daha uygun. Ama kendi söylemeyip söyletmiş de olsa bu sözler yine de Pir Sultan'ın sayılır, çünkü onun kişiliği, düşüncesi ve söyleyişiyle dile gelmişlerdir, Pir Sultan'ı diriltmişlerdir. Bize de gel oldu kanlı Sıvas'ta Hızır Paşa bizi astı bulunmaz. Sivas'a kanlı denmesi Pir Sultan'ın orada asılmasından ötürü olduğuna göre bu dizeleri de nasıl kendisi söylemiş olabilir? Şu kanı zalimin ettiği işler Yağmur gibi yağar başıma taşlar ... Şu illerin taşı hiç bana değmez İlle dostun gülü yaralar beni. Bunları da Pir Sultan söylemiş olamaz. Nasıl söylesin ki, darağacına giderken taşa tutulma ve taştan çok bir dostun attığı gülden yaralanma, Pir Sultan'dan çok önce başka inanç kurbanlarına da yakıştırılmış bir efsanedir. Taşlanırken, asılırken dostlarının iki yüzlü davranışlarından yakınmayı Pir Sultan ister istemez halka bırakmış ve halk da cellatların söylemeye vakit bırakmadıklarını onun sazına, sözüne, ölçüsüne biçisine uygun olarak söylemiştir. Halk için bu hiç de zor olmamıştır, çünkü Pir Sultan, Yunus Emre'nin yolundan giderek sazına sözüne, ölçüsüne biçisine saygılı bir şair olmuş, halktan kopmadan aydınlaşmanın sırrına ermiştir. Pir Sultan'ım ah etti de gülmedi Aradı derdine derman bulmadı Hak uğruna serin verdi dönmedi Ferhat şu dağları delelden beri. Ayrıca son dizede Pir Sultan'ın, halkın daha eski bir sevgilisi olan ve halkın dilinde destanlaşan Ferhat'la yaklaştırılması zengince anlamlıdır. Aşk uğruna dağları delip halka su getiren Ferhat, tıpkı Pir Sultan gibi, halkın aracılığıyla dillere destan olmuştur. Pir Sultan, Anadolu halkından kopmuş, köyün, köylünün dilinden anlamaz olmuş, Arabın zemzem suyunu halkın alın terinden daha kutsal sayacak kadar yozlaşmış, çıkmaz yollara sapmış, çıkarcıların çamuruna saplanmış olan Osmanlı Sarayına karşı bir başkaldırmaydı. Saray Pir Sultan'ı astırıp, halkın kanıyla beslenen yobazları tutmasaydı, astığı astık, kestiği kestik bir imparatorluk kuramazdı ama, daha uyanık, daha insanca bir devlet olma yolunu bulabilir, halkından daha az kültürlü olmak ayıbından kurtulabilirdi. Bizim halkımız da Yunus Emre'den beri başına geçen devlet adamlarından daha uyanık olduğunu gösteregelmiştir. Uyanmaya engel olan yobazlığı hep Saray beslemiş, oysa halk bütün şairleriyle yobazlara karşı amansız bir savaş açmıştır. Saray'ın İstanbul ortasında kurduğu medreselerden bir tek, ama bir tek yüzümüzü ağartacak insan yetişmemiş, oysa halkın dağ başlarında, devletten yardım görmek şöyle dursun, devletin Hızır Paşaları eliyle asılmayı göze alarak yaşattıkları tekkelerde, yoksulluğu ateşe ve ışığa çeviren ocaklarda, çağdaş insanlığa seslenen Pir Sultanlar yetişmiştir. Pir Sultan Abdalım şunda Çok keramet var insanda Bu sözü, ister halkın yetiştirdiği Pir Sultan, ister Pir Sultan'ın yetiştirdiği halk söylemiş olsun, hangi Medrese hocası, hangi Saray şairi söyleyebilirdi? İnsanı, insanlığı horgören bir devlete baş kaldırıyordu Anadolu halkı Pir Sultanıyla; suçsuz insanları bile asıp kesen Saray'a: Bir suç için ademoğlu asılmaz diye sesleniyor; sevgisizliğin asık yüzlü, acı dilli sözcülerine: Ademoğlu bir acaip nesnedir Muhabbetli tatlı dile çevrilir diyerek sevgi dersi veriyor; İnsan olan gelir nura çevrilir diyerek de karanlığa çevrik yobazları insanlığa çağırıyor. Halk Pir Sultan'ın ağzından konuşur da kızının ağzından niçin konuşmasın? Sanem'in babasına yaktığı sanılan o güzelim ağıt kim bilir hangi adsız halk şairinindir: Pir Sultan kızıydım ben de Banaz'da dizesinde «kızıydım» sözü ağıtı bir başkasının söylediğini belirtiyor daha çok. O başkası ağıtı yine «Pir Sultan'ım» seslenişiyle bitiriyor. Bu da açıkça gösteriyor ki bir şiirin Pir Sultan adıyla bitmesi ona maledilmesini gerektirmez. Ama bu adla biten bütün şiirler bir kişiliğin halkla kaynaşmasından doğduğu için yine de onun sayılabilir. Onlara Pir Sultan'ın şiirleri diyemezsek de Pir Sultan şiirleri diyebiliriz. Böylesi kaynaşmalar bizim halk şiirimizde o kadar çok olmuş ki, yazılı eser bırakmamış şairlerimizin adları birer soy adı, tür adı niteliği kazanmıştır. Köroğlu'nun şiirleri yerine Köroğlu şiirleri demek gerçeğe daha yakın bir çözüm yolu olacağa benziyor. Ben Köroğluyum, dağda gezerim sözünü Köroğlu söylemiş mi, söylememiş midir? Şair kendisi için «bir Köroğlu» diyebilir mi diyemez mi? «Dağda gezerim» ve hele ondan sonra gelen Uçan kuşlardan da hile sezerim sözleri kendisinden çok, bir Köroğlu masalı adsız halk şairinin ağzına yakışmıyor mu? Bunlar üstüne boşuna tartışmaktansa Köroğlu'nun söylediklerini ve söylettiklerini kapsayan, şiirin sahipliğini onunla halk arasında bölüştüren bir sunuş yolu aramalıyız. Pir Sultan şairlerinin başlıca özelliklerinden biri, bu şiirlerde çok değişik konu, duygu ve söyleyişlerin bir araya gelmesidir. Başkaldırma, boyun eğme, ölümü hiçe sayma, ölümden, ayrılıktan yakınma, hayvan ve ağaç sevgisi, yaylasına, yurduna, çoluk çocuğuna bağlılık, sarı tamburaya sevgi, çıkarcı din adamlarına yergi, insanlığa çağrı, dünyayı sevme, dünyayı küçümseme, gurbet acısı, sıla sevinci, koçaklama, taşlama, ağıtlama, sızlanma, kılıç kuşanma, bülbülle dertleşip Hızır Paşa'yla cenkleşme, yeşil yapraklara özenip kara toprakları benimseme, din uğruna şehitlik, bir gözlen sürmeliye kölelik, daha neler neler var Pir Sultan şiirlerinde. Halk söyletmiş hepsini sevgili Pirine, o da benimsemiş hepsini seve seve. Bir bakıyorsunuz devrimci bir insan seli oluyor Pir Sultan: Özü öze bağlayalım Sular gibi çağlayalım Bir yürüyüş eyleyelim Tevekkeltü taalallah! Bir de bakıyorsunuz aynı Pir Sultan: Bir bülbülcük konmuş dağlar başına diyor. Pir elinden dolu içmiş deliyim Üstü kan köpüklü meşe seliyim diyen Pir Sultan hemen ardından: Ben bir yol oğluyum yol sefiliyim diyor. «Koca başlı kadı»ya kızıp: Fetva verir yalan yulan Domuz gibi dağda dolan Sırtına vururum palan Senin gibi hayvan var mı diyen de Pir Sultan; Koyun olduk ses anladık Sürüye saydılar bizi diyen de o. Gelin yiyelim içelim Bu güzellik geçer bir gün dediği de olur; Gelin canlar bir olalım Münkire kılıç çalalım dediği de. Al yanaktan kırmızı gül dererken Felek beni nazlı yârdan ayırdı diyen de o: Muhammed Ali'nin alnında balkır Nurum var neylerim dünya malım diyen de o. Pir Sultan Abdal'ım fakir biçare diye de bitirdiği olur sözü: Pir Sultan Abdal'ım meydanda merdim diyerek de. Kimi şiirlerinde bir saklambaç oyunu hafifliği var: Sen bir yanıl elma olsan Dalımda bitmeye gelsen Ben bir gümüş çövmen olsam Çeksem indirsem ne dersin. Kimi şiirlerindeyse sevinçten ağır basan derin bir hüzün: Şu meydanda serilidir postumuz Çok şükür mevlaya gördük dostumuz Bir gün kara toprak bürür üstümüz Çürütür hey benli dilber çürütür. Koyundan kuzudan söz ederken Pir Sultan Anadolu köylüsünün ta kendisidir: Koyun gelir kuzusundan adı yok Sıra sıra küleklerin südü yok Kuzusuz yaylanın hiçbir tadı yok Gel koyun meleme vazgel kuzundan. Hele öküze saygısın ve sevgisini söylerken, Anadolu'nun en eski inançlarını insancalığa çevirerek dile getirir gibidir: Öküzün damını alçacık yapın Yaş koman altına kuruluk sepin Koşumdan koşuma gözlerin öpün İreçberler hoşça görün öküzü. Pir Sultan'ın, öküz üstüne dünyada söylenmiş şiirlerin belki en güzeli olan bu şiiri üstünde durup düşünmeye değer. İster kendi söylemiş, ister halk kendisine söyletmiş olsun, bu şiir Anadolu toprağının özel bir ürünüdür. Öküzün tarih öncesinden kalma kutsallığı Pir Sultan'da ne rahat bir insancalığa dönüşüyor. Bir Tanrı olmaktan çıkıp insanca sevilen, gözlerinden öpülen bir arkadaş oluveriyor öküz. Koyun, kuzu bütün Anadolu halk şairlerinde vardır, ama Pir Sultan'da, bir çobanla sürüsü arasındaki sıcak yakınlıkta, kurbanlık kader ortaklığıyla dile getirilirler. Hiçbir kurban için koçların ağladığı görülmemiştir bizim halk şiirimizde; ama Pir Sultan, belki çocukluğunda çobanlık etmiş Pir Sultan, ölümüne koçların da ağladığı bir insanoğludur: Koyun gelir kuzulan meleşir Koçlan ağlar ağlar Pir Sultan deyi. Pir Sultan'ın şiirlerinde hayvanlar, bitkiler, dağlar, sular olsun gerçeklik kazanırlar. Bülbül, dağ başında bir çalığa konan bülbülcük olur Pir Sultan'da. Irmak Kızıl Irmak, dağ Yıldız Dağı, deniz Akdenizdir. Bir Ortaçağ şiirine doğa ne kadar girebilirse, Pir Sultan'ın şiirine de o kadar, belki çağdaşlarından biraz daha çok girmiş, girebilmiştir. Çiçekler ve arılar, güller ve bülbüller Pir Sultan şiirlerinde kokularını, renklerini yitirmeden simgeleşirler. Pir Sultan'ın Padişah'a karşı Şah'tan yana olması, kendi imparatoruna karşı bir yabancı imparatoru tutmak değildir. Anadolu köylüsünün dili ve fakir fukaranın özgürlük özlemeye koşuşan, satılmış softaların karşısına dikilen Pir Sultan'ımız, insanın insana kulluğun hiçbir türlüsüne boyun eğecek yaradılışta değildi. Onu Saray'a ve bütün saraylara karşı halkın savunucusu saymadan kişiliğine ve şiirlerine yaklaşmak mümkün olmadıktan başka, asılması olayı da kolay açıklanamaz. Pir Sultan, Şeyh Bedrettin gibi, ondan daha da fazla, yurduna, yurdunun taşına toprağına, ezilen halkına ölesiye bağlıdır, çağında, Arap ve Acem hegemonyasına karşı olduğu en azından şiirlerinin diliyle bellidir. Rahmetli Ahmet Hamdi Tanpınar, gerçek bir sanatçı olarak ister istemez Pir Sultan'ın kimi nefeslerine hayrandı; ama için için bir Osmanlı efendisi olarak bir gün bana: «Ben de Osmanlı Padişahı olsam Pir Sultan'ı affedemezdim,» demişti. Padişah devletini korumak zorundadır, demek istiyordu. Unutuyordu ki Pir Sultan halkın, kendinden kopmuş bir Saray'a karşı direnişiydi. Affedilemez suçu işleyen Pir Sultan değil Padişahın ta kendisiydi. Halka ihanet etmiş bir Padişah, Padişaha ihanet etmiş bir şairden daha az mı suçludur? İnsanlık, insancalık bakımından ise, nerde İstanbul'daki sağır Sultan, nerde Pir Sultan! Nerde güzelim İstanbul şehrinde Saray surları içine kapandıkça kapanan, nerde Banaz köyünden dünyaya açılan insan! Osmanlı padişahı halktan kopdukça koparken, halk elbet kendinden kopmayan devrimcilere sarıldıkça sarılacaktı. Öylesi padişaha başkaldıracak yiğitler çıkmasa halk öylesi yiğitleri hayal ve söz gücüyle kendisi yaratırdı. Gerçek kimliklerini bilmediğimiz nice eşkiyanın Anadolu'da ermiş kişiler sayılıvermeleri bundandır. Ezilenler ezenlere baş kaldırmak, kaldırmazlarsa bu özlemlerini bir masalla olsun dile getirmek zorundadırlar. Pir Sultan kim olursa olsun ezilmiş insanların sultanı oluvermiştir. Parmakla sayılamayan, kırmakla tükenmeyen, dışından bakmakla halleri bilinmeyen halkın kendisidir aslında: Başkaldırmalarını halk hayal etmiştir belki de. Söyleyene bakma, söyletene bak, der bir atasözümüz. Bkz. Sabahattin Eyuboğlu: Pir Sultan Abdal. (Sunu: Azra Erhat, İnceleme: Atilla Özkırımlı, Kaynakça: Asım Bezirci). Cem Yayınevi, 4. Basım, İstanbul 1995: 69-78. |