|

|
Murtaza Demir: Kuşatılmış Bir İnancın Tarihi - Alevilik. NoktaKitap, İstanbul 2008, 488 S., ISBN 978-9944-174-62-6
| Önsöz
"Selam verdim, rüşvet değildir deyü almadılar." Fuzuli[1] Banazlılar, köyleri söz konusu edilince konuşmaya şöyle başlarlar: "Küffar, Osmanlı[2] ülkesini tehdit edince, padişah bile bizim köyümüzün gücüyle övünür; ‘Binbir Bacalı Banazım sağ olsun' dermiş..." Bunun yanında, büyüklerimden sık işittiğim ve bir türlü anlayamadığım bir deyim daha kullanılırdı: "Abooo Şah diyenin dilini kesiyo!" Banazlıların, bu sözleri hangi ruh haliyle söyledikleri değerlendirmeye muhtaç. Birinde övgü diğerinde yergi var! Belli ki, Osmanlı için farklı zaman dilimlerinde farklı nitelemeler yapılmış veya bu eleştiriler, farklı yapı ve yaklaşım sahiplerince yönetilmiş. Devletini, ülkesini, köyünü tüm varlığıyla destekleyecek kadar seven Banaz'lı, zaman zuhur ettiğinde öyle şeyler yaşamış ki, ‘Şah' diyen diller kesilmiş, korkmuş, uzaklaşmış... Sonra: sonra tutmuş, "Şah" demiş; "vay sen misin Şah diyen" denilince de kurucusu olduğu devlete muhalif olmuş… Banazlıların, yukarıda bahsi geçen tanımlamaları kullandığı şartları anımsamaya çalıştım: Birinci niteleme Banaz'ın büyüklüğü, saygınlığı ve eski deyimle mamurluğu söz konusu olduğunda kullanılırken, ikincisi daha çok kış günlerinde söylenirdi. Soğuğun, insanın iliklerine işlediği kış günlerinde dışarıdan, sobanın yandığı sıcak odaya gelen biri hem soğuktan titrer, hem de iki elinin parmaklarını hohlayarak, "abooo" diye başlar, bu deyimi kullanırdı. Sonra bir de, azgın, vahşi, kudurmuş bir yaratık ya da örneğin saldırgan, yırtıcı köpek(lerin) saldırısına uğradıklarında, aynı sözü kullandıklarını işitince anladım! "Şah diyenin dilini kesiyo" deyiminin, geçmiş zamanlara ilişkin çoook derin anlamı vardı. Olumsuz durumlarda kullanılıyordu, ama neden? Fetva vermiş kocabaşlı kör müftü[3] "Şah"[4] diyenin dilin keseyüm deyu Bizler, cemlerde ‘Şah' denildiğinde sağ işaret parmağımızı öperek niyaz ederiz; oysa birileri de, "Şah diyenin, dilini kesiyor; sonra da öldürüyordu" demek! İnsanın dili de mi kesilirdi? Böyle bişey yapılabir miydi: Bunu nasıl yapıyorlardı? Bu sözcüğün kullanıldığı zaman sürecinde, Osmanlı-Türkmen arasında derin çelişkiler yaşanmış olmalıydı; hem de çok derin! Pir Sultan Abdal aşağıdaki deyişini bu durumu açıklamak için mi söylemişti?
 | Bu kitapta, çocukluğumun geçtiği Banaz'dan yola çıkarak, geçmişden günümüze Alevilerin kendi ülkelerinde nasıl, neden "ötekileştirildiklerini" anlamanın ve anlatmanın çabası içinde oldum. Evet, "Aleviler ve Alevilik kıskaçtadır" ama anlaşılılıyor ki, Aleviliğin laik-demokratik özünün bertaraf edilerek "aynileştirilmesiyle" yetinilmeyecektir. Orhan Pamuk'un adeta tekme tokat kovulması, Fazıl Say'ın "gidiyorum" protestosuna "güle güle" denilmesi, Hrant Dink, rahip, papaz vb. cinayetler karşısında hükümetin ve hukukun tutumu bu kıskaç hareketinin Alevilerden ibaret olmadığının kanıtları... Türk toplumu 80 yıllık çağdaş kazanımının değerini bilemedi ve yönelimini değiştirdi. Şimdi İslami Vehabilik yönünde hızla ilerliyor... İyi okumalar dilerim. | Sizde Şah diyeni öldürürlerse, ben de bu yayladan şah'a giderim...
Banaz, binbir bacalı, yani binbir haneli midir? Yoksa bildiğimiz türden 50–100 haneli sıradan bir köy müdür? Temel kalıntıları, bize, burada büyük bir yerleşke olduğu ve büyük bir yangın felaketiyle karşılaştığı fikrini kesinlikle veriyor ama kalıntılar üzerindeki eski köye ilişkin bir belge, ya da resmi kayıt bulunamıyor; bulamıyoruz. Bulunamıyor, çünkü 1500'lü yılların Hoca Sadettin Efendi'si gibi, saraydan icazetli tarih yazıcıları, Osmanlının Alevi kıyımlarını ‘olağandan' sayarak görmezden gelmiş, kalanlar da ‘günümüz Osmanlı aklayıcıları' tarafından ayıklanmış, püri-pak bir Osmanlı imajı yaratılmaya çalışılmış: Birinci neden bu... İkinci neden de şu: Osmanlı bu Kızılbaş taifesini hem yakıp hem de ‘ben yaktım' diyerek yazılı belge mi bırakacaktı? Beşyüz yıldan buyana bilinen bir şey var ki, o da bütün Türkmen-Kızılbaş[5] yerleşim birimlerinde olduğu gibi, Banaz üzerinde de, sürekli ve daha şiddetli bir Osmanlı baskısı yaşanmış. Ve çevresinde büyük olaylar katliamlar, yıkımlar olmuş. Banaz'a ve Banaz gibi merkezlere özgü bu sosyal yıkım, köyün coğrafi konumu ve "bir çeşit merkez" olmasından kaynaklı olarak daha da kapsamlı bir tahribata muhatap olmuş. Kentleri, "Şah diyen dillerin kesildiği" 1500'lü yılların ilk çeyreğinde Banazlıların başına yıkılmış, kaçabilen kaçmış, kaçamayanlar çoluk çocuk, genç, ihtiyar denilmeden kıyımdan geçirilmiş, daha sonra da bütün varlığı ve birikimiyle yakılmış! Gerçekten yakılmış mıdır? Kitabın ilgili sayfalarında bu türden kuşkularımıza yanıt arayacağız; belge ve bilgiler vereceğiz. "O Rafizi-Kızılbaş bölgesinde taş üstünde taş bırakmayın; yıkın! Önce Banaz'dan başlayın: ‘Şah' diyen bütün dilleri kesin! Zındıkların kaçmasına sakın fırsat vermeyin, çoluk çocuk kimseyi sağ komayın! Köyü talan edin; sonra da yakın!"[6] Evet! Burada, 2 Temmuz 1993 yılında konuklarımızın, semahçılarımızın, çocuklarımızın Sivas Madımak'ta benzin döküldükten sonra güpegündüz yakılmalarından ve dumanla boğulmalarından sözetmiyorum: Burada söz konusu ettiğim olay, ‘Binbir Bacalı Banaz'ın 1500'lü yıllarda talan edildikten sonra yakılması; Banaz ve çevresinde yakalanan genç-ihtiyar insanların bir mağaraya tıkılıp, duman verilerek boğulmaları konusu... Kimbilir? 1500'lü yılların Banaz'ına özel, böyle bir hüküm var mı? Böyle bir hüküm yoksa o halde Banaz hangi nedenle ya da hangi emir sonucunda yakılmış? Bolu, Uşak, Osmancık gibi il ve ilçelerde ve Azerbaycan'da gördüğümüz Banaz yahut "Pir Sultan'lı" isimli köyler hangi sosyal olguların sonucunda ortaya çıkmış? Bunları sayfalarımızda konu edip, tartışacağız. Bildiklerimizi ve bulduklarımızı okuyanlarımızla bölüşüp, bilemediğimiz, ulaşamadığımız soru ve sorunların yanıtlarını da bizden sonraki kuşakların araştırmasına bırakacağız. Banaz'ın ve Banazlıların, Osmanlı'dan kalan ‘mirasları,' baskı, evlat acısı, yokluk ve bitmez tükenmez kıyımlardır. Osmanlı, Pir Sultan Abdal'ı boğduktan sonra, bunun belgelerini yok etse de, Banaz yaylasındaki izlerini, deyiş, nefes ve söylenceler içindeki gerçekleri yok edememiş, türkülerini, şiirlerini ve yaşam öyküsünü, halkın dilinden ve gönlünden silememiş, bu katliam her daim bir şamar gibi suratında patlamıştır. Daha binlercesi, yüzbinlercesi gibi Pir Sultan Abdal gerçeği de inkâr edilmiş, karartılmış, belgelerden sansürlenmiştir. Böylelikle Pir Sultan gerçeğine ulaşılamayacağı o dönemin karanlıkta kalabileceği farz edilmiştir. Bu hesabın sonucu olarak, Osmanlı'nın, Pir Sultan Abdal'ın katledilmesine değin ayıplarını deşifre eden arşiv belgeleri ayıklanmış, sansür ya da imha edilmiştir. Eldeki arşiv kayıtları ve belgelerde, Pir Sultan Abdal'a ilişkin tarihsel döneme-aralığa değin olayların belgeleri yoktur: Bulunamamaktadır. "Nitekim Başbakanlık Arşivi'nin tasnifi sırasında ‘sakıncalı' bulunan bazı belgelerin ‘bir kenara ayrıldığı' ve araştırmacılara verilmediği, akadamik çevrelerde sıkça konuşulan bir konudur."[7] Bir arşiv sansürlemesi ya da karartması mı vardır? Böyle bir durum, ülkemiz adına inanılmaz bir ayıptır! Uluslararsı çapta korkunç bir skandaldır! Osmanlı'nın ayıplı geçmişini, inkâr ve sansürleme ‘mirasını;' cumhuriyet dönemi yönetimlerinin de sahiplenmeleri ve bu çağda dahi ilgili arşiv belgelerini sansürlemeyi sürdürmeleri, akıl almaz bir ayıbın, gerçeklerden korkmanın ve bilim dışı kalmanın ürünüdür. Osmanlının, iyisiyle kötüsüyle bizim geçmişimiz olduğunun elbette farkındayım. Günümüzün değer yargıları üzerinden yola çıkılarak yapılacak bir değerlendirmenin objektif olmayacağının, bizi eksik hatta alakasız yargılara götüreceğinin, yanıltacağının da bilincindeyim. Bu yüzden gerçeği aradım ve gördüm ki, iki farklı Osmanlı var. Birisi Ortodoks İslam ve Arabî olana uzak duran, özgün kültürü üzerinde var olmak isteyen, geçmişini yadsımayan sevimli Osmanlı, diğeri ise Osmanlının başlangıç felsefesinden ayrılan, tarihin seyrine göre savrulup başkalaşan, özüne, kendine ve insanına yabancılaşan, saltanat ve egemenlik için anasını, babasını boğacak kadar hunharlaşan çirkin Osmanlı... Bu çalışmada birinci olarak, Pir'in bir talibi ve yaşadığı bölgenin bir insanı olarak, Osmanlı'nın yüzkarası uygulamalarının ve Anadolu kırımlarının bir sonucu olan Pir Sultan Abdal'ın yaşadığı trajedinin bilinmeyen boyutlarını ortaya koymayı, yaşamı üzerideki sis perdesini biraz daha aralamayı amaç edindim: Yüzlerce yazı, kitap, makale, tez inceledim. 1920'li kuşağın son temsilcileri ve dönemlerinin tanığı olan büyüklerimin anlatımlarını; ebeveynlerinin onlara aktardığı anıları dikkatle dinledim ve "ipucu" olduğunu düşündüğüm bilgi ve bulguları, geleceğe devretmek üzere derledim."Çalışmamın bütünlüğüne katkısı olur; araştırmacılara ipuçları verir" düşüncesiyle gücüm oranında Banaz'ın kültürel dokusunu da bu çalışmaya kısmen ilave etmek için çabaladım. Okuyucumu, Pir'i var eden 1500-1600'lerin Banaz coğrafyasına ve etkilenip yetiştiği kültür iklimine götürüp, yaşam serüveninin algılanmasına, elimden geldiğince yardımcı olmak istedim. Bu amaçla özellikle yaşlı insanlar ve dedelerle söyleşiler yaptım. "Çelebiler" denilen mevkiin ‘geçmişini,' Ziyaret Dağı'nın zirvesini, Yıldız Dağını, Yıldız Yaylası'nı; şiirlerdeki duygu ve özlemi algılamaya ve aktarmaya gayret ettim; sorguladım. Banazlıların halen bulundukları yerleşkeden önce (16. yy. öncesinde) iskân ettikleri ve Osmanlının tarumar etmesi nedeniyle bırakıp kaçmak zorunda kaldıkları ören yerlerinde, temel kalıntıları üzerinde, mezarlıklarda araştırmalar yaptım. Bulgu ve gözlemlerimi, fotoğraf ve kamera kayıtlarını, konunun uzmanlarına götürerek, yorumlarını aldım. Tarihi gerçekleri, zaman unsurunu ve özellikle Pir Sultan Abdal'ın kaderini belirleyen olayların öznesi olarak ortaya çıkan Pir'in Musahibi Ali Baba,[8] Kalender Şah, Şah İsmail, Yavuz Sultan Selim, Kanuni Sultan Süleyman, İbrahim Paşa, Damat Rüstem Paşa ve Şahkulu'nun yaşamından dersler çıkarıp, dostlarım ve okuyucumla bölüşmek istedim. Teşekkür ve minnetle ifade etmeliyim ki, Pir Sultan Abdal üzerine yazılan binlerce yazı, kitap, araştırma, inceleme; birçoğu tekrar-ezber de olsa ufuk açan çaba ve çalışma, Pir'in üzerindeki ‘gizin' kaldırılmasına; tartışılıp anlaşılmasına, adeta yeniden doğmasına neden oldu. Tespitlerimden biri de şu oldu: ‘Pir Sultan Abdal, Pir Sultan, Abdal Pir Sultan, Pir Sultanım Abdal' gibi mahlaslar kullanılarak yazılan nefeslerin birçoğu, değerli araştırmacı İbrahim Aslanoğlu'nun da[9] tespit ettiği gibi Banaz'lı ve Osmanlının darağacına çektiği Pir Sultan Abdal'a ait değil. Gördük ki, bütün bu çabalar dahi yetersiz ve Pir Sultan Abdal Gerçeğini tam anlamıyla açıklamaya yetmedi; yetmiyor… Buna karşın şimdi gerçeklere daha yakınız ve yakın geçmişimize göre oldukça ilerdeyiz. Belki bu nedenlerle, Pir Sultan mahlaslı şiirler üzerinden yapılan analiz ve değerlendirmeler ve meşhur Pir Sultan söylencesine dayanarak yazılan Pir Sultan Abdal kitapları geleneği son buldu. Bu gelişmelerle birlikte, son yıllarda yazılan, yeni belge-bulgularla biri birini tamamlayan Pir Sultan Abdal konulu kitaplar, neredeyse bir Pir Sultan Abdal Külliyatı haline geldi. Sevgi, sanat, hakk ve bilincin gücüyle Pir Sultan ölür dirilir öngörüsü bir bakıma gerçekleşti. Belki bir boyut biraz ihmal edildi, ya da gözden kaçtı. Bu çalışma ve denemeler içinde, Ozanın yaşam serüveninin geçtiği, gelişip, bilince erdiği, irşad olup yola girdiği, canlarla cem olup yar, yaren ve musahip tuttuğu, kışına yazına, öküzüne, turnasına, yaylasına, yıldızına, dağına nefesler söylediği Banaz, hak ettiği yeri alamadı. Bu yüzden kendimce şöyle bir yol izledim: Pir Sultan mahlaslı bütün şiirleri Onunmuş farz ederek, çelişkiye düşmek, Pir'in yaşam serüveninin bütünlüğünü bozmak ve bilinen söylenceye dayanmak yerine; somut, tarihsel ve bölgesel gerçeklerin ışığında, diğer kronolojik gelişmelerle örtüşen, kabul edilebilir belge ve bulguları tercih ettim. Belge olarak, tarihi gerçekliğe ve akışa denk düşmeyen şiirleri, bu çalışma sürecinde ‘görmemeyi' daha akli buldum. Banaz'ın kitapta ağırlıklı yer tutması, Pir Sultan Abdal'ı doğuran kültüel çevre olmasından kaynaklandı. Onu diğer birimlerinden ayıran, farklı kılan, yöresel-yerel boyutlarını kat kat aşan başlıca nedendi. Bu yüzden de "Pir Sultan Abdal-Banaz ilişkisinin, kültürel dokusunun ve tarihinin iyi kavranması, aynı zamanda Pir Sultan Abdal geçeğinin de iyi kavranmasıdır" düşüncesinden hareket ettim. Pir Sultan Abdal'ı yerel yoğunluklu kültürel gerçeklerden yola çıkarak anlama düşüncesi, beni daha titiz bir çabaya yöneltti diyebilirim. Söz konusu yöntem, bir yandan ağır bir sorumluluk yükledi, diğer yandan da Pir Sultan Abdal'la ilgili bilinenlerden de öte; Onu özgün şartları içinde anlayıp kavramak isteyenler için gerçekçi ve kaynak bilgiler ortaya koyan bir boyutunun olmasını zorunlu kıldı. Bu gereksinimin karşılanması için elimden geleni yaptım. Yeni iddialar, kanıtlar, tanıklar, belgeler koydum. Çocukluğuma ait anı ve hikâyelerin ilgili bölümlerini, Anadolu insanının zihni dünyasının ve yaşam koşullarına ait bir kesit oluşturması adına kitaba ilave ettim. Yerel anlatım ve sair belgelerle iddialarımı desteklemeye çabaladım. Başarmış olmayı, herkes gibi ben de çok isterim. Ancak bu, elbette okuyucuya ait bir takdir... Pir'i kendine rehber edinen taliplerinden biri olarak, Onun muhteşem bir kararlılıkla gerçeği, hakk ve eşitliği arama-bulma, yaşama geçirme uğruna canını esirgemediği apaçık ortadayken, kavgasını efsaneleştirerek, soyut bir yaşama indirgeme özensizliğini kabullenemezdim. Böyle bir çalışmaya ihtiyaç duyma nedenlerimden ikincisi de, Alevilere; onların kutsal saydığı, niyaz ettiği; isimlerini saygı, hürmet ve özlemle yâd ettiği eren ve evliyalara karşı tarafgirlikle yapılan haksız, mesnetsiz ve hayâsızca yapılan saldırılar oldu. Osmanlı sarayında oturup, Osmanlı'nın istediği içerikte tarih yazan "Türksevmez"[10] devşirme tarihçilerin koşullarını anlamak mümkündür. Ama gördük ki, Osmanlı dönemini analiz edip yorumlayan günümüz yazarlarından büyük bir bölümü, Aleviler ve Alevilikle ilgili değerlendirmelerinde, Osmanlı devşirme tarihçilerinin de gerisine düşen yorumlarıyla Aleviliği karalamaya, Alevileri rencide etmeye, yalan, düzmece, itici, bölücü; akıl ve izandan yoksun yorumlarını sürdürmeye devam etmektedirler. Çok sayıda "yazar-araştırmacı, hatta akademisyen"; gerçeğin, Alevinin, Sünninin ve Türkiye'nin menfaatlerinin hilafına bunu yapıyor. Bu yalanları, tahrif edilmiş gerçekleri, oturup üzüntüyle izlemekle yetinemezdik. Tarih, iyisiyle kötüsüyle bir milletin geçmişidir. Ve tarih bilimi, geçmişi bilmek; ders çıkararak aynı hataya tekrar tekrar düşmemek ve ileriyi daha iyi görmek için vardır. Tarih bilimi böyle bir olgudur ve milletler, topluluklar ve bireyler için ancak, olan bitenin objektif değerlendirilmesi ve günümüze objektif bir gözlemle aktarılması durumunda bir değeri vardır. Aksi durumda, yani, milliyetçilik, mezhepçilik, dincilik, Alevilik, Sünnilik vb. duygusallığı ve önyargısıyla yazılan, ya da ‘oluşturulan' tarih, bireyler-taraflar üzerinde negatif etki yaratarak topluma gerginlik, hasımlık, kavga ve gerilim olarak geri döner. İsterdik ki, kendi tarihçilerimize de inanalım; itibar edelim. Geçmişimizi öğrenmek için ille de yabancı kaynakları referans almak, kendi tarihçilerimizden çok onlara inanmak durumunda kalmayalım. Nitekim çağdaş tarih yazınımıza kazandırdığı kaynak eserleriyle bilinen Abdulbakıy Gölpınarlı hoca da, aynı sakat mantıktan yakınmaktadır. Yazar, "Tarih Boyunca İslam Mezhepleri ve Şiilik" isimli eserinde bu durumu şu sözlerle kınamaktadır: "Bir kasıtla, bir garezle ve önceden verilmiş hükümlere uymak suretiyle yazılan kitaplar, insanı gerçeğe ulaştıramaz. Aynı zamanda bir fırkanın, bir mezhebin, bir inancın gerçek eleştirisi, o fırkanın, o mezhebin ve inancın ana kaynaklarına dayanılarak ve tarafsız olarak yazılan kitaplardan anlaşılabilir. Maalesef aziz kardeşlerimiz, Ehl-i Sünnet ve'l-Cemmat müntesiplerinin Şia hakkında yazdıkları, önceden verilmiş hükümler, aleyhte söylenegelen sözlere, siyaset icabı uydurulmuş hurafelere dayanmaktadır. Bugün gizlenmesine imkân bulunmayan gerçek şudur ki, <<Ehl-i Salip>> fa'aliyeti hala devam etmektedir; Batı âleminin İslam aleyhindeki faaliyetleri hala sürmektedir; ancak yer yer, zaman zaman bu faaliyet, şekil değiştirmektedir. (...) Bu yüzden yurttaşlarımız, teferruattdaki ayrılıklara göz yumup, aynı amacı güttüklerini ve karşılarında aynı düşmanın bulunduğunu düşünmek, anlamak, biri birlerine kardeşlik ellerini uzatmak zorundadırlar."[11]
*** Kitabımızın giriş kısmındaki bu uzun Pir Sultan Abdal bahsine karşın Pir Sultan Abdal, kitabın tek konusu ya da kapsamlı konusu değil. Çalışmamın kendimce en kapsamlı konusu, Alevinin, ‘Safevi mi, Osmanlı mı?' bağlamındaki tercihinden kaynaklanan "iki arada bir derede" diyebileceğimiz trajedisine bakmak; dünden gelen ‘sorun' ve çelişkileri günümüze tahvil ederek çıkar sağlamak isteyenlere dikkat çekmek ve çözüm üretmek çabasıdır. Günümüzde "Osmanlı tarihi" konusuna genel olarak hâkim olan zihniyetin çok önemli bir bölümü, gerçekleri bir yana bırakarak, önümüze resmi ideoloji paralelinde bir Osmanlı fotoğrafı koymakta, tarih dedikleri bu yalanı kabul etmemizi, hatta alkışlamamızı istemektedir. Bu fotoğrafa göre Sırp, Hırvat, Bizans vb. devşirmelerden oluşan Osmanlı saltanat-yönetim kadroları suret-i haktan, canını malını ortaya koyarak devleti kuran ve sonra yok sayılan Alevi Türkmen ise ‘hain ve zındıktır'. Siyah ve beyazdan ibaret olan ve hiçbir ara renk taşımayan bu bakış açısının, objektif tarih yazımına, hakkaniyete ve meşruiyete uygun olmamasının yanında, ayırımcılığa neden olan, inciten, yok sayan, çelişkileri derinleştiren boyutları da vardır. Çalışmamda, esas olarak bu "tekçi, benmerkezci" fakat aynı zamanda dönme ve döneklerden oluşan "mütegallibenin"[12] bakış açısına itiraz ediyorum: Bu zihniyetin devlete fatura edilen yanlışlarını, neden olduğu hoşnutsuzluğu, toplumsal bünyemiz üzerindeki tahribatını irdelemeye ve toplumsal/kamusal dikkati buraya çekmeye; deşifre etmeye, açığa çıkarmaya çalışıyorum. "Tarih tekerrürden ibarettir" sözcüğünü çok önemsiyorum: Tarihin yol göstericiliğinden yola çıkarak, Osmanlı- Türkmen ilişkilerinde yaşanan kopuştan sonra gelen ‘devetteki çürümeye' bugün yeniden tanık oluyoruz. Din, ırk, köken gibi aidiyetleri, kişisel, grupsal veya ideolojik çıkarların basit aracı haline getirerek, devletin geleceğini ve toplumsal barışı riske edenlerin, ilkel amaçları doğrultusunda aldıkları mesafenin boyutlarını fark ettiğimizde, yine tarihe bakıyor ve derin bir ürperti geçiriyoruz. Ama ürpermek, sinmek, sadece kendi aramızda konuşmanın, konuşmanın ve sadece konuşmanın, tarihsel gerçeklere sırt çevirmek olacağını, tarihi de tanık göstererek naçizane anlatmaya çalışıyorum. *** Yine, yöneticiliğim sürecinde çok karşılaştığım birkaç soruna, dolaysıyla da ihtiyaca ilişkin kapı aralamaya, belki naçizane satırbaşı açmaya çalışıyorum. Bu ihtiyaçlardan birincisi, Aleviliğin, özellikle akademik ölçütlere dayanarak hazırlanması gereken ve öncelikle Aleviler tarafından mutabık olunan tarihi, ikincisi de yine ortak akla, geçmişin, gerçeklerin ve bilimin öncülüğünde hazırlanması gereken din anlayışı, yani teolojisi. Özellikle bu iki alandaki ihtiyacın fark edilerek bir çalışma proğramı haline getirilememesi, tartışma ve tariflerin henüz bu alana kaymamış olması, Alevi realitesine çözüm arayan kurumlarımızın ve konuya iyi niyetle yaklaşan kişi, kurum, siyasi ve akademik çevrelerin en ciddi açmazlarını oluşturmaktadır. Aleviliği bir kaba sığdırmaya ve o kapsamda şekil vermeye çalışan çevrelerden haberdarım. Aleviliğin bir kaba sığmayacak denli kapsamlı felsefi-tasavvufi inanaç olduğunu da naçizane bilmekteyim. Ancak işin pratiğinden gelen biri olarak, yine de temel ayin ritüeli ve anlayışı boyutuyla da olsa, bir teolojik tarife gereksinim olduğu ortadadır. Alevi sayısı kadar Alevi tarifi yapılan, içi boşaltılan, Alisiz Alevilik icad edilen, tam bir karmaşa ve kör döğüşünü çağrıştıran ve esas olarak da kimi kem gözlerde Aleviliğin meşruiyetini sakatlayan güya Alevilik çabaları, Aleviliğin sorunlarına çözümü engelleyen faktörlerden biri olmaya devam etmektedir. Tarihimiz ise bir başka problematik.[13] Önümüzü görmemiz için nerede olduğumuzu, hangi süreci nasıl tükettiğimizi, bu sürecin nerede ve nasıl başladığını, hangi mecralardan geçerek geldiğini, hangi durumlarda tıkandığını ve bu tıkanmaları nasıl aştığını bulup, ortaya çıkarmamız gerekiyor. Bu çaba ise, objektif ölçütler ve bilimi rehber kılmamız durumunda bir değer ifade edecektir. Kendinden menkul belirleme ve tanımlamalara kimse itibar etmiyor; metelik dahi vermiyor. Bu belirleme de, yolumuza ilgi duyan, seven, koruyup esirgeyen kadrolara gereksinim olduğu bir gerçek. Bunları bulup organize etmek, hatta görevlendirmek bizlere düşüyor olsa gerek. Teolojimizi Sünni ulema, Sünni devlet, ya da kendisini salt bir mezhebin gereksinimini karşılamaya ve fakat diğerlerini de yok sayacak kadar daralıp marjinaleşen Sünni Diyanet'e ihale edemeyiz. Diyanet kadrolarının, Aleviliğe yaklaşımları ve inkârcı tutumları ortada: Orada çöreklenen ve kastlaşan zihniyetten insanlık, Aleviler, Sünniler ve Türkiyemiz adına hayırlı bir sonuç çıkmayacağına eminim. Ancak konuya ilgisi olan ve bilim dünyasını izleyen arkadaşlarımız, dinler tarihi ve genel dünya tarihi konusunda ciddi anlamda otorite olan akademisyen dostlarımızdan haberdardır. Aleviliğin tarihi dünya tarihinden ve genel dinler-inançlar tarihinden ayrı ve bağımsız olamayacağına göre, artık bu tarih problematiği konusunu tartışmaya başlamak ve üniversite çevrelerinin ilgisini konu üzerine çekmek bir zorunluluk haline gelmiştir. Kabul edelim ki, yaşadığımız çağda, dışımızdaki büyük evrende yaşayan insanlıkla iç içeyiz. Artık geçtiğimiz yüzyılda olduğu gibi izole bir yaşam sürdürmek olanaklı değil. Dünyanın herhangi bir bölgesinde yaşanan soruna, dünyanın diğer ucundaki ülkeler ve insanlar da müdahil olabiliyorlar. Örneğin Türkî devletlerde yaşayan ve Aleviliklerini unutan Türkleri Sünnileştirmek üzere seferber olan ABD güdümlü Fetullah ve onlarla aynı çizgide olan Diyanet İşleri... Ve konuya müdahil olan AB... Bunlardan ister birini, isterseniz diğerini ele alın, karşı çıkın ya da savınızı kabul ettirmeye çalışın, sordukları, öncelikle bekledikleri ve anlamaya çalıştıkları şey, üzerinde olabildiğince ittifak edilen Aleviliğin bilimsel kabullere dayalı tarihi ve teolojisi... Bilim dünyası, geniş bir meşruiyete ve ortak kabul zeminine oturmayan sorunlara ikircikli yaklaşıyor ve AB çevrelerinin yaklaştığı gibi, yıllar yılı tek tümceyle yasak savıyor, somut bir önermede bulunamıyor. AB kurulları, kendilerinden beklenen özgürlükçü önermeleri yapmıyor: Alevilerin beklentileri karşılanamıyor. Raporların Alevilikle ilgili vurgusunda, taleplerin özüne inilmeden genel-yuvarlak kelimelerle geçiliyor ve dinci hükümetin tepkisinden adeta kaçılarak, denge siyaseti izleniyor. Böylece, Alevilerin AB'den beklentileri konusu da bir başka bahara kalıyor ve umut, ağır ağır umutsuzluğa evriliyor. Boşlukta dolaşan, zemini olmayan, sürekli tartışılan-tartışılır durumda olan değerler üzerine Alevilik inşası mümkün olamadı. İşin pratiğinden de anlaşıldı ki, en kötü tarif hiçbir tarif yapamamaktan daha iyi. Sn. İzzettin Doğan dede ve Cem Vakfı çevresi, Alevi İslam söylemi üzerinden giderek realiteye ve Aleviliğin özgün karakterine tam oturmasa da bir tarif yaparak, Alevi muhalifleri karşısında bir duruş sergiliyor ve meşruiyet arıyor. Tarifin tartışılırlığına karşın, yönünü bulması ve orijinal niteliğine-mecrasına oturması bakımından, söylemin tartışılırlığı kaydıyla bir değer ifade ediyor. Kaldı ki, henüz Aleviliği Ortodoks İslam'ın güdülemesine ve giderek de geleneksel insancıl karakterinin yozlaşmasına, aynileşmesine ve yok olmasına neden olabilecek bu söylemin alternatifi olabilecek daha meşru ve gerçekçi bir tarif ortaya konulamıyor. *** Bu çalışma kapsamında, Alevi dünyasının yakıcı olduğunu düşündüğüm kimi sorunlarına iyi niyetle çözüm arandı: Satırbaşları açıldı, sorular soruldu. Alevi karşıtlarının içinde bulundukları ruh halleri ve örneğin Osmanlı gibi çürük dayanakları deşifre edilmeye çalışıldı. Çalışmanın, en başta Alevi-Sünni kardeşliğine, bilinen ve biri birinin tekrarından öte farklılığı olmayan ‘ezberlerin' bozulmasına, Aleviliğe ve Alevilerin kutsal saydığı kişi ve kurumlara atılan iftira ve karalamaların ortadan kalkmasına, Banaz'ımızda, Anadolu'lu Türkmen ozan Pir Sultan Abdal adına bir enstitü açılmasına önayak olmasını dilerim. Ve bundan böyle Pir Sultan Abdal üzerine araştırma yapacak dostlara yeni ufuklar açmasını, bizden sonra gelen canların bu hizmeti bundan böyle de sürdürerek, daha öteye götürmelerini hak erenlerden niyaz ederim. Kitabın yaşam bulmasından öte, örgütlü mücadelemde de her zaman büyük yeri ve yol göstericiliği olan değerli öğretmen H. Nedim Şahhüseyinoğlu'na, kitabın redaksiyonunu yapan Pir Sultan Abdal 2 Temmuz Kültür ve Eğitim Vakfı Denetim Kurulu Başkanı Sn. İsmail Ateş'e ve Yol'a hizmet sürecinde desteklerini gördüğüm tüm arkadaşlarıma saygılarımı sunarım. Seyir için değil, aşk için ola; Hazreti Pir yardımcımız ola; Hakk'a hizmet edenlerin hizmetleri kabul, yüzleri ak ola. Gerçeğe hü... Saygı ve sevgi ve muhabbetlerimle... 2007/ANKARA İçindekiler Önsöz 5 Giriş 14 Bölüm: I Tarihçe 19 Banaz adı nereden geliyor? 23 Binbir Bacalı Banaz'ın Yakılması! 25 Binbir Bacalı Banaz yazısındaki mağarada binlerce kuru kafa! 26 Defter Edilen 40 bin Kızılbaş 27 İsyanların Diğer Nedenleri 38 Çocukluğumun Banaz'ı 43 Kurucu Otman Baba'dan, (1299) Fatih Dönemine (1451) 47 Gerçeği Tahrif: Hace'yi ‘hacı', Otman'ı ‘Osman' Ede Balı'yı ‘Edebali' Yapmak 55 Ve ‘Aslını İnkâr Etmek' 60 Bölüm: II Osmanlı bir "devşirmeler imparatorluğu" mudur? 62 Türk unsurlar Anadolu'ya ‘Gaza ve Cihad' için mi gelmişlerdi? 69 Türkmen, İslam Dinini bilerek ve İsteyerek mi Seçti? 74 Osmanlı'da kurucu unsur olan Türkmenlerin, Osmanlı devletinden tasfiyesi ve nedenleri 88 Selçuklu döneminde Baba İlyas ve sonrası 92 Tarihle öğünmek meselesi... 97 Şu göçerlik sorunu... 103 Kültürel fukaralığımız 107 Sorunlu ve acılı uygulamalardan biri de vergi sistemiydi 111 Adil, sevecen bir oluşum istiyorlardı. Bu bir ütopya mıydı? 114 Timur'un Anadolu'yu yağmalaması ve sonrası 127 Osmanlı ve Türkiye'nin çağa, bilime karşı direnişi. Aleviliğe karşı dün ve bugün alınan benzer "tedbirler": 138 Ortodoks, tekçi mezhep dayatması-uygulaması gerekli miydi? 143 II. Bayezid (1447-1512) 149 Sultan II. Bayezıd ve Cem 159 Yavuz Sultan Selim'in saltanat yılları (1470-1520) 160 İbni Kemal Paşazade'nin Fetvası 173 Müftü Hamza Saru Görez'in Fetvası 175 Bölüm: III Şah Hace Ali, Şah Cüneyd, Şah Haydar 180 Şah İsmail Hatai 188 Şah İsmail Yıldız Dağı'na ve Banaz'a geldi mi? 195 İsmail'in Şah'lık için Tebriz'e yürüyüşü 196 Safevi ‘Kızılbaş Türk Devleti' 198 İsmail'in Faaliyet Yürüttüğü Topraklar Osmanlı Toprakları mıydı? 200 Safevi sülalesinin dini-mezhebi aidiyeti 203 Kızılbaş Devletini Kuran Türkmen oymakları 205 Safevi Hanedanı ve toplumu "Türk'tü, değildi" iddiaları: 207 Kızılbaşlık nedir, ne zaman ve nasıl doğmuştur? 208 Çaldıran Savaşı'nın nedenleri, savaş öncesi durum ve gözden ırak tutulan ‘derin' nedenler 211 Yavuz Selim, Şah İsmail mektupları 226 İki ordunun karşılaşması ve savaş 229 Şah İsmail efsanesinin sonu 235 Anadolu isyanlarında Alevi ve Kürt'lerin konumlanması 255 Kanuni Sultan Süleyman devri 243 Bölüm: IV Banaz(lar) 249 Banaz'da görülecek ve ziyaret edilecek yerler: 250 Yıldız Dağı ve Çelebiler 250 Pir Sultan Abdal'ın yaşadığı dönem: 237 Pir'in yaşadığı tarihsel aralığa dair... 270 Şah Kulu ayaklanması 284 Pir Sultan Abdal, Musahip Ali Baba, Rüstem Paşa ve zaviye konuları 293 "Ali Baba Zaviyesi" 299 Pir Sultan Abdal'ın gençliğine dair birkaç değinme... 309 Pir Sultan Abdal'ın olgunluk dönemi ve "Şah" ritüeli 315 Pir Sultan Abdal'ın çocukları 324 Pir Sultan Abdal'ın Banazlılarla akrabalık-yakınlık durumu 332 Seyit Salih Çelebi İcazetnamesi 333 Pir Sultan Abdal'ın efsanevi yaşamı 337 Kalender Çelebi Ayaklanması ve Pir Sultan Abdal 396 Bölüm: V Aleviliğin ritüel sorunu ve teolojik hafızası: Kayıplarımız... 417 Aleviliğin güncel sorunlarına dair... 428 Notlar: [1] Fuzuli: Mehmet oğlu Süleyman, (d.Kerbela, 1480 - 90? - ö.Kerbela, Bağdat, 1556) Azeri asıllı Türk divan şairidir. Asıl adı Mehmet oğlu Süleyman'dır. "Selam verdim rüşvet değildir deyu almadılar Hüküm gösterdim faydasızdır deyu mültefit olmadılar." Şiirin tamamı ve şiire konu olan hikâyenin ilginç özeti, ilerideki sayfalarda verilecektir. [2] Burada ve kitabın tüm bölümlerinde söz edilen "Osmanlı, Sultan Fatih döneminden sonra saraya egemen olan, Türk ve Türkmen unsurları; "İdrak-i bi-Türk" diye niteleyen, aşağılayan ve tüm devlet erkinden dışlayarak, halkın tepkisine, isyanına neden olan, padişahın da içinde olduğu devşirme saray mensupları kastedilmektedir. [3] Burada sözedilen "Kör Müftü", zamanın Kızılbaş-Batıni karşıtı fetvalarıyla ünlü "Kör Müftü" lakaplı Hamza Görez olmalıdır. Kitabın II. bölümünde, Müftü Hamza Görez başlığı altında inceleyeceğimiz kısımda bu müftünün Osmanlı devleti içindeki fonksiyonundan söz edilmektedir. [4] Şah İsmail- Hatai [5] "Türkmen" kelimesini, kitabımın tüm bölümlerinde, Anadolu'da yaşayan Türk etnik kökenli insanları ve grupları anlatmak için kullandım. Ayrıca, "Türk" ve "Türkmen" ayırımı yaparak, Türkmen tanımını salt Aleviliği çağrıştıran bir çerçeveye indirgeyerek, Alevileri ayrıştırp, ötekileştirmek isteyenlerin tuzağına dikkat çekmek istedim. [6] Bknz: "Binbir Bacalı Banaz yakıldı mı?" Başlığı altında irdelediğimiz bölümde verilen, Şakir Keçeli Baba'nın aktardığı belge, eski Banaz'ın yakılması olasılığını güçlendirmesi ve Osmanlı zihniyetinin algılanması bakımından ilginç bir örnek oluşturmaktadır. Ayrıca, yine eski Banaz Yazısında, eski Banaz'a iki km. mesafede tesadüfen bulunan mağarada çekilen fotoğraflarda, binlerce insan kemiği ve kafatası kalıntısı olduğu görülmektedir. Mağaraya giren yüzlerce insandan herbiri, kalıntıları hayret, üzüntü ve şaşkınlık içinde anlatmakta; burada kesinlikle bir toplu cinayet işlendiği olasılığında fikir birliği etmektedir. Bu gelişme (ya da kanıt) dahi, sözkonusu olasılığı güçlendiren bulgu olarak değerlendirilebilir. [7] Akçam, Taner, İnsan Hakları ve Ermeni Sorunu, II. B., s. 25 [8] Savaş Saim, Bir Tekkenin Dini ve Sosyal Tarihi, Sivas Ali Baba Zaviyesi, s. 120 [9] Aslanoğlu, İbrahim, Pir Sultan Abdallar. Erman Yayınevi, İst. 1984 [10] Çetinkaya, Nihat, Kızılbaş Türkler, Tarihi, Oluşumu ve Gelişimi, İstanbul, 2004, s, 471–72 [11] Gölpınarlı, Abdulbakıy, Tarih Boyunca İslam Mezhepleri ve Şiilik, s. 18,19 [12] Zorbalığa dayalı yönetim kadrosu [13] Ocak, Ahmet Yaşar, Yeni Şafak Gazetesi, 4 Kasım, 2007, Pazar, Tarihi ve tarihsel geçmişi sorgulamak lazım. Teolojik kökenlerini sorgulamalılar. Dedelik müessesesi Aleviliğin omurgasını teşkil eder, ondan vazgeçemez. Dedelik kurumu, hem Alevileri organize etme işlevini görür hem de Aleviliğin teolojisini ve bir anlamda tarihini taşır. Dolayısıyla dedelik kurumunun yeniden inşa edilmesi lazım. İyi yetişmiş dedeler de yok değil, bazıları büyük sıkıntıların farkındalar ve çıkar yol arıyorlar. Sünni kesimin onlara yardımcı olması gerekir. Alevi aydınların temel bir yanlışı var. Alevilik sanki Türkiye'de bu topraklara mahsus bir olguymuş gibi algılanıyor. Murtaza Demir: Kuşatılmış Bir İnancın Tarihi - Alevilik. NoktaKitap, İstanbul 2008, 488 S., ISBN 978-9944-174-62-6 |