|

|
Çağımızın yaşayan ozanları ve Anadolu coğrafyasında yaşamış olan değerler arasında İbreti’yi kabullenmek bir gerçektir. Yöremizin yaşayan ozanları arasında bir sıralama yapmak istediğimizde Âşık Veysel, Âşık Ali İzzet, Âşık Daimi, Meluli, İbreti, Âşık Mahzuni şeklinde sıralıyabiliriz.
| Tarih boyunca çeşitli medeniyetlerin birikimini yaşamış bir yarımadadır Anadolu. Biz bu kültür mozağinin üstünde çağlar boyu yaşayanların mirasları olan hazinelerinin sahipleriyiz. Kabul etsek de etmesek de bu hazine bizlere kadar korunup emanet edilmiştir. Bizler bunu yaşatıp geleceğin kuşaklarına aktarabilecek miyiz, aktaramayacak mıyız? Bu soruyu kendi kendimize sormamız gerektiği kanaatindeyim. Bu yanıtı tarihin akışı içinde aramak ise en doğrusu olacaktır.
X. yüzyıldan itibaren biçimlenip günümüzün yaşayan Anadolu’nun kültür vadisini oluşturan tarihi bütünlük içinde Anadolu halk şairlerinin, gelenekçi bir başlangıçla uluslararası düzeyde değerlere yükselişi canlı bütünlüklerle yaşamaktadır. Bu bütünlüğün içinde günümüze mal olmuş ve de yarınlara intikal edecek olan Malatya’dan Adana’ya, Kayseri’den Maraş ve oradan da dünya metropolü İstanbul’ kadar uzanan coğrafyada çileli yaşam ile birlikte yolculuğunu tamamlayıp ebediyete intikal etmiş bir halk ozanı ve şairimiz olan İbreti’nin yaşam öyküsünden söz etmek istiyorum. Asıl adı Hıdır Gürel olan Âşık İbreti’nin dedeleri Malatya’nın Akçadağ ilçesi Harunuşağı köyünden kalkmış, Kayseri’nin Sarız ilçesine bağlı Kırkısrak köyüne gelip yerleşmiş, babasının adı Ali annesinin adı Sultan;dır. Babası o günün zor koşullarında, at sırtında köy köy dolaşıp meyve ve öteberi satarak geçimini sağlarmış. Rumi 1336, Miladi 1920 doğumlu olan Âşık İbreti’ye Hıdır adı konulmuş. Üç yaşına gelince annesini kaybetmiş ve öksüz kalmış, babasının evlendiği Hatice isimli ikinci annesinden Ali, Rıza, İbrahim, Sultan, Meryem, adlarında beş kardeşi dünyaya gelmiş. İbreti, henüz on yedi - on sekiz yaşlarındayken evlenir, hanımı teyzesinin kızı Sultan’dır. Köşkerlik (ayakkabı tamirciliği) yapar ve giderek ayakkabı üretimiyle geçimini sağlar….. Askere gider, 3 yıl askerlik yapar; askerde iken babasını kaybeder. Askerlik dönüşü Maraş’ın Afşin ilçesine giderek kısa bir zamanda biçki, dikiş öğrenen İbreti, Sarız’a döner. Bu sanatını da on sekiz yıl devam ettirir. Bu arada saza söze büyük ilgi duyar, okuma merakı artar. Geceleri gaz lambasının ışığında sabahlara dek okuduğu günler olur kendini yetiştirir. (Bu dönem aynı zamanda Kırkırsak şeyhleriyle birlikte Şöbeçmen’deki Şeyhler Meclisi’ne dahil olduğu dönemdir)
İbreti, bu gayretli çalışmasının yanı sıra peş peşe altı çocuk sahibi de olur; sırasıyla Sultan, Haydar, Hüseyin, Hıdır, Kemal, Gülbeyaz, İbreti’nin hanesinde yer alır. Ancak kendi adını taşıyan Hıdır, henüz 34 yaşında 1992 yılında Hakk’ın rahmetine kavuşur. Diğer kardeşler, anneleri Sultan’la İstanbul’da yaşamlarını sürdürürler. Çok çocuklu İbreti, geçim darlığı çektiği için çeşitli mesleklere atılır. Saz yapıp satmak, diş çekmek, madencilik, en son fotoğrafçılık gibi işler yapar. Madencilikte yaptığı kazılarda yüzde seksen isabet kaydetmesine karşın ekonomik yetersizlikler nedeniyle bu işi sürdüremez. Bulduğu krom, gümüşlü kurşun, madenleri toprak altında kalır. Son olarak fotoğrafçılık yapmakta olan İbreti, Sarız da elektrik olmadığı için işini zor sürdürür. Daha sonra Elbistan’a göçer, burada fotoğrafçılık mesleğini sürdürürken 1967’de patlak veren Elbistan olayında Alevilere saldıran fanatik bir grubun saldırısından İbreti de nasibini alır. Dükkânı tahrip edilir. Kendisi ise canını zor kurtarır. Tekrar Sarız’a döner; ancak geçim darlığı nedeniyle İstanbul’a göçmek zorunda kalır ve 5 Kasım 1976 tarihinde Hakk’a yürür. (1) *** Bu inişli çıkışlı ve onurlu yaşam mücadelesinin öyküsünden sonra sizlerle onun şair ve halk ozanı kimliğini paylaşmak istiyorum. Bu konuya da Adana ve Kayseri illerinin sınırlarının kesiştiği coğrafyada bulunan yirminci yüzyılın başlangıcında kurulmuş küçük bir köy serüveni ile başlayacağım. Çünkü, bu köyde yaşananlar İbreti’nin tasavvuf ve şairlik hayatında eğitim ve öğretim olarak büyük bir yer almaktadır. Binboğa’nın Şöbeçimen’i, “1900’lı yıllardaki göçerlerle yirmi hanelik bir sayıya ulaşmıştı. Bu ailelerin yarısına yakını, Sivas il sınırları içindeki Gini aşiretinin alt gruplarından kopup gelmiş(2). Bu küçük yerleşim biriminde geçmişi 1800’lü yıllara dayanan bir dostlar meclisi mevcuttu. Zaman zaman kesintilere uğramışsa da, miras bırakılan kurulmuş sistem sayesinde yeniden hayata geçirilmesi başarılmış. Bu oluşturulan sistemin birinci ayağı, biçimsel kurallardan arındırılmış sınırsız insan sevgisi, ikincisi ise maddi olanaklardan yardıma muhtaç üyelerin de yararlandırılmasıydı. Bu oluşumun varlığı kendi içinde özünü korumaya çalışmaktaydı. 1. Cihan Harbi’nin başlarında Şöbeçemen’de dinî açıdan başlıca üç grup oluşmuştu: Birinci gruba “Şeyhler” ya da “Hakikatçılar” denilmekteydi (bu grup Araboğlu’nun izinden yürüyenler.) İkinci grup dedegândı. Bunlara “tarikatçılar”da deniliyordu... Üçüncü grup homojen (mütecanis) değildi. Bu grup, daha çok günlük ekmek kavgası veren fakir kesimden oluşuyordu”(3). Bu dinî oluşumun cemaat olarak varlığını koruyabilmesi, bölgenin ağır doğa şartlarına rağmen daha çok kış mevsiminde icraat buluyordu. Çevredeki köylerde yaşayan şeyhler Şöbeçemen’deki Aziz Baba’nın evinde toplanıyorlardı. Şeyhlerin meclislerine, şeyh olmayanlar alınmazlardı. Konuşmalar gizlilik içinde yürütülürdü. Hz. Ali’den Hacı Bektaş’a, Hacı Bektaş’tan Araboğlu’na ve “o güne” kadar kadar geçen süre zarfında Aleviliğin tüm kuralları gözden geçirilir, günün icap ve ihtiyaçlarına göre yeniden yorumlanırdı. Temel ölçü Kuran’ın batıni yorumu, insan-ı kâmilin aklı, vicdanı ve toplumun gelenekleri ile çağın gereksinmeleriydi.”(4) Bu meclisin şeyhleri değişik konular üzerinde fikirler beyan ederler, sistemin ihtiyaç duyduğu kitaplar, Sivas’tan, Halep’e, Kayseri’den İstanbul’a kadar nerede bulunursa ya satın alınır ya da ödünç istenir; mümkün değilse orada kalınıp okunur, sureti ve özeti çıkarılır, dönüşte meclisteki dostlara sunulurdu.(5). Bu meclisin dostları icraatlarında görev paylaşımı ihmal edemezler. Cemaat ve dostluk, hiyerarşik bir sistematik olarak yürütülmekteydi. Evet, 20. yüzyılın başlarında Sivas ve Maraş illerinde yaşayan Araboğulları, Apseyd’le, (Azia Baba’nın babası) Mamki Köse’ler ( Şeyh Mamo’lar) bir kuşak sonra Karaca Hüseyin Erbil’ler, Azia Baba’lar, Ali Kamke’ler ( Hicrani, Figani, Haki’ler) Haydar Bayrak’lar, Halil Aksu’lar, Haydar Uzun’lar, Terzi Hıdır Gürel’ler ( İbret’ler), Haydar Köse’ler, Ali Şükran’lar… bu gruptandırlar”.(6) Aziz Baba eserini kaleme alan Aziz Baba’nın torunu Seydi Özcan, Aziz Baba’nın dostları arasında İbreti’ye Mücrümi ve Ali Kamke’den sonra üçüncü sırada yer veriyor. Cemaat içindeki yerini ise şöyle izah ediyor: “Terzi Hıdır da saz çalar, deyiş söyler ve şiir yazardı. …. Deyişleri genellikle yapılan konuşmalarla ilgili konuları içerenler arasında seçilirdi, bunlar bazen konuşmaları teyit eden, bazen de karşıt fikirleri içerirdi. Karşıt fikirler de bir sonraki muhabbettin konusunu oluştururdu”(7)
Evet, yukarıdaki metinden de anlaşıldığı gibi İbreti, Şöbeçimen Meclisi’nde yer bulan bir ikinci kuşak (II.Cihan Harbi’nden sonra devam eden Şeyhler Meclisi’nin devam edenleridir) üyedir. Ekonomik koşullarına rağmen birinci grupta yer alması, onun farklı yetenek ve kabiliyetlere sahip olmasından kaynaklanmaktaydı. Ayrıca icraatlarını yaşamının bir parçasını oluşturan fotoğraf sanatıyla desteklemiş olmasıydı. Yaşamının çeşitli kesitlerinde çeşitli meslekleri icra etmesi ise ona farklı deneyler ve insan-ı kâmil meziyetleri kazandırmıştı. Yaşamının iki bölümden oluşan tasavvuf ve sosyal yaşam olarak var olma kavramlarını, yaşam savaşının mücadele evreleri içinde yürütmekteydi. Bu başarıda üyesi bulunduğu Şeyhler Meclisi’nin katkısı da büyük rol oynuyordu. Çünkü edindiği dostları onu yaşam boyu yalnız bırakmamışlar ve ona olan sevgilerini de göstermekten geri kalmamışlardır. Ne yazık ki bu mistik tasavvuf felsefesinin üyeleri, tarih boyunca çileyi kendi bedenlerine verdikleri maddi ve manevi kayıplarla yaşamışlardır. Aziz Baba’nın Aleviliği eserini kaleme alan sevgili Aziz Dede’nin torunu Seydi Özcan, Aziz Baba’nın dostları arasında İbreti’yi şöyle kaleme alıyor: “Hıdır (Gürel) Aziz Baba’nın en genç dostlarında birisiydi. 15 km. mesafedeki Kırkırsak köyünden olması nedeniyle en az ayda bir Kırkırsaklı şeyhlerle birlikte gelir, bir veya birkaç gece kalırdı. Deyişlerinde “İbreti” mahlasını kullanırdı. 1950’lerden sonra köyden Sarız’a taşındı. Çok zeki ve hazır cevaptı. Bir gün Baki Hoca’nın, sağanak halindeki yağmurdan ıslanmamak için koştuğunu görünce, hemen arkasından “Hoca efendi sana yakışmıyor. Bir din adamı Allah’ın rahmetinden kaçar mı? Günah işliyorsun” diye takılır, etraftakilerin gülüşmesine neden olur. Baki Hoca buna fena içerlenir ve sürekli fırsat kollar. Bir süre sonra İbreti’nin de yağan yağmurdan kaçtığını görünce, “İşte şimdi seni suçüstü yakaladım. Bak o pos bıyıklarınla utanmadan Allah’ın rahmetinden kaçıyorsun” diye laf atınca, İbreti, “Hayır Allah’ın rahmetinden kaçmıyorum. Allah’ın rahmetine basmamak için sadece acele ediyorum” yanıtını verir. Baki Hoca sesini keser, yutkunur ve gülüşmeler arasında uzaklaşır.(8)
Yetiştiği Şeyhler Meclisi’nden de anlaşılacağı gibi “Tekke Bektaşiliğinin” öğretilerini de aldığından kendisi bir “Babagân”dır. İbreti, yokluğun ve var oluşun mücadelesinde kendi tarihinin değerleri olan ozanlar gibi yaşamındaki gerçekleri, gözlemlerini, duygularını, düşüncelerini sınıf, mezhep ve politik değer yargılarından bağımsız bir tarafsızlıkla yansıtıyor. Ayrıca isyanlarını, sevgilerini ve aşklarını daha çok düz kafiyeli manzum bir dille yazıyor. Eserlerinde zaman zaman özellikle de dinî ve tasavvufî şiirlerinde Arapça ve Farsça’yı da kullanmış olsa da olgunluk dönemindeki eserlerinde öz Türkçe’yi daha çok kullanmıştır. Bundaki en temel etken, süreç içinde kendisini yerel etkileşimden arındırarak evrensel bir açılıma yönelmesi, özellikle de mistik felsefe konusundaki Şeyhler Meclisi olmuştur. Ozanın tasavvuf anlayışını büyük (rahmetli) oğlu Haydar şu cümlelerle ifade etmektedir: “Dört kapının sonuncusu olan Hakikat kapısına biat ettiğini, insanın Allah’la öz dost olduğunu, Allah’ın insana kendi ruhundan ruh verdiğini, insana şah damarından daha yakın olduğunu söylerdi. Kâmil insanın ruhunun ebediyen ölmediğine, ruhun tekrar bu dünyaya dönerek başka bir bedende yaşamaya devam edeceğine ve insanlardaki altıncı hisse inanırdı. Bu konuda diyor ki; İbreti, bu yoldan gerçekler yürür / Çağırmadan duyan bakmadan görür / Her kötü ahlaktan kendini korur / Hak ve hakikaten ırak olmazsa.(9)
Özellikle Bektaşi öğretisiyle değil de “Bektaşi Tekke” öğretisiyle meclisler oluşturan Şeyhler Meclisi’nde çalınıp okunan şiirlerinde “Nefes”ler ağırlık oluşturur. Anadolu köy Bektaşiliğinde de daha çok okunan eserler “Nefes” olarak kabul edilir. “Bektaşi şiirinin milli vezin ile milli biçimler etkisinde yazılan asıl kıymetli ve orijinal parçaları nefes adıyla tanımlanmıştır ki, tekkelerde belli bestelerle okunmaya mahsustur.” …. Zamanlara ait dervişlerin nefesleri hep hece vezniyle ve tamamıyla Yunus edasından alınmış hata daha şuh, daha kinayeli, daha zarif- bir tarzda yazılmıştır.”(10) Alıntıda da belirtildiği gibi “tekkelerde” sözcüğü bunu doğrulamaktadır. Anadolu Alevileri arasında hece vezniyle okunan bu eserlere ise “deyiş” denilmektedir. On bir heceli dörtlük Alevi-Bektaşi kültüründe başlangıcını XII. yüzyılda Yunus Emre’den alır. Yunus’da laik şiirle zühdi şiirin, hatta Bektaşi Alevi şiirinin esasları vardır. Nitekim onda aruz ve hece, divan edebiyatı ve halk şiiri, bir arada varlığını sürdürüyordu. Ancak, o halk unsurunu üstün tutmuş, öz dili ve hece veznini daha fazla kullanmış insani ve ileri görüşle hâkim olmuştur.”(11) İbreti, kaleme aldığı şiirlerinde özgün yerel değerleri coşkulu bir duyguyla birleştirip mısralarına yansıtıyor. Özellikle yetişmiş olduğu Şeyhler Meclisi’ndeki deyişleri okurken, edebi üsluba ve çaldığı bağlamanın da tarihsel yerini korumaya büyük özen gösteriyor. İbreti’nin şiirlerini on bir hece vezniyle yazılmış koşmalar olarak kaleme alındığını görmekteyiz. Şiirlerindeki hicivleri de düşünce kaynağının bu anlayıştan uzak olmadığını vurgulamaktadır. Ayrıca şiirlerinde çokça mani türünde örnekler de görmekteyiz. Günlük yaşamında kaleme aldığı şiirlerinde ise hicivlere yer vermiştir. İbreti şiirlerini dört ana başlık altında okuyucusuna sunmuştur: 1- Dini konulu şiirler 2- Tasavvuf konulu şiirler 3- Siyasi konulu şiirler 4- Sevgi ve Aşk konulu şiirler. Ne yazık ki tarihin tüm çilekeş halk ozanları gibi İbreti’nin de eserlerinin mahlası değiştirilmiş; eserler taklit edilmiş ve okuyanlar tarafından kendi eserleriymiş gibi bestelenmiştir. İbreti’nin yayınlanan şiirlerinin söz ve dize farklılıkları; şiirlerin asılları kitaplaşmadığı, şiirlerin dilden dile gezerken biçimsel değişikliklere uğraması veya kitaplaşmalarına rağmen birinci kaynaklardan alınmamasından kaynaklanmaktadır. Bu üzücü tahribata uğrayan tüm ozanların ve varislerinin korunması için yetkili kurumları duyarlı olmaya davet ediyoruz. Bu yanlışlıkların düzeltilerek, bütün ozanların yaşadığı gibi “ hak gaspları”nın varislerine intikalleşmesi en büyük arzumuzdur. Tartışmaya konu olan birinci şiiri “Bir Şah Olsam” şiiridir. Bu şiirini dinî konulu şiirlerinden birisi olarak okuyucusuna sunmuştur (bu şiiri İbreti ile birlikte beş kişi sahiplenmektedir: Maraşlı Mehmet Oğlu Ahmet Kartalkanat (Kul Ahmet), Sivas Kangallı Hamit Başıbüyük (Kul Hayrani), Maraşlı Derviş Mermertaş ( Perişan Derviş), Halil Öztoprak’ın varisleridir. (İbreti –Adil Atalay 33s). Bu konudaki tartışmaların yaşadığı başlangıç ise, 1994 yılının ilk aylarıdır. İkincisi de “Samit Gerekmez”dir. Bu şiirini ise, tasavvuf konulu şiirlerinden birisi olarak kaleme almıştır. Bu şiirindeki sözcüklerin anlamları konusunda kendine özgü, tasavvuf anlayışının özüne uygun olarak akıcılığını tamamlamaktadır. İbreti’nin oğlundan alınan “Bir Şah Olsam” şiirinin aslı (12) Bir Şah olsam Bir Şah olsam hükmeylesem cihana Kilise, mescidi yıkar giderdim Okullar yapardım bütün insana Cehaleti kökten söker giderdim Fabrikalar kurar idim her yerde İkiliği koymaz idim bu serde Ayrı gözle bakmaz idim bir ferde Cihana bir gözle bakar giderdim Gerçek insanları bilirdim Allah Ondan gayrısına tapmazdım billah Na Kâbe kalırdı ne de Beytullah Yerine bir arpa eker giderdim İnsanlıktan başka olmazdı cennet Yok olurdu İsa, Musa, Muhammed Kalkardı dünyadan mezhep, tarikat Dinlerin bağını çözer giderdim Bir olurdu zengin fakir her zaman Çaresiz dertlere olurdum derman Ne gavur kalırdı ne de Müslüman Tümünü bir yola çeker giderdim Gece gündüz çalışırdım millete Bir faydalı kul olurdum elbette Bir ırmak olurdum güneşten öte Yeni fezalara akar giderdim O günü görseydim yüzüm gülerdi Dünyada insanlar bayram ederdi Ne bir silah ne bir Atom kalırdı Bir ulu deryaya döker giderdim İbreti der varlığımız bitmezdi İnsanoğlu yanlış yola gitmezdi Ayrı gayrı devlet icap etmezdi Dünyaya bir bayrak diker giderdim.
Bu konuyla ilgili olarak Âşık Mahzuni Şerif ise “İşte ben 1957 yılında hayranlık duymuştum, İbreti’ye. O’nun demelerinden esinlenmeye başlamıştım. Duyduğum şiirlerin en güçlüsü “Bir Şah olsam hükmeylesem cihana” diye başladığı ve yeryüzünden hudutların kalkmasını, sanayinin ilerlemesini; İslam’da ve Hıristiyanlık’ta dinlerin yumuşamasını, şekilciliğin ve taş-toprak öpmenin fasıklığını ilan eden şiirini bizzat kendisinden dinlemişimdir. Bu şiir günümüzde çarpıcı etkiler yapmaya başlayınca, bu şiire sahip çıkan insanların çok olduğunu gördüm. Hatta çok yakın arkadaşım Kul Ahmed’in bile 1960’lı yıllarda yayınladığı bir kitabında bu şiirin yer aldığını görünce adeta şaşırdım. Şayet Kul Ahmet ile İbreti Baba, önceden tanışıyorlar da bu şiiri Kul Ahmet’ ten duyup kendisinin gibi okumuşsa onu bilmem. Ancak bildiğim tek bir şey İbreti son derece muhkem (sağlam), son derece bilinçli ve kamil (olgun) bir zattı. Kimsenin ne şiirine, ne de kabiliyetine tenezzül edecek yapıda bir adam değildi. İddia sahiplerinden birisi de, ünlü Alevi yazar Halil Öztoprak’ın çocuklarıdır. Aynı zat da benim yakın köylümdür. Aynı yıllarda rahmetli Halil Öztoprak’la da tanıştığım gibi ünlü bir Mahzuni olduktan sonra yıllarım Halil amcayla geçmiş ve meşhur olan “Tarihte Hakikat Kuran’da Hikmet” kitabının yazılışında çok daktilo tuşu dövmüşümdür.. Ama hiçbir zaman söz konusu şiiri Halil Öztaprak’tan duymadım.(13) Söz konusu şiirin talihsizliği, İbreti tarafından kitap olarak çıkarılmayışıdır. Şimdi bu şiirin kim ilk kitap haline getirmiş ise, elbette ki, o şiirin meşru sahibi görülecektir. Ama ben işin aslının bu olduğuna inanmıyorum. Çünkü yaklaşık kırk yıl önce bizzat Âşık İbreti’nin sazından ve dilinden dinledim…… Kim ne yazarsa yazsın kaynak olarak İbreti’yi aldığımı itiraf eder, aziz ruhuna saygılar sunarım.”(14) Bu görüşme “16 Eylül 1995 yılında Yalova etkinlikleri sırasında bir Cumartesi günü yapılıyor.”(15) Âşık Mahzuni’nin de “yaklÂşık kırk yıl önce bizzat Âşık İbreti’nin sazından ve dilinden dinledim” demesiyle bu yılların 1955-60 yılları olarak karşımıza çıkmaktadır. Hata bu konuyu doğrularcasına kasım 1994 yılında Kervan dergisinde adı geçen şiirle ilgili olarak Âşık Mahzuni diyor ki: “Söz konusu şiiri, okul yıllarında, yanı 1959’da, yakın köylüm olan Âşık İbreti (Terzi Hıdır) dan sazıyla dinledim. Köyümüzde olan cemlerde ve cem dışı sohbetlerde bugün hâlâ yaşayan ve Almanya’nın Bielefeld şehrinde oturan Âşık İbret Erdem de aynı şiiri icra ederdi. Ozan Osman Dağlı ve Kul Hasan, İbreti’nin yakın dostlarıdır. Bilgiler vardır…”(16) (Bu konuda ozanlar dünyasının duayenleri ve o dönemin canlı tanıkları olarak; Musa Eroğlu, Miktat Güler Dede, Ocaklı Güzel Erbaş Dede, Tokatlı Âşık Ruşani, Ali Doğan, Muharrem Yazıcıoğlu, Âşık Ali Başbuğ, Ali Cemal, Arap Ali, Av. Kahraman Aytaç, Mahsun Pehlivan, Necati Erder Dede eserin İbreti’ye ait olduğu konusunda birleşen ozanlardır.- Lütfü Kaleli, Tanrı İnsan, s. 63, 17, 52, 53)
Bir gerçeğin burada bir daha ispatlandığını görüyoruz. İbreti’nin 1950 -1960 yılları arasında Şöbeçemen’deki Şeyhler Meclisi’nde aldığı eğitim ve öğretim dönemidir bu yıllar. Bu Meclis’in etkili “Tekke” öğreti anlayışı İbreti’de bir “Babagân” olarak yazdığı şiirlerinin dizelerine yansımaktadır. Çünkü şiirin yazılış üslubu bir Bektaşi Babagânlık öğretisinin raksını aynen yansıtmaktadır. Diğer şairlerin büyük bir kısmının böyle bir “Tekke” öğretisi anlayışına sahip olmadıkları bilinmektedir.. Bu anlayışla eğitim ve öğretim almamışlardır. Genel olarak “Dedegân”dırlar. Bu da bu şiirin İbreti kaynaklı olduğunu adeta teyit etmektedir. Âşık Mahzuni Şerif, onu şu satırlarla tanımlıyor: Dört kapının sonuncusu olan Hakikat kapısına biat ettiğini her vesilede vurgular; Adem’in Allah’la öz dost olduğunu çekinmeden anlatırdı. Seyyidlik makamının, sadece adamiyet makamı olduğunu ve Adem-i Kâmil olmayanların, Ali’nin kendisi olsa dahi biat etmeyeceğini yüreğini taşırdı. Ayrıca, ilerici-devrimci bir halk ozanıydı da…(17)
Bu farklı yorum ve iddialarla birlikte ortaya çıkan gerçek şu ki; İbreti’nin şiirini kaleme aldığı dönemlerde bir şair olarak kimliğinin öne çıkmadığı ve yerel bir ozan olarak yaşamını yürüttüğü dönemleridir. Lakin, bu dönemde kimliği halk tarafından bilinen ve bu camiada etiketi oluşmuş olan bazı şair ve halk ozanlarının bu dizeleri farklı biçimlendirmelerle kendilerine mal ederek seslendirmeleri kaçınılmaz olmuş oluyor. Bu değerlendirme ve takdirleri halk ozanları dünyasının gerçekleriyle baş başa bırakmak daha doğru olacaktır. Lakin bu niyet ve fırsatçı düşünceler devam ettiği sürece halk ozanlığı halkın takdiri bütünlüğü içinde gerçek değerini bulmayacaktır. Çağımızın yaşayan ozanları ve Anadolu coğrafyasında yaşamış olan değerler arasında İbreti’yi kabullenmek bir gerçektir. Yöremizin yaşayan ozanları arasında bir sıralama yapmak istediğimizde Âşık Veysel, Âşık Ali İzzet, Âşık Daimi, Meluli, İbreti, Âşık Mahzuni şeklinde sıralıyabiliriz. Yaşamında birliktelikleri olan Dede Hasan Söysüren, “İbreti kişiliğiyle dürüst, dünya görüşüyle geniş ufuklu ve dinî bakımından da yeterli bilgiye sahip bir değerdi. Diyebilirim ki o bir çok halk ozanı, şair ev sanatçıya rehberlik yapmış bir örnekti.” diyor. Ayrıca AK-EL Vakfı Başkanı Hasan Topaloğlu “o yöremizin coğrafyasında gelip geçmiş en büyük değerler arasında yer alan bir şair ve ozandı. Kendi kimliğini koruma ve Aleviliğe sahip çıkma konusunda ise fedakarlıklardan kaçmayacak kadar cesur ve özverili bir insandı” diye söylüyor. Ozanın yaşamının son yıllarını geçirdiği İstanbul onun hayat acılarına bir yenisini eklemişti. Ömrünü yaşam mücadelesiyle geçirdiği Anadolu’dan sonra İstanbul’da yaşadıklarını Yeni Ortam Gazetesi’nin 19 mayıs 1973’teki sayısının konuk yazar köşesinde Mahzuni Şerif şu cümlelerle özetliyor; “Yıkılası şu kara günün içinde, ak birini daha tanıdım. Adı: İbreti. İşi, şiir yazmak, türkü çağırmak. Yani halk ozanlığı. Ozan, toprağı gebe Kayseri’nin Sarız İlçesi halkından. Yani Anadolu’da yoksulluğun gürzünü yemiş çoğunluktan biri. Ekecek toprak istemiş, sıkıntısı habire artmış. Dert desen, daha da fazla. Hükümet görmemiş O’nu Veysel’i gördüğü gibi… petrol şirketleriyle, bankalar da görmemişler O’nu…Hele TRT… Hele gazeteler, hiç görmemişler. Ozan’ı, gittim İstanbul’un kenar semtlerinde birinde, bir gecekonduda gördüm… Ekmeğine katık, çorbasına yağ olacak parayı biriktirip, ev kirasına verdiğini anlatan sözlerinden sonra sıra türkülere geldi. Yetmiş iki hürü bilmem / Verseler de yine almam / Çünkü ben hakkından gelmem / Geçimi dar bir insanım Elimde dut dalı sazım / Gerçeklere toprak tozum / Sanman ben kitapsızım / Canlı kitap özüm benim(18)
Notlar: (1) Adil Ali Atalay Vaktidolu: Âşık İbreti, s. 11-12. (2) Sinan Özcan: Aziz Baba Aleviliği. (3) Sinan Özcan: Aziz Baba Aleviliği, s. 45. (4) Sinan Özcan: Aziz Baba Aleviliği, s.139. (5) Sinan Özcan: Aziz Baba Aleviliği, s. 44. (6) Sinan Özcan: Aziz Baba Aleviliği, s. 238. (7) Sinan Özcan: Aziz Baba Aleviliği, s. 138. (8) Sinan Özcan: Aziz Baba Aleviliği, s. 89. (9) Adil Ali Atalay Vaktidolu: Âşık İbreti, s. 16. (10) Melih Duygulu: Alevi Bektaşi Müziğinde Deyişler, s. 8; Fuat Köprülü: İlk Mutasavvıflar, s. 350-351. (11) Abdülbaki Gölpınarlı: Türk ve Dünya Klasikleri –Pir Sultan Abdal-, Milliyet, s. 18. (12) Lütfi Kaleli: Tanrı İnsan, s. 54-55. (13) Lütfi Kaleli: Tanrı İnsan, s. 192. (14) Lütfi Kaleli: Tanrı İnsan, s. 193. (15) Lütfi Kaleli: Tanrı İnsan, s. 190. (16) Lütfi Kaleli: Tanrı İnsan, s. 37. (17) Lütfi Kaleli: Tanrı İnsan, s. 191-192. (18) Lütfi Kaleli: Tanrı İnsan, s. 212-213. Fotoğrafların temininde bizlere katkılarını esirgemeyen; Kanada’da yaşayan İbreti’nin torunu İrfan Gürel’e, Bağcılar’daki Anlı Fotoğrafçılık’ın işletmecileri olan kuzenleri Özgür ve Önder kardeşlere teşekkür ederim. Hüseyin Aldoğan |