Iddias “Kültür, doğanın yarattıklarına karşılık insanoğlunun yarattığı hemen herşey'dir.”  -Marx- Template
Template Bugün: 22 03 2010 Template

Anket

Online

Şuan 16 konuk çevrimiçi

Üyelik Girişi






Kayıp Parola?
Hesabınız yokmu? Kayıt olun

RSS Servisi

 
 
Rıza Zelyut: Anadolu Alevilerinde Geyik PDF Yazdır E-Posta
02 04 2008

Tahtacıların daha önce Ağaçeriler olarak adlandırıldığı da bilinmektedir. Ağaçeri boyunun, Batı Hunlarının temel kabilesi olan Agatirler olduğu da artık ortaya çıkmıştır. Karadeniz’in kuzeyindeki bu Hun kabilesinin bugün Anadolu’nun güneyinde yaşayan torunları, Abdal Musa geleneğinde eski kültürünü devam ettirmektedir… Abdal Musa’nın, bugün Türkiye’nin her tarafındaki Aleviler için kutsal bilinmesi de Türk kültür ikliminin din değişmesine karşın (İslama geçişten sonra da) yaşatıldığını gösterir. Anadolu’daki koyu Şii-Batıni çevreler (Alevi iklimi), Türk kültürünün en az değiştiği çevreler olarak dikkat çekmektedir. Bu da göstermektedir ki Anadolu Aleviliği, Türk kültürünü en iyi saklayan; Batıni İslam’ın kendisini en iyi anlattığı bir yol haline gelmiştir.

Sovyet ve Macar tarihçilerin batı Türkleri arasında varlığını saptadığı geyik kültü, bugün bile Anadolu Alevi halkı arasında kuvvetle yaşamaktadır.

Aleviler (Kızılbaş Türkler) avcılığı yasaklamışlardır. Bunda, İslam öncesinde Türk kabilelerini etkileyen Budizm’in etkisi bulunmaktadır. Budizmdeki tenasüh inancına göre insan ruhu devir halindedir. Beden öldükten sonra ruh hayvana geçerek yaşamını sürdürür. O hayvanı öldürmek, insanı öldürmekle eş sayılır. Kendi atasının hayvan biçiminde ortalıkta gezindiğine inanmak, Hindistan’dan Asya’ya gelmiştir. Bu etki Hunlar arasında kendisini hissettirmiştir (Bak: L. N. Gumilev, Hunlar; s. 116).

Çin’de birinci yüzyılın sonlarına doğru Budist rahipler (bahşı) görülmeye başlamıştır. Bunlar; insanları, kargaşa (sansara) dünyasından sonsuz huzura (nirvana) götürme iddiasında idiler. Çin’de giderek etkili olmaya başlayan Budizm, zamanla devlet yöneticilerinin inancı haline gelmiştir. Böylece Daoizm ve Konfüçyanizmle Budizm arasında şiddetli mücadeleler ortaya çıkmıştır.

Budizm, 2. yüzyıldan itibaren imparatorlar tarafından da benimsenmiştir. 465’te tahta geçen To-pa Hung; 475’te yayımladığı bir fermanla bütün canlı hayvanların kurban edilmesini yasaklamıştı. Çünkü bu imparator; canlı hayvanların tenasüh (ruh göçü) yoluyla insan ruhuna sahip olabileceklerine inanıyordu. Budizmden gelen bu görüş, Anadolu’da 16. yüzyılda Aleviler arasında şiddetle yaşıyordu. Bu durum, Sünni nitelikli letaifname kitaplarına girmiş bulunmaktadır. Letaifname’de, bir Kızılbaş’ın ormanda gördüğü mandaya saygı ile baktığı, “Bakışlarından atam olduğunu anladım!” dediği aktarılarak bu görüş ile eğlenilmektedir.

Alevi / Kızılbaş Türkmenler’in Asya’dan getirdiği bu tenasüh inancının Hunlar dahil Türk devletlerinde etkili olduğu gerçektir. Avcıya olumsuz bakış buradan gelir. Fakat, avlanması en uğursuz, en kötü kabul edilen de geyiktir. Geyik avlayanın onmayacağı, işinin bozulacağı, ailesinin yıkılacağı, kendi başına bir felaket geleceği kabul edilir. Bunları Tokat bölgesi Alevileri arasında saptamış bulunuyorum.  

Rıza Zelyut: Yabancı Kaynaklara Göre Türk Kimliği. Fark Yayınları: 23, Ankara 2007, 558 S., ISBN 978-975-6424-28-5

Ayrıca, Alevi halkın, çok eskiden beri Anadolu’da geyiğe kutsallık yüklediklerini de gerek menakıpnameler gerek halk ozanlarının (âşıklar) şiirleri ortaya koyuyor. Halk edebiyatında apayrı yeri olan geyik motifinin türkülerde zarif biçimde ve kutsallaştırılarak işlendiğini görmekteyiz. Abdal Türkmenlerinin büyük ozanlarından Neşet Ertaş’ın okuduğu Âşık Kerem türküsünde de bunu görmekteyiz: “Kova kova indirdiler yazıya / Tut ettiler al kanatlı tazıya / İş başa düşünce bakma kuzuya / Kaç kınalı ceylan yad avcı geldi.”

Ceylan avlamanın olumsuzluğu Alevilerin 7 Ulular’dan saydığı Fuzuli’nin Leyla vü Mecnun’unda görülür.

Geyikle ilgili eski efsanelerden birisi de ünlü halk ozanımız Kaygusuz Abdal’ın yaşam öyküsünde karşımıza çıkmaktadır.

1300’lerden itibaren oluşan Abdal Musa Velayetnamesi ilginç verilerle doludur. Kaygusuz Abdal’ın ham ervahken nasıl piştiğini gösteren bölüm Anadolu’daki bütün Kızılbaşlar ve Bektaşiler (Aleviler) tarafından bilinmektedir. Vilayetnamenin bu bölümünü şöyle özetleyebiliriz:

Alaiye (Alanya) Beyi’nin Gaybi adlı bir oğlu vardır. Bu çocuk, ergenlik çağına yaklaşırken yanıp yakılmaktadır. Sanırlar ki gizli bir derdi vardır. Babası, onun açılması için adamları ile oğlunu ava gönderir. Gaybi dere tepe dolaşırken bir de bakar ki ileride bir ahu… Bu geyiği gören Gaybi, at sürer, ahuya yaklaşır ve ona bir ok atar. Kirişten fırlayan ok geyiğin sol koltuğunun altına girer. Ahu, yaralanır, yaralanır ama kanı aka aka kaçmaya başlar. Dağları dereleri aşarlar, sonunda bir ovaya inerler. Yaralı ahu, burada büyük bir dergâhın kapısından içeri girer.

Gaybi asitanenin kapısına dayanır ve kendisini karşılayan dervişlere, “Buraya oklanmış bir ahu geldi. O benim avımdır, onu verin bana!” der.

Dervişler, şaşırırlar ve “Biz bir geyik görmedik!” derler.

Gaybi kızar: “Hey, dervişler hiç yalan söyler mi? Ben gözlerimle gördüm, o ahu buraya girdi!”

Meğer bu dergâh, Abdal Musa Sultan’a ait imiş. Dervişler gidip ona durumu anlatırlar. Abdal Musa Sultan, “Onu benim katıma getirin, kendisine cevabı vereyim!” der.

Gaybi, bunun üzerine Abdal Musa’nın huzuruna çıkar; hoş beşten sonra durumu anlatır.

Seyyid Abdal Musa sorar:

“O ahunun senin avın olduğunu nasıl bilirsin?”

“Sultanım, ben onu sol koltuk altından ok ile vurdum. Çok yol aldı, güç bela ile buraya girdi.”

“O oku görsen tanır mısın?”

“Bilirim sultanım!”

Bunun üzerine Abdal Musa Sultan, “Bak, imdi gör okunu!” diyerek sol kolunu havaya kaldırır ve koltuğunun altına saklı oku gösterir.

Gaybi Bey baktı, gördü ki attığı ok, Sultan Abdal Musa’nın koltuğunun saplanmış duruyor.

Meğer geyik suretinde (donunda) gözüken, bu asitanenin ulusu Abdal Musa Sultan imiş.

Gaybi Bey, bunu görünce çok pişman oldu, utandı, ne diyeceğini bilemedi ve bir süre kendine gelemedi. Kendine gelince de hemen Abdal Musa Sultan’ın elini öpüp ayağına baş koydu, özür diledi, yalvardı, niyaz eyledi.

Abdal Musa koltuğunun altından oku çıkarıp Gaybi Beğ’in önüne kodu ve dedi ki:

“Dergâhımız özür ehli için lütuf ve ihsan kapısıdır ve her zaman açıktır. Biz senin suçundan geçtik. Fakat, bir daha böyle etmeyesin, her gördüğün cana ok atmayasın.”

Beğzade binbir pişmanlık gösterdikten sonra Abdal Musa’dan hizmetine alınması için ricada bulunur ve bu isteğini Abdal Musa Sultan kabul eder.

Oğlunun eve dönmediğini bir ışıka (O zamanlar Kızılbaşlara / Alevilere ışık denilirdi) derviş olup hizmet ettiğini öğrenen Alanya beyi, hemen Teke Beyi’ne (Antalya Beyi) şikayet eder ve oğlunun kurtarılmasını ister.

Teke Beyi, yanındaki başpehlivanı Kılağılı İsa’ya, Elmalı’daki Abdal Musa’dan söz ettikten sonra “Var o Abdal’ı tut bana getir; nice kişidir göreyim, hesap sorayım!” der.

Silahşor İsa, at sürer dergâh kapısına ulaşır ve kendisini karşılayan dervişlere, “Söyleyin ona, ayağıma gelsin, ben atımdan inmem!” der.

Bu sözler içerideki Sultan’a malum olunca seslenir: “Hemen edebinle geri dön, geldiğin yolla git; biz senin dediğin kişi değiliz!” diye seslenir. Bir dervişin böyle davranmasına öfkelenen savaşçı İsa, atından inip onu tutmak ister. Tam ayağını üzengiden çekecekken gaib işareti ile at şahlanır ve Kılağılı İsa’yı taşlara çarpa çarpa götürmeye başlar.

At, Teke Beyi’nin kapısına ulaşınca bir de bakarlar ki üzengide bir insan budundan başka şey yoktur.

Teke Beyi bunu görünce hemen askerlerine emir verir. “At binin, gidip onun dergâhının yakınına büyük bir ateş yakın. O münafıkı ateşte yakayım da seyredeyim!”

Bu durum, Abdal Musa Sultan’a malum oldu. Oturduğu yerden “ya Allah!” diye bir haykırdı. Sonra dört beş yüz müridi ile birlikte semah ede ede Teke Beyi’ne karşı yürümeye başladı.

Asitane’nin batısında yüksek bir dağ vardı. Abdal Musa ve müritlerinin semah ederek gitmesi üzerine bu dağ da onların ardınca yürümeye başladı. Sultan, dağın yürüdüğünü görünce ona bakıp mübarek eliyle işaret etti ve “Dur, dağım dur!” dedi ve dağ durdu. Daha sonra ağaçlar ve taşlar coşa gelip Abdal Musa ile birlikte Teke Beği’ne karşı yürüdüler. Dur Dağı’nda ne kadar ağaç, taş varsa hepsi halka olup Abdal Musa ile semaha girdiler. Sultan Abdal Musa ile dervişleri, semah ederek Teke Beyi’nin yaktırdığı büyük ateşin içine daldılar ve ateşi tamamen çiğneyip söndürdüler.

Teke Beği askeri ile gelirken bu durumu görünce yolunu değiştirip yürüdü.

Abdal Musa ve dervişleri ateşi söndürdükten sonra Tekke’ye doğru yürüdüler. Yolda gelirken dağdan bir kara canavar (domuz) inmekte olduğunu gördüler. Hayvan onlara bakıp eşinmekte, haykırmakta idi. Sultan, “İşte bu kara canavar, Teke Beği’nin ruhu!” dedi. Baltacı derviş Kara Abdal’a emretti. Derviş, baltasıyla vurup canavarı öldürdü.

Tam bu sırada Teke Beği de atının ayağı sürçünce yere düşmüş, başını taşa çarpıp ölmüştü.

Menakıpnamesinden bir bölümü özetleyerek aktardığımız Abdal Musa Sultan diye bilinen bu Anadolu ereni, geleneksel olarak Hacı Bektaş Veli dervişlerinden kabul edilmektedir.

Fakat, onun Aleviler arasındaki konumu, yakın zamana kadar Hacı Bektaş Veli’den bile daha özeldi. Bunun sebebi de, bütün Aleviler arasında “Abdal Musa Kurbanı” diye bir kurban kesilmesi ve buna bağlı olarak da Abdal Musa Cemi yapılmasıdır.

Çocukluğumda Karadeniz ve İç Anadolu Alevileri arasında tanık olduğum Abdal Musa Cemi’nin daha sonra Alevilerdeki ortak ibadet biçimlerinden birisi olduğunu gözledim. Halbuki Hacı Bektaş Veli için, böyle bir cem kurallaşmış bulunmuyor.

Cem kültürüne bağlı Aleviler arasında sadece Abdal Musa adına kurban kesilmesi, onun batıni gücüne verilen önemi ortaya koymaktadır. Bu güç de aslında Türklerdeki ata kültünün değişmiş ve İslamlaştırılmış biçimi sayılabilir. Türk toplumu içinde Batıni gücü olduğuna inanılan kişilerin (evliya) bolluğu bundandır. Bugün Buhara kenti’nde 3200 yatır (baba, dede, şeyh mezarı) bulunması, buraların halk tarafından ziyaret edilmesi; bu inanışın sadece Anadolu’da değil bütün Türk coğrafyasında etkili olduğunu göstermeye yeter.

Prof. Fuat Köprülü, bugün Elmalı’nın Tekke Köyü’nde dergâhı bulunan Abdal Musa’nın, çok yoğun bir Şii-Batıni çevrede yaşadığını, onun bölgesinin özellikle Tahtacı Türkmenleri ile kaplı olduğunu belirtiyor.

Prof. Köprülü’nün Türk Halk Edebiyatı Ansiklopedisi’nin ilk fasikülünde yer alan bu bilgiler; Aleviliğin eski günlük yaşam biçimine ve bugününe de uygundur.

Tahtacıların daha önce Ağaçeriler olarak adlandırıldığı da bilinmektedir. Ağaçeri boyunun, Batı Hunlarının temel kabilesi olan Agatirler olduğu da artık ortaya çıkmıştır. Karadeniz’in kuzeyindeki bu Hun kabilesinin bugün Anadolu’nun güneyinde yaşayan torunları, Abdal Musa geleneğinde eski kültürünü devam ettirmektedir.

Ağaçeriler bu bölgeye nereden gelmiştir sorusuna da tarihsel olgular cevap vermemizi kolaylaştırmaktadır. Batı Hun –Kun- ordusunun 450’de Kafkasya üzerinden Güney’e indiği, bu ordunun da Agatir ağırlıklı olduğu; Hazar Türkleri içinde bu boyun da etkin bulunduğu; Hazarlar’ın ta Irak’a kadar sarktıkları dikkate alınırsa, Agatir / Agaçeri etkisinin kaynağı anlaşılır.

Bu konuda tarihçi Peter B. Golden de ilginç bir teoriyi dile getirmektedir. Ona göre 463 yılında Avarlar’ın ittiği, Sabirler’in baskısıyla Kazakistan bozkırlarından sürülen Sarağurlar, Akatzirler’i tepeleyerek kendi bünyelerine kattılar. Bundan sonra artık kaynaklarda Akatzirler / Akatirler geçmemektedirler.

Bizans İmparatorluğu kısa süre içinde Sarağurlar’ı kendi diplomatik kapsama alanlarına çektiler. Onları Persler’e karşı yaptıkları savaşa gönderdiler (s. 41).

Yukarıdaki bilgilerden anlaşılacağı üzere Akatirler; daha önceki seferden tanıdıkları Doğu Anadolu hattına bu sefer yüzünden yeniden gelmişlerdir. Bu kabilenin müttefik oldukları Bizans topraklarının Anadolu kısmına geçerek yerleşmeleri doğal bir durum sayılmalıdır.

Yani Akatirler, Anadolu’ya gelen ilk Türk akıncıları olarak kabul edilebilirler.

Ağaç kültünün Türkler’de çok kuvvetli olduğu da ayrı bir gerçektir. Örneğin; Mişar’lar; “mişe/meşe” insanı “ar/er” anlamına gelmektedir ki burada meşeyi totem yapan, ona tapan bir kavimden söz edilmektedir. Türk Mişar halkının bu ağaç totemli yapısı, Hazar Türkleri’nde de kayda geçmiş önemli bir olgudur.

Abdal Musa’nın, bugün Türkiye’nin her tarafındaki Aleviler için kutsal bilinmesi de Türk kültür ikliminin din değişmesine karşın (İslama geçişten sonra da) yaşatıldığını gösterir.

Anadolu’daki koyu Şii-Batıni çevreler (Alevi iklimi), Türk kültürünün en az değiştiği çevreler olarak dikkat çekmektedir. Bu da göstermektedir ki Anadolu Aleviliği, Türk kültürünü en iyi saklayan; Batıni İslam’ın kendisini en iyi anlattığı bir yol haline gelmiştir.
 
< Önceki   Sonraki >
 
Template Template Template
© 2010 kanalkultur.com
Joomla is Free Software released under the GNUGPL License.