Iddias “İnsanların [içinde bulunduğu] yaşam koşullarına uyumlarının toplamı, onların kültürüdür.”  -Sumner & Keller- Template
Template Bugün: 22 03 2010 Template

Anket

Online

Şuan 13 konuk çevrimiçi

Üyelik Girişi






Kayıp Parola?
Hesabınız yokmu? Kayıt olun

RSS Servisi

 
 
Gülşah Göktaş: 'Beynelmilel' ve 'O... Çocukları' PDF Yazdır E-Posta
29 06 2009

 Beynelmilel - Yönetmen: Sırrı Süreyya Önder

O... Çocukları - Yönetmen: Sırrı Süreyya Önder

Yönetmen - Sırrı Süreyya Önder

'O... Çocukları', eşi gözaltında bulunan bir annenin (Sezin Akbaşoğulları), kızına bir hikaye okumasıyla başlıyor. Hikaye arasında küçük Hazan'ın "Anne babam gelmeyecek mi?" sözleriyle birlikte, babanın gözaltındaki sorgu ve işkence görüntülerine geçiliyor. Hem baba hem de ağabey gözaltındadır ve işkenceye maruz bırakılmıştır. Sorguda eşine ve ağabeyine anne ve kızın nerede oldukları sorulmaktadır. Bu sorgu akla ilk şu düşünceyi getirmektedir: Neden ısrarla anne ve kızın yeri öğrenilmek istenmektedir. Ya da anne ve kız bulunduğunda onlara ne olacaktır?

Beynelmilel'deki Göndermeler

Yönetmen ve senarist Sırrı Süreyya Önder'in ilk filmi olan Beynelmilel, Önder'in kendisinin de tanıklık ettiği 12 Eylül dönemini anlatıyor.

Önder filmin konusunu ve kendisine ilham veren düşünceyi şu cümlelerle ifade ediyor:

"Filmimiz askeri yönetim dönemlerinin, günlük hayat ve sıradan insan üzerindeki etkileri ve kışla mantığının sosyal yaşama uyarlanması sırasında ortaya çıkan absürd ama çok trajik karmaşaları irdeliyor. Tüm bu gelişmeler, yörenin müziğinin başına gelenlerle birlikte, bir baba ile kızının hazin bir yolculuğu olarak anlatılıyor. O günleri sadece hatırlamak bile tüm ilham perilerini seferber etmeye yeter. 12 eylül, bu toprakların tarihinde, kurtuluş savaşından sonra en önemli kavşaklardan birisidir. Bugün yaşanan her türden sıkıntının o günlerden devralınan bir başlangıcı olduğunu düşünüyorum. 'O Tozlar, Bu Çamurları Getirdi' isimli bir roman çalışmamın bir kısmını böyle bir senaryoya dönüştürdüm." [1]

Beynelmilel ve Filmde Yapılan Göndermeler

Yönetmenliğini Sırrı Süreyya Önder ve Muharrem Gülmez'in yaptığı filmin senaryosu Sırrı Süreyya Önder'e ait. Film, 12 Eylül döneminde güneyde yaşayan ve kendilerine "Gevende" ismi verilen mahalli müzisyenler ekseninde anlatılıyor. 12 Eylül dönemindeki sıkıyönetimin karşısına, düğünlerde çalgıcılık yapan bir grup mahalli müzisyenin çıkarılması filmdeki asıl ironiyi oluşturuyor. Belki de Beynelmilel'i 12 Eylül dönemini anlatan filmlerden farklı kılan en önemli özellik, toplumun belleğinde ciddi yaralar açan bir döneme mizahi bir açıyla bakabilmesi.

Filmin başrol oyuncusu Cezmi Baskın, gevendelerin başındaki kişi olarak "Abuzer" karakterini canlandırıyor. Abuzer yaşı ve tecrübeleri gereği 12 Eylül'ü ve onun getirebileceği sıkıntıları çok iyi idrak etmiştir. Bu yönüyle filmde kızına ve ailesine zarar gelmesini istemediği için, sıkıyönetimin kurallarına bağlı bir babayı görüyoruz. Filmde devrimci bir karakteri canlandıran "Haydar" (Umut Kurt) ise Siyasal Bilgilerde okuyan dönemin cunta anlayışına karşı çıkan bir üniversite öğrencisidir. Abuzer'in kızı rolündeki "Gülendam" (Özgü Namal) ile duygusal bir bağı olsa da Haydar'a göre "Devrimciler sadece ölümle nişanlıdır."

Sırrı Süreyya Önder Kimdir?

"Beyoğlu Pera Sineması, sene 2003. Yılmaz Güney'in "Duvar" filmi gösterilmekte. Fuayede bir afiş: "Senaryo yazmak ister misiniz? Sırrı Süreyya Önder biraz da izlediği filmin coşkusuyla belki, afişteki numarayı arar ve Senaryo Stüdyosu'ndan bir randevu alır. "Neden sinema yapmak istiyorsun?" olur Barış Pirhasan'ın ilk sorusu. O meşhur cevabını verir: "Valla öfkeliyim biraz." İyi bir sebeptir Pirhasan'a göre sinemaya başlamak için. Ama devam etmek için bir handikap. Öfkesiyle arasına mesafe koyacağını söyler ve kolları sıvar. Öyle de yapar, çünkü böyle bir hayat hikâyesiyle "Beynelmilel" gibi bir film yapabilmek için ciddi mesafe alması gerekir insanın öfkesinden...

7 Temmuz 1962'de Adıyaman'da yoksul ve sosyalist bir aileye doğar Sırrı Süreyya Önder. Önce berberlik, sonra dava vekilliği yapan babası Ziya Önder, Türkiye İşçi Partisi'nin Adıyaman İl Başkanı'dır ve 35'inde sirozdan ölür. Dört kardeşin en büyüğü Sırrı 8 yaşındadır daha. Babalarından bir sürü kitap kalır, bir de 35 bin lira borç. Dostları toplanıp borcu öderler, Önder ailesi de dede evine sığınır. Bir göz odada 7 nüfus...

Sekizinde kentin tek fotoğrafçısına çırak olarak girer Sırrı Süreyya Önder. Çok başarılı bir öğrencidir. Milliyet'in bilgi yarışmalarında, münazaralarda birincilikler alır. İlk okuduğu kitap Orhan Kemal'in "Bereketli Topraklar Üzerinde"sidir. Adıyaman Lisesi'nde ise edebiyat öğretmeni, Dostoyevski ile tanıştırır onu, "Karamazof Kardeşler"i ömür boyu elinden düşürmez.

Lise 1'den itibaren babasının izinden giderek örgütlü sosyalist yapıların içinde yer almaya başlar. Cezaeviyle de Lise 2'deyken tanışır. Maraş olaylarını protesto ettiği için...

Yaşı küçüktür, çabucak serbest kalır.

Aileyi geçindirdiği, lastikçilikten otomobil tamirciliğine birçok iş yaptığı için devam mecburiyeti olmayan bir üniversite aramaktadır. Cezaevinde tanıştığı bir Mülkiyeli yol gösterir ona, tek tercihi Siyasal'a ikinci olarak girer. Kent-Koop'ta marley işçiliğine başlar fakülteyle birlikte. Arada da geceleri pavyonda çalışır. Küçük yaşta almıştır sazı eline, sonrasında cümbüş ve ut eklenmiştir buna. Bir yıl sonra, 12 Eylül'le beraber yeniden cezaevine girer. 12 yıl hüküm giyer ve açlık grevleriyle, direnişlerle geçen altı yılın sonunda çıkar. Yükseköğrenim hakkını kaybetmiş olarak.

Adıyaman artık yaşayabileceği bir yer olmaktan çıkmıştır. Değil iş, selam verecek adam bulamaz memlekette. İstanbul'a gelir, Sirkeci'de elektronik aletler satan bir firmaya kamyon şoförü olarak girer. Ruhuna da iyi gelir şehir şehir gezmek...

Ve bir gün borca bir kamyon alır, kendi işini kurar, biraz rahata erince de evlenir. Dört yılın sonunda işi de bozulur, evliliği de. Geriye bugün 16 yaşında olan kızı Ceren kalır.

Rusya'da, Ukrayna'da, Bulgaristan'da inşaatlarda çalışır. Kazakistan'dayken bir telefon alır. Siyasal'dan arkadaşı Tuncay Özkan'dır arayan. "Bir kanal kuruyorum, inşaatını sen halleder misin?" der... Kalkar gelir Kanaltürk'ün inşaatını yapmaya...

İnşaatlarda bile her boşluk bulduğunda yazdığı bir romanı vardır: "O Tozlar Bu Çamurları Getirdi". Senaryo Stüdyosu'na kabul edildiğinde kafasında onu senaryoya çevirmek vardır. Sinema hakkında çok okumuştur, bir dönemde öğretmen kadrosuna kaydırırlar Önder'i. Artık hayatını yazarak kazanmaktadır. "Kızlar Yurdu", "Aşka Sürgün", "Emret Komutanım" gibi dizilerin yanında "Beynelmilel"i yazar ve Meral Okay'a götürür. O da onu Uğur Yücel'e gönderir. Yücel hem filmi çekecek hem de başrolü oynayacaktır, ama bir şekilde olmaz o iş. Önder de kendi çekmeye karar verir filmi. Feyzi Tuna ve Atıf Yılmaz'dan çok destek görür. Bir ortak dostları da Muharrem Gülmez ile tanıştırır onu ve filmin birbirini tamamlayan iki yönetmeni buluşmuş olur. BKM de projeye tam destek verince 3 Temmuz 2006'da 'motor' derler.

Bir gece önce gözüne uyku girmez, Feyzi Tuna'yı arayıp "Kaçsam beni saklar mısın?" der... Monitörden ilk sahneyi izlediğinde ise gözyaşlarına boğulur. Kendi deyişiyle 'demir yürekli bir adam olduğu halde...' Dört yıllık düşü hayata geçiyordur. Ve "Beynelmilel" kendi kanatlarıyla uçar nihayet. Yönetmenini, yapımcısını, oyuncusunu gururlandırarak, Ankara, İstanbul ve en son Altın Koza festivallerinden ödüllerle dönerek... Sırrı Önder'i en çok onurlandıran ise kimsenin 'samimiyetini' sorgulamaması olur."[2]

Sırrı Süreyya Önder ile Beynelmilel Üzerine Bir Söyleşi[3]

Nuriye Akman: Gerçekten yüreğinize sağlık. Bu kadar trajik bir dönemi, nasıl bu kadar ölçülü bir ironiyle ele alabildiniz?

Ortaya çıkardığımız işin eksiği, çapağı olmasına rağmen herkes beğenide çok cömert davrandı. Ama benim her izlediğimde şurayı şöyle yapabilirdik diye uykularım kaçıyor. Seyircili ilk gösterimde kardeşi idam edilmiş biri geldi yanıma, "Keşke o gün de bunlara bu kadar gülebilseydik" gibi bir laf etti. İşte bütün dünyanızı altüst etmeye yeten bir söz. Böyle kritik bir mevzuda kelam ederken bin süzgeçten geçirmek zorundasınız kendinizi. Absürd bir komedi, cıvık bir melodram olma tehlikesi var. Böyle bir bıçak sırtında gitti bu.

Nuriye Akman: Ben sizde filozof bir yan da gördüm. Senaryo kanaviçe gibi işlenmiş.

Ben yazı ile uğraşan bir adamım. Sinema ile profesyonel bir ilişkim yok. Ama çok sıkı bir izleyici ve merak eden bir adamım. İyi ustaların elinde yetiştim. Sosyalist gelenekten geliyorum. Babam berberdi. TİP'in Adıyaman il başkanıydı. Evimiz Behice Boran, Nihat Sargın, Deniz Gezmiş'in gelip gittiği bir yerdi. Böyle bir havayı soludum ben.

Nuriye Akman: Sizde başka bir damar da var sanki. Solcuların o acı dili yok sizde.

O acı dil bir tek solcuların sorunu değil. Bu ülkenin bilcümle düşünen insanları, o andaki şartları veri olarak kabul etmeyen, daha güzel bir hayat mümkün diyen herkes büyük dertlere düçar oldu. Bunu bir Zaman röportajında söylemek istemezdim; ama ben yedi yaşımdan itibaren okuma sürecimin içerisine bütün Risale-i Nur külliyatını da dahil ettim. Çünkü babam böyle bir gelenekten geliyordu. Dayım da insan güzeli, bir Nur şakirdiydi. Ve çocukları çok ciddiye alırlardı. Belki şansım bu oldu. Günlük hayatın kodlarını çözmeye cehdettim. Halkın kendini yönetme hakkına müdahale edildiği zamanlar iyi kötü bir kitle desteği oluşuyor. Bunu yalnız cebir olgusuyla açıklayamayız. Niye bu millet zulüm değirmenine su taşımaya bu kadar iştiyakla koşturuyor?

Nuriye Akman: Filmde, yerel çalgıcıların askerin orkestrasına dönüştüğü anda bunu nasıl kullanmaya başladıklarını görüyoruz. İzlemeyenler anlamazlar diye bir parantez açalım.

Okur anlamasın ki gitsin seyretsin! Hakkımızda çıkan her yazıyı okuyorum. Sanırım Yeni Şafak'ta bir arkadaş şöyle bir şey yazmıştı ki ben bundan çok önemli bir azar çıkarttım kendime. "Her filmde olduğu gibi bu filmde de sağ yok." dedi. Evet, dönemin bir belirleyeni olarak sağcılar ne yaptılar o gün gibi bir karakter koymadık.

Nuriye Akman: Bense sinemadan çıkarken, sizin 28 Şubat'ın da filmini yapmanızı istedim.

Onu da 28 Şubat'tan perişan olan, sıkıntılarını iliğinde, kemiğinde tüm çatışmaları ile yaşayan bir arkadaşın yapması, benim seve seve yardımcı olmam sanki daha sağlıklı bir yol. Dramaturji, çatışma kurma sanatıdır. Senaryo kuramında Allah'tan bir kere el alabilirsiniz. Yani senarist bir yeri sinemasal olarak çözemezse, orada bir mucizeye ihtiyaç vardır. Bir deprem olur ya da kahraman tesadüfen oradan geçer gibi. Sağ estetiğin kötü filmler yapmasında bunu görüyorum. Her şeyi takdir-i İlahi olarak kavrayan bir dünya görüşünden geliyorsanız çatışma kurmanız zor.

Nuriye Akman: Sağcıların doğru dürüst sinema yapamayışını kadercilikle açıkladınız; ama ben bu filmde de kaderci bir koku aldım. Askerler de devrimciler kadar mağdurdu sanki. Kimse durumunu kendi seçmemişti, bir selin içinde yuvarlanıyordu herkes.

Materyalist kadercilik diyebiliriz belki! On binlerce yıllık bir gelenekten süzüle süzüle bugüne gelmiş bir coğrafyanın çocuğusunuz. İçinizde her şeyin genetik kod olarak bir karşılığı var. Bunlardan vareste tutamazsınız kendinizi. Fakat bir film yaptığınızda, bir kitap yazdığınızda sizden on binlerce yılın hercümerç ettiği bir olguyu bir çırpıda çözmeniz beklenir. Oysa film işi de, roman işi de bir enstantanedir. Bir anı yakalarsınız.

Nuriye Akman: Anların yakalanışına bakıyorum da sizi pek materyalist göremiyorum. Siz kaderinizi sevmeyi öğrenmişsiniz. Çektiğiniz onca acıdan bunca lezzetli bir iş çıkmazdı yoksa.

Bu biraz "sel gider kum kalır" gibi bir şey. Marks, "Tarihte ne olmuşsa başka türlü olamayacağı için öyle olmuştur." der. Bunun kaderle arasında ince bir çizgi var. İslam'da kader mevzuu biraz ferasete bırakılmıştır. Cüz'i iradeyle külli iradenin etkileşimi, İslam mütefekkirinin de içinden çok net çıkamayıp iman perdesine bıraktığı bir meseledir. Ben niye yaptım bu filmi? Dünyadaki bütün diktatörlerin iki ortak noktası var. Hepsinin eli kanlıdır ve hepsi aptaldır. 12 Eylül, taşları çok önceden örülmeye başlanan, çoklu alternatifleri olan ve gelişmelerin buraya gelmesinden sonra devreye sokulmuş bir organizasyondu.

Nuriye Akman: Ve siz filminizde uygulayıcıların aptallıklarından doğan zulümleri anlatıyorsunuz.

Darbenin sözcüsünün herhangi bir meydan konuşmasını bir psikiyatrist incelese adamı müşahede altına aldırır. Bu olgu bana bu topraklara hakaret gibi geldi. Düşünün bu topraklar nice alimler, idareciler yetiştirmiş. Ve gelmiş bu ülke bir tiksinç, sığ, kuyu suyu gibi tadı tuzu olmayan, zulmünden vazgeçtim, bir salak iradeye teslim olmuş. Bilmem nereye oturmak ve darbuka çalmak yasaktır diye tabelalar asılmış parklara.

Nuriye Akman: İçeriden bakınca böyle. Ama meseleye yukarıdan baktığınızda şunu görmüyor musunuz? Eblehlik olacak ki alimlerin değeri anlaşılsın. Zulüm olacak ki kahramanlar doğsun. Bu bir idrak meselesi, zalimi alkışlamak değil, anlatabiliyor muyum?

Çok iyi anlıyorum. Eğer bir drama yazıyorsan her karakterin haklı olduğu bir taraf olması lazım. Afişle resmi, sloganla edebi metni ayıran şey budur. Dostoyevski gibi kahramanlarımıza şefkatle yaklaşmalıyız. Sol ürünlerde faşistler, işkenceciler çok çirkin gösterilir. Sağ ürünlerde de solcular hep parkalı, sakallı, kötüdür. Yarattığınız karaktere saygı duymazsanız yaptığınız şey sanat olmaz. Ekşi Sözlük'te okudum. "Gülendam'la Gülendam olmuş. Askerle asker olmuş." diyor.

Nuriye Akman:Nitekim Gülendam'ın ağzına "Ağlamayan gülemez" repliğini vermişsiniz. Demek ki farkındasınız; her şey olması gerektiği gibi oluyor hayatta.

Evet ama her şey bu kadar ağır yaşanmak zorunda değil ki kardeşim. Başkasında bir endikasyon olarak geçebilecek şeyi biz bir travma olarak yaşıyoruz. Yazık bu ülkeye!

Nuriye Akman: Filme dönelim. Resmettiğiniz her şeyi birebir yaşadınız mı?

12 Eylül olduğunda arandığım için Adıyaman'a gidemiyordum. Bir kez gittiğimde gördüm ki, yerel müzisyenlerden bir bando oluşturulmuş ve çok absürt bir üniforma giydirmişler. Kentte tecrit edilmiş, ufak yollu aşağılanma ile anılan bu müzisyenler, aslında abdal geleneğinden gelen Türkmenler. Üniformayı giyince kendilerini cuntanın bir uzantısı hissedip kentle hesaplaşmaya girdiklerini karelerle gördüm. Her sabah memurlar, öğrenciler gibi hükümet bahçesinde sıraya giriyorlar. Bando İstiklal Marşı'nı çalıyor. Bütün memurlar okuyup içeri giriyorlar. Ve beşte yine çıkıyorlar, marş okuyarak dağılıyorlar. Bu arada kentte kapalı mekanlar ve hastane dahil herkesin ayağa kalkması isteniyor.

Nuriye Akman: Bütün bunları gördüğünüzde kaç yaşındasınız?

17 yaşındaydım. Tüm caddeleri yürüterek hükümet binasına götürüyorlardı insanları. Sonra ihbar furyasına tanık oldum. Ozan Edip Karabi'nin bir şiiri var. "İnsan ki tamam yok gibidir kevni mekanda. Dalga da o, derya da odur aynı zamanda." İhbar furyasında o insanın dalga da, derya da olmasını görüyorsunuz. Dalga da derya da olmanın daha derin tasavvufi anlamları var ama neyse... Yani o adam belki o gün de kötü bir adam değildi. Ama yaratılan büyük korku, insanların diğerkam olmalarının yollarını kesti. Bugün baktığımızda çok acı veriyorsa bu ülkedeki belli resimler, bence mihenk taşı o gündü. O gün öyle bir terörizasyon olmasaydı, daha kalender meşrep bir hayat tarzı olabilirdi bu ülkenin. Çünkü erdem ile tanış olmak insanı tutan bir mayadır. Kötülüğe bir kez bulaşınca erdem çizgisine gelmek çok müşkül bir iştir. Yani o şansı elimizden aldılar o gün.

Nuriye Akman: Enternasyonal Marşı size ne ifade ediyor bugün?

Oldum olası marşlara sıcak bakmam. Marş, kitleleri ajite etmekle sınırlı kaldığında kıymetlidir. Fakat ona taşıyacağından çok fazla anlamlar yüklüyoruz. Ben niye buna saygılı davrandım? Çünkü bunun arkasında binlerce insanın kanı, canı, çilesi var.

Nuriye Akman: Kenan Evren'in filminizi seyretmesini ister misiniz?

Eksik kalsın! Benim bir serinkanlılık meleği gibi dolaşmam, bunun önce sinema olabilmesinin gereğinden. Ama konsey üyelerinin, acıdan kırk Bornova battaniyesi parçalamadan ölmemesi için her gece beddua ederek yattım ben. Öyle acılar yaşattılar ki, ölülerimizi hayırla yâd edin derler ya, o günah da benim boynuma olsun. Bunları hayırla yâd etmeyelim. Dili olan beddua, gönlü olan buğzetsin.

Nuriye Akman: O dönemde fiziksel işkence gördünüz mü?

Bir milyon altı yüz küsur insan gözaltına alındı. Birisi çıksın, ben eza cefa görmedim desin. 105 günlük sorgumun 30 günü yoğun işkenceyle geçti. Hiçbirine hakkımı helal etmiyorum. İki cihanda da elim yakalarında

Nuriye Akman: 38 gün açlık grevi yaptınız geçmişte. Bedeninizde bir arıza kaldı mı?

Bunları konuşmayı; şöyle eziyet gördük, böyle araz bıraktı demeyi sevmiyorum. Ama o günlerin resminin bilinmesi lazım. Tabii ki insan olanda araz kalır. Anam mütedeyyin bir insan. Hacca da gönderdim. "Oğlum o kavatlar için kırk gün aç kaldın. Bir gün Allah'ın orucunu tutmuyorsun." diye sitem ediyor bana.

Öperim ben annenizin ellerini. Bugün ölüm orucu direnişçilerine ne diyorsunuz?
Bir ülkede bu ıstırabı çeken insanlar varsa kendinizi bir nebze onların yerine koymaya çalışacaksınız. Bu sizin de başınıza gelebilir. Çünkü bu topraklar düşman icat etmeden yönetebilme hünerine sahip değil. Bir gün bu tehlike komünizm, ertesi gün bölücülük, ertesi gün irtica oluyor. Bugün itiraz edebilirseniz yarın sizin derdinize insanların yanmasını isteme hakkınız olabilir. Aç insanları Mamak'ın o buzunda çırılçıplak soyup sabaha kadar üstlerine köpekler saldılar. Ölüm orucu intihar değil. Bedeninizi, son sermayenizi, bir tokat gibi yüzlerine fırlatabileceğinizi her salise gösterebilme cesareti.

Nuriye Akman: Ama çözüme hiçbir katkısı olmuyor.

Ama soruna rıza göstermek çok daha travmatik bir yol. Bu, 12 Eylül'ün bütün kurum ve kurallarıyla devam ettiğinin en bariz göstergesi. Muhtemelen Şevket Kazan çok vicdanlı bir insandı. Cemil Çiçek muhtemelen öyledir. Tayyip Erdoğan'ın belki buna içi yanıyordur. Fakat sorunu çözemiyorlar. Bunlardan erdem adına beklenen şey, aczlerini beyan etmek. Bunu dedikleri anda sorunun kaynağına yönelecek insanlar. Mehmet Ali Birand'ın 12 Eylül belgeselinde Kenan Evren'in bir beyanı var. Diyor ki, "Bize taraflı demesinler diye o zaman bir solcunun idam kararı önümüze gelmişti. Bir de sağcınınkini imzaladık."

Nuriye Akman: Bir onlardan, bir bunlardan! Evren'i çok dengesever gördüm canım!

Şimdi sağ ne güne duruyor? Tam da bu dengeye kurban giden idamlığın öyküsü, sinemanın, romanın konusu değil midir? Onun yerine sağ bu ülkede daima yönetenlerin değnekçiliğine soyundu. En cesur çıkışı "Fikrimiz iktidarda kendimiz içerideyiz" serzenişi oldu. Sen o zaman bu insanları yarı yolda bıraktın. Bugün ülkenin geleceğine talip olamazsın. Başörtüsü meselesine kadar daima aynı koronun içinde aynı türküleri söylerken gördük sağı. İhlaslı solcuların hepsi bu başörtüsünün teessürünü de bir şekilde hissettiler. İş çığırından çıktığı noktaya kadar da bunların haklarına sahip çıkma erdemini gösterdiler. Sağ biraz vicdanına sığınmalı.

Sırrı Süreyya Önder ile O … Çocukları Üzerine Bir Söyleşi[7]

Gülşen İşeri: Beynelmilel'den sonra O… Çocukları'yla bir kez daha 12 Eylül hatırlatması yaptınız. Bu süreç sizi nasıl etkiledi?

12 Eylül'le benim aramda kan davası var. Bu toplumla da 12 Eylül arasında kan davası var. Buna bir namus davası da denebilir, çünkü bu ülkenin geleceğini çaldılar, çeyrek yüzyılına çöreklenmiş, bugün de bütün kurumlarıyla devam etmekte olan bir kabustur. Bugün yaşadığımız her sıkıntının, o günlerden devralınan bir başlangıç olduğunu düşünüyorum. Yoksullara karşı yapılmıştır ve giderek daha da yoksullaştırıyor. Onun için 12 Eylül bir mazi değildir, bir mazi olmadığı için aslında son derece güncel, bir şey yaptığımı düşünüyorum.

Gülşen İşeri: 26 yıl sonra konuşuyor olmamız da bir gecikmişlik değil mi?

Buna yapılıyor denilemez ki… Kaç tane yapılıyor ki 12 Eylül filmi. Dünyanın neresinde böyle bir sıkıntı yaşansa, yüzlerce film çekilir. Bizde, iki elin parmakları kadar. Çeyrek yüzyıl sonra yapılıyor olmasının tabii ki sanat üzerindeki nisbi özgürleşme ve yapım ile ilgisini kurmak mümkün. O dönemi anlatacak insanların artık daha yetkin durumda olmasının payı var.

Gülşen İşeri: Filminize dönecek olursak, film neden O… Çocukları? Bir kaygınız olmadı bu adı kullanırken?

Açıkçası benim senaryo ismim bu değildi. Bendeki senaryonun ismi "Bugün 23 Nisan"dı. Yapımcı birkaç çalışmanın altına da bunu yazmıştı ama sonra bunu tercih etti. Bir itirazım yok. İlk defa bu laf küfür olarak kullanılmıyor. Ayrıca bizim sinemamızda da yazılı ürünler, arasında da bolca vardır. Hiç uzağa gitmeye gerek yok. Vurun Kahpeye var. Kahpe ile bunun çok fazla birbiriden farkı yok. O çocukları, evet işçilerinin hayatını, bedenini satarak idame ettirmek zorunda kalanların çocuklarının hikâyesini anlatıyor.

Gülşen İşeri: Darbe sürecinde böyle hayatlara tanıklık ettiniz mi peki? Burada daha çok kadınlar ve çocuklar üzerinden 12 Eylül'ü anlatıyorsunuz.

Bire bir hikaye yok. Bu bir kurgusal. Gözlemlerimle, yüzlerce yaşanmışlıktan aklımızda kalanların birlikte kurgulanması. 12 Eylül'ün bir diğer yönü; mülteci hayatlar başlattı. Binlerce aileyi böldü. Sadece yurttaşlıktan çıkartılan insan sayısı 14 bin. Yurttaşlıktan atmaya fırsat bulmadıkları yaklaşık 70-80 bin kişi. Dolayısıyla 100 bin kişilik kitleden söz ediyoruz, bu kişilerin aileleri bölünmüş oldu. Fakat tüm faşist diktatörlükte olduğu gibi, en çok acıyı kadınlar ve çocuklar çekti. Erkek biraz arsızdır ama kadın ve çocuk bundan çok daha fazla yaralandı. Tanıklık ettiklerim oldu: Cezaevinden çıktıktan sonra tarla başında kalmıştım. Bu tür emanetçilik annelik yapan insanlar tanıdım. "Bu tür eğitimli ve sosyalist ailenin çocuklarını böyle bir anneye emanet ederlerse ne olur?" sorusunu sordum ve hikaye çıktı.

Gülşen İşeri: Filmlerinize baktığımız zaman mizah var, biraz da acıyı bal eylemek mi?

Acıyı ben bal eylemiyorum. Hayatın diyalektikliği bu. Hayatta bunlar daima iç içe. Ben niye acıyı bal eyleyeyim? Bunlar acıya ihanet olur. Ya da bala niye acı katayım, bala ihanet olur. Ama hayatın diyalektikliği böyle hepsi iç içe geçmiş durumda. Ben mizahı bir dil olarak daha baskın kullanmaya çalışıyorum. O yüzden mizahın çok muhalif bir dil olduğunu düşünüyorum yapısı gereği. Hatta dünyanın en etkili muhalif dilidir mizah. Üstelik bu topraklarda bunun en seçkin örnekleri vardır. Aziz Nesin'le başlıyor mesela. Bizde mizah denildiği zaman cıvıklık akla geldiği için…

Gülşen İşeri: Mizahta 'taklit' ettikleriniz var mı?

Ben Aziz Nesin'in mizahını taklit ediyorum. Metin Üstündağ'ın mizahı da çok önemlidir benim için. Metin Üstündağ benim hocamdır aynı zamanda. Metin bana kısa yazmayı öğretmiştir…

Gülşen İşeri: Siz 12 Eylül'le aramda kan davası var dediniz. Toplumla da arasında var. Peki ne zaman bitecek, ne zaman yüzleşecek tüm bunlarla?

Yüzleşme meselesini aşmak gerekiyor. Yüzleşmek kötü bir kavram, ya da güçsüz bir kavram. Yüzleşme yerine hesaplaşma demek lazım. Hesaplaşmak da bunların tüm faillerinin yargılanmasıyla mümkünüdür. Türkiye'de buna dönük en ufak bir hareketlenme yok, sosyalistler dışında böyle bir niyeti olanda yok. O yüzden böyle bir yüzleşmeden söz etmek mümkün değil. Biz üzerimize düşeni yapıyoruz ya da bu konuda sadece sosyalistler yapıyor. Yani biz kendi içimizde muhasebesini yaptık, sorumluluklarımızı düşündük, zaaflarımızı didikledik, en azından ne kadar yapabildiysek böyle bir çabanın içinde olduk. Dersler çıkardık. Ve hesap sorduk. Bu sanatla olabilir, akademik çalışmalarla olabilir, günlük aktivitelerle olabilir. Hepsini yaptı sosyalistler. Ama toplumun genel olarak hareketlenmesinden söz etmek mümkün değil.

Gülşen İşeri: Buna nasıl bir yol açılmalı peki?

Bunun yolu şu olur: 1 milyon 600 kişinin hepsinden toplum olarak özür dilemeliyiz. Bunun içinde cinayetle yargılanan insan da olabilir, fakat hukuk dediğimiz şeyin cezası bellidir, tarif edilir. 12 Eylül'de cezanın dışında ceza çektirildi bu insanlara. Ben siyasal eylemlilikler içindeydim, tüm bunları mahkemede de savundum. Bu o zaman suç sayılabilir, hiç umurumda değil, bunun bedelini de öderim. Ama anamı gözümün önünde dövemezsiniz, anamın ne suçu var, anam olmaktan başka. Adamın oğlunu işkencede öldürdüler, adam karakol karakol gezdi. Oğlun Karşıyaka'da diyorlar, Karşıyaka Ankara'da bir mezarlık. Bunun mezarlık olduğunu bilmeden, Hozatlı köylüsü karakol karakol gezdi oğlunu bulmak için. İşte bunlardan özür dilenmeli. Sadece hapis değildi onlarınki: İdam ettiklerini sehpaya götürürken döven, ruhsuz, iğrenç faşist bir zihniyetten söz ediyoruz.

Gülşen İşeri: Peki düne baktığınız zaman bugünü nasıl değerlendiriyorsunuz?

Siyasal önderliğin kökeni önemli, oralara bakmak gerekir. Sizin sınıfsal bir önderliğiniz olmadığı zaman bunlar popülist hareketler olarak kalmaya mahkumlar. Belki bu sınıfsal önderlik meselesinde bir miktar çuvallamış olabiliriz. Bu da özeleştiri olsun. Çünkü sosyalist hareketin kahramanlara ihtiyacı yoktur, kahramanlık yerine görev ve sorumluluk, yani kadro ve mücadele vardır. Olmalıdır.

Gülşen İşeri: Bugün böyle bir mücadele umutlandırıyor mu?

Umuda hiç inanmadım, örgütlü mücadeleye inandım. Bu varsa umut vardır. Umut bitmez ama hiçbir yanlış da kendi kendine durup dururken düzelmez. Yoksullar, halk, emekçiler ne kadar bir araya gelebilir, doğru bir siyasal önderliğin etrafında toparlanabilirse o kadar mesafe kaydederiz.

Gülşen İşeri: Politik sürecin, dönemlerin sinemaya aktarılmasını anlıyorduk ama bu süreç hızlı bir şekilde popüler kültür dediğimiz televizyona kaydı…

Hayat boşluk tanımaz, siz kendi hikayenizi kendiniz anlatmazsanız, birileri çıkar sizin yerinize anlatır. Onlar kurguladıkları zaman da kendi istedikleri gibi kurgularlar. Kendi bakış açıları neyse… Bir adam, dar ağacına giderken en faşizan hukuksuzluğun bile gözettiği bir ritüeldir; son sözlerini sorar ve son sözleri onlar bile dinler, ama dizide son sözler sansürleniyor. Mesela buna kimsenin hakkı yok. Bırakın popülistliği, insan ve vicdan meselesi. Biz kendi hikâyemizi kendimiz anlatmadıkça birileri bizim yerimize anlatacak. Bundan bizim kendimize dair sonuçlar çıkartmamız lazım. Popüler kültür bir canavardır çünkü. İştahı bitmez…

Beynelmilel
Beynelmilel

Beynelmilel

Film, pavyona dönüştürülmüş bir kamyonun halkın içinden bir "muhbirin" durumu ihbar etmesi ve gevendelerin tutuklanması ile başlıyor. Kamyonun yakalandığı sıralarda Haydar da üniversiteden evine dönmüştür. Fakat "sokağa çıkma yasağı" nedeniyle garda mahsurdur. Filmin ilk göndermesi 12 Eylül'ün sıkıyönetim önlemlerinden olan "sokağa çıkma yasağı"nadır.

Haydar gardan evine dönerken üzerinde "Beşinizde Paşasınız Zorluklara Koşarsınız" yazılı bir pankart görülüyor. Bu pankartta 12 Eylül'ü gerçekleştiren paşaların resmi de bulunuyor: Genel Kurmay Başkanı Kenan Evren, Kara Kuvvetleri Komutanı Nurettin Ersin, Deniz Kuvvetleri Komutanı Nejat Tümer, Hava Kuvvetleri Komutanı Tahsin Şahinkaya ve Jandarma Genel Komutanı Sedat Celasun. Filmde 12 Eylül'ün mimarları olan paşalara gönderme yapılmıştır.

Filmde dikkate değer başka bir durum ise askeri yönetim eliyle Abuzer'e verilen "yasaklı müzikler" listesidir. Sıkıyönetimle mahalli unsurları karşı karşıya getiren bu "yasaklı liste"ye göre düğünlerde "lorke lorke"nin çalınması "yıkıcı-bölücü" bir davranıştır. Ayrıca filmin bir sahnesinde yasak nedeniyle "lorke"nin sessiz çalınması ve askeri görevlilerin düğün alanına gelmesiyle çalınan müziğin "Türkiyem Türkiyem cennetim" olarak değiştirilmesi dönemin yasakçı zihniyetine başka bir göndermedir.

Ayrıca Sırrı Süreyya Önder'in canlandırdığı Servet karakterinin, gevendelerin tutuklanması ile ilgili "Neticede anarşist değiller ya biraz döver bırakırlar." söyleminin satır aralarında, yönetimle aynı düşünmeyen insanların "anarşist" olarak yorumlandığı da dönemin toplumsal gerçekliği olarak sunuluyor.

Filmde gözaltına alınan gevendeler askeri disiplinin bir gereği olarak "dağınık" görüntülerinden kurtulmalı ve "düzenli" bir hale getirilmelidir. Bunun için öncelikle onlara birer üniforma gereklidir. Böylece onlar mahalli sanatçılardan oluşan gevendeler değil, "orkestra" mensubu müzisyenler olacaklardır. Düzenli, tertipli, üniformalı ve tek tip... Onlar artık düğünlerde çalmak yerine askeriyenin görevlendirdiği törenlerde çalacaklardır. Gevendeler üniforma olarak "temsili düşman" kıyafetinin seçilmesi ise, onlar her ne kadar askeriyenin orkestrası olduklarını düşünseler de karşı taraftan bunun böyle algılanmadığına bir örnektir. Filmde dede (Bahri Beyat) ile Abuzer arasında gelişen bir diyalog şöyledir:

- Ne oluyor Abuzer sizi ne diye içeri atmışlar?

- Bir şey yok baba bizi askeriyenin orkestrasına aldılar.

- Orkestra ne ki?

- Mızıka, mızıka.

- Mızıka… Peki ne iş göreceksiniz?

- İstiklal Marşı çalacağız, konsey gelecekmiş ona çalacağız, birisi ölürse onun ölüsünün başında çalacağız.

- Tövbe de la, tövbe de! Ölünün arkasından çalgı çalınır mı oglum? Bu nerde görülmüş?

- Baba bu askeriyenin mevlüdü gibi bir şeydir ha!

- Peki bu orkestraya para yapıştıran olur mu?

Diyaloğu yorumladığımızda, Abuzer'in "Bu askeriyenin mevlüdü gibi bir şeydir." ve dedenin "Peki bu orkestraya para yapıştıran olur mu?" sözleriyle her iki karakterin de konuyu kendilerine göre yorumladıkları ve yapılan uygulamanın çok da anlaşılamadığı ortadadır. Çünkü bu uygulama askeri yönetimin, mahalli bir oluşumu şekillendirme çabasıdır. Her ne kadar burada gevendeler mahalli müzisyenler olarak sunulsa da geniş anlamda düşündüğümüzde onlar birer sanatçıdır. Bu yönüyle "sanatçı" ve "baskı rejimi" karşıtlığı da ortaya konmuş oluyor. Aslında cunta rejimini halkın nasıl algıladığını, daha doğrusu "Nasıl algılayamadığını!" görmek mümkündür.

Filmin bir bölümünde geçen cenaze töreninde cenaze marşının ardından orkestra eşliğinde çalınan "ilahi" yine bu yönde bir göndermedir. Yerel değerlerle ve inançlarla, uygulanan yaptırımların çatışması söz konusudur:

Gevendeler - Orkestra

Mahalli / yerel çalgıcı - Müzisyen

Mahalli giyim - Üniforma

Eğlence amaçlı müzik - Marş

Yerel çeşitlilik - Tek Tipleşme

Gelecek Kaygısı / Belirsizlik - Güvence

Toplumda Saygı Görememe - Otoriteye Bağlı Saygınlık Kazanılacağı Düşüncesi

Sıkıyönetim / Baskı - Sıkıyönetim / Baskı

Karşıtlıklar tablosuna baktığımızda tablonun her iki tarafında da değişmeyen unsur "baskı"dır. Onlar birer çalgıcı / gevende de olsalar, askeriyenin orkestrasına bağlı müzisyen de olsalar hayatlarında değişmeyecek olan şey onlar için sıkıyönetimin baskısıdır. Bu noktada onlar için askeri yönetime yakın durmak menfaatlerinedir - ki kendilerine seçim şansı da verilmemiştir -.

Filmin başka bir sahnesinde Haydar arkadaşı ile birlikte üzerinde "Huzurumuzu Size Borçluyuz" yazılı bir pankartın iplerini kestiklerini görüyoruz. Yoldan geçmekte olan bir vatandaş pankartı hemen yerden kaldırır, üç kere öpüp başının üzerine koyar ve yüksek bir yere kaldırır. Bu davranış şekillerini Müslüman bir toplum yapısının parçası olarak değerlendirmek yanlış olmaz. İslami inanca göre Kutsal Kitap yüksek bir yerde bulundurulmalıdır. Yine bu inanıştaki, öpüp başının üzerine koyma geleneği (el öpme geleneği gibi) geleneksel anlamda önemli bir davranıştır; ya da yerde bulunan kutsal / mübarek bir nesnenin (kutsal kitap ya da ekmek gibi) bulunduğu yerden kaldırılmaması çoğu zaman saygısızlık hatta günah olarak addedilir. Burada Kutsal Nesne=Pankart olmuştur. Kutsal olanla olmayan yer değiştirmiştir.

Ve Halkevinin pavyona dönüştürülmesi… Abuzer'in kardeşi rolündeki Tekin'in (Nazmi Kırık) yanındakiyle Picasso'nun Guernica tablosu üzerine yaptığı konuşma ilginçtir.

- Tekin lan oğlum bu nasıl resim? G.tü başı kaymış bunun.

- Gu-er-ni-ca Pic-asso

- Piç Haso

Bu diyalog kültürel yozlaşmaya güzel bir örnektir. Sene 1982'dir ve 12 Eylül 1980 darbesi ile Halkevleri ikinci kez kapatılmıştır. 1932'de Atatürk tarafından kurulan halkevleri toplumun kültür kurumları duruma gelmiş ve varlığını 1951'e kadar sürdürmüştür. 1960 yılında Türk Kültür dernekleri olarak yeniden kurulmuş, 12 Eylül 1980'den sonra tekrar kapatılmış ve 1987'de yargı kararıyla yeniden faaliyetlerine başlamıştır. Halkevlerinin toplumsal açıdan önemi nedir?

Cumhuriyet Döneminin Kültür Kurumu Halkevleri

Halkevlerinin kuruluş amaçları neydi? Atatürk Halkevlerinin kurulmasını neden istedi? Topluma nasıl bir fayda sağlıyorlardı?

Halkevlerinin kuruluş amaçlarını ulus bilinci oluşturmak, kültür birliğini sağlamak, milli ruhu oluşturmak, köylünün aydın ve kentli ile ilişkisini geliştirmek, Cumhuriyet Halk Fırkası'nı tanıtmak olarak sıralayabiliriz. Peki bu amaçlar nasıl bir sistem uygulanarak gerçekleştiriyordu?

Halkevleri işleyiş olarak Dil, Edebiyat ve Tarih Kolu, Güzel Sanatlar Kolu, Temsil Kolu, Spor Kolu, Sosyal Yardım Kolu, Halk Derslikleri ve Kurslar Kolu, Kitaplık ve Yayn Kolu, Müze ve Sergi Kolu, Köycülük Kolu olmak üzere 9 kola ayrılıyordu ve bu kolların her birinin bir hizmet amacı vardı. Ve bir halkevinin Halkevi kurulabilmesinin en önemli şartı bir kütüphaneye sahip olmasıydı. Halkevlerinin işleyişi ve görevleri ayrıntılı olarak incelendiğinde önemi daha da iyi anlaşılacaktır:

Halkevlerinin Şubeleri ve Amaçları

1. Dil, Edebiyat, Tarih Kolu

Muhitin genel bilgisini yükseltmeye yarayacak konularda sohbetler ve konferanslar düzenlemek, Türk dilinin bugünkü yazı ve edebiyatta kullanılmayan, fakat halk arasında yaşayan kelimeleri, terimleri ile eski millî masalları, atasözlerini, araştırıp toplamak, anane ve âdetleri incelemek, dergi çıkararak veya çıkarılmakta olan dergiler aracılığıyla yukarıda belirtilen çalışmaları yayımlamak, yeni yetişen gençler arasında yetenekli olanları desteklemek ve onların ilerlemeleri için gerekli çareleri aramak.

2. Güzel Sanatlar Kolu

Musikî, resim, heykeltıraşlık, mimarlık, ve süsleme sanatları gibi alanlarda sanatçı ve amatörleri bir araya toplamak, genç yetenekleri korumak, halk için genel müzik akşamları düzenlemek, halkın musikî zevkini arttırmak ve yükseltmek, mümkün olan yerlerde güzel sanatlar kursu açmak, halkın millî marşları ve şarkıları öğrenmesine yardım etmek, millî bayramlarda bu marş ve türkülerin milletçe bir ağızdan söylenmesini temin etmek, köylerde ve aşiretlerde söylenen millî türkülerin nota ve sözleriyle millî oyunların ahenk ve tarzını tespit etmek.

3. Temsil Kolu

Tiyatro sanatına heves ve yeteneği olan kadın ve erkek üyelerden bir temsil grubu oluşturmak, umumî idare heyetince tercih edilecek veya yeniden teklif ettirilecek piyesler temsil ettirmek.

4. Spor Kolu

Türk halkında spor ve beden hareketlerine sevgi ve ilgi uyandırmak, bunları bir kitle hareketi, millî bir faaliyet haline getirmek. Türkiye İdman Cemiyetleri Birliğine dahil olan veya olmayan spor kuruluşlarının gelişme ve ilerlemesine yardım etmek. Hiç kulüp bulunmayan yerlerde kulüp kurulmasını, gençlerin spor kulüplerine girmesini ve gerçek birer sporcu olarak yetişmesini teşvik etmek.

5. Sosyal Yardım Kolu

Çevrede yardıma muhtaç kimsesiz kadınlar, çocuklar, sakatlar, düşkün ihtiyar ve hastalarla ilgilenmek; mevcut hayır cemiyetlerinin faaliyetlerinde çalışmak; kreş, öğrenci yurtları, işçi tedavi yurtları gibi sosyal yardım kurumlarının çalışmalarını hızlandırmak; hapishanelerde bulunan muhtaçları gözetmek; fakir öğrencilerin elbise, yemek ve barınmalarıyla ilgilenmek; tedaviye muhtaç hastaların tedavilerini sağlamak; köylerden gelen fakirleri şehir ve kasabalarda barındırmak; hasta olanların tedavilerini sağlamak ve işsizlerin iş bulmalarına aracılık etmek.

6. Halk Dershaneleri ve Kurslar Kolu

Okuma-yazma ve yetiştirme hareketlerinin ilerlemesini temin ve himaye etmek; okuma-yazma öğretmek, yabancı dil ve fen dersleri vermek, sanat öğretmek ve günlük hayat bilgilerini geliştirmek için kurslar açmak; özel kurumların açtığı kurslara yardım etmek.

7. Kütüphane ve Neşriyat Kolu

Her halkevinin bulunduğu yerde bir kütüphane ve bir okuma odası açmak zorunludur. Bu kütüphane CHP yayınlarıyla, bağışlarla, doğrudan satın alma suretiyle zenginleştirilir. Satın alınması gereken eserler konusunda, umumî idare heyeti tavsiyelerde bulunur. Şube, millî kültürü besleyecek ve her kesim tarafından okunacak eserleri çoğaltmak için gerekli tedbirleri alır, okuyucuların artmasına gayret eder. Talimatnamede belirtildiği gibi, bir halkevinin açılması için ilk şart kütüphanedir.

8. Köycülük Kolu

Köylülerin sıhhî, medenî, bediî gelişme ve ilerlemesine, köylü ile şehirli arasında karşılıklı sevgi ve bağlılık duygularının kuvvetlenmesine çalışmak, çevre köylere geziler düzenlemek, köylüyü okutmaya çalışmak, hasta köylülerin şehir sağlık merkezlerinde muayene ve tedavilerini sağlamak, harp malulü köylülerle şehit köylülerin aile ve yetimlerini korumak ve bunların kasabadaki resmî işlerini kolaylaştırmak.

9. Müze ve Sergi Kolu

Çevredeki tarihî eser ve abidelerin iyi korunması hususunda resmî makamları aydınlatmak. Bulunduğu yerde resmî müze varsa onları zenginleştirmeye, yoksa bunların kurulmasına çalışmak. Tarihî kıymeti olan eski yazılar, ciltler, tezhipler, divanlar, minyatürler, çiniler, halılar ve nakışlar gibi millî kültür vesikalarıyla eski millî kıyafetler ve diğer millî etnografya vesikalarını toplamaya çalışmak suretiyle mahallî müzelerin zenginleşmesini sağlamak. Sergi Grubu ise çevrede ve memleketin diğer taraflarında bulunan sanatkârların eserlerinin teşhir edilmesini sağlamak. Bu sanatçıların istedikleri eserleri sergiler açmak suretiyle halka tanıtmak.

"Halk Eğitimi" adlı kitabında Geray, halkevlerin kuruluş amacını şu şekilde özetlemektedir:

"Atatürk ilkelerinin ışığı altında Türk kültürüne ve sanatına hizmet etmek, devrimlerini yaymak, kökleştirmek, halkı toplumsal ve kültürel alanlarda yetiştirmek, dil ve yazın, güzel sanatlar, gösteri, kitaplık ve yayın, spor, müzik, köycülük, tarih ve müze, sosyal yardım kollarında halka yardımcı olmak, onları bu konularda bilgi ve beceri sahibi yapmak."[4]

Çeçen ise halkevlerinin önemini şu şekilde sıralar; "Halkevleri, birinci olarak bilim kadar sanatın da toplum içinde yaygınlaşmasına öncülük etmiş ilk kurumlardan biridir. İkincisi,

"Türkiye'de yeni bir ideolojik arayışın sorunlarına çözüm bulma çabalarının, düşünsel merkezleri" olmasından dolayı modern Türkiye'nin yeni hamurunun yoğrulduğu merkezler durumundadır. Üçüncüsü ise, yeni Cumhuriyet rejiminin topluma kök salan temellerinin oluşturulmasında önemli bir görev üstlenmişlerdir."[5]

Filme dönecek olursak Tekin'in ve yanındaki arkadaşının Picasso algıları sadece onların bireysel cehaletlerinden değil, cahil bırakılmalarından da kaynaklanmaktadır. Bu kurumların kapanmasıyla bir anlamda toplumsal kültüre de darbe vurmuştur.

Beynelmilel'de askeri rejim eleştirisi yapılmakla birlikte, halkın da iki yönlü eleştirisi yapılmıştır. Birincisi halk içinde bilgi taşıyıcılığı yapan muhbirleredir. Baskı ve korku düzeniyle yönetilen toplum kendi içinde de birbirine karşı güvensizdir. İkincisi ise sosyal hayat düzenindeki sınıf ayrımlarınadır. Filmde kızı Gülendam'a tokat attıktan sonra kızıyla konuşan babanın sözlerinde bu sınıfsal ayrıma yapılan eleştiriyi görebiliyoruz:

"İt baharı görmüş ama yediği taşı Allah bilir derler ya bizimki de o hesap, benim canım. Biz gevendeyiz, düğüncü. Düğünü eden onlar eziyetini çeken biz. Benim anam ben dört yaşındayken rahmete gitti. Sana onun adını verdim Gülendam. Gülendam dediler mi dağ taş selama dururmuş. Güneşe aya siz doğmayın ben doğayım dermiş. Öyle belalı bir güzellik. Kaderin benzemesin, aynı sen. Benim anam açlıktan öldü, açlıktan. Açlık belasına babamla ben çok gurbet düğünü gezdik çok. Bana fistan giydirip beni oynatırdı. Bazen de beraber giyer öyle oynardık. Biz çok sarhoş mezesi olduk, çok. Senin o halkın var ya o halkın onun tokadını ben doğduğum gündem beri yiyorum. Benim derdim sen tokat yemiyen diyedir. Ama burda ben sana vurdum. Ben sana daha ne diyeyim ha, ben sana ne diyeyim?"

Bir gevendenin gözüyle sosyal hayat düzenindeki eşitsizlik samimi bir dille ortaya konmuştur.

Filmin adıyla da paralel olan "Enternasyonel Marşı", filmin belki de en önemli unsuru durumundadır. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği Rusya'sının 1918-1944 yılları arasında milli marşı olan Enternasyonel, tüm dünyada sol ideolojinin simgesi olmuştur. Enternasyonel burada sahip olduğu anlamlardan farklı, biraz marş olmaktan uzak, yerel çalgılarla bezenmiş bir ezgi olarak karşımıza çıkıyor. Enternasyonel'in bu yerel yorumuna baktığımızda uluslararası-yerel karşıtlığı olduğunu düşünebiliriz. Ancak bu yorumlanış bir karşıtlık olarak değil aksine bir "uyum" ya da "birbirini tamamlayan" iki unsur olarak verilmiştir. Filmin ana karakteri Abuzer, Enternasyonel Marşının ideolojik yönünü bilmemektedir. Ona göre bu marş "baharı karşılama"dır. "Beynelmilel bir şeydir." Bütün insanlığa aittir. Bu eksik bilgi aynı zamanda filmin trajik sonunu da hazırlamıştır. Yörenin askeri erkanı gevendelerin Enternasyonel yorumunu çok beğenmiştir - ki bu yöredeki askeri erkanın da Enternasyonel Marşı hakkında pek fikir sahibi olmadığını göstermektedir - Tören günü geldiğinde de beklenen son gerçekleşir ve yöreye gelen askeri erkan mensupları bunu bir komplo olarak algılar. Tören yarıda kesilir, komutan bölgeden uzaklaştırılır ve gevendelerden sorumlu kişi olan Abuzer gözaltına alınır. Kendisine bu marşı nerden öğrendiği sorulduğunda "Kendim besteledim." Demektedir. Çünkü o buna inanmaktadır.

Filmde ana karakter bir daha görünmez ve günümüz Türkiye'sine gelinir. Artık Dünya düzeni değişmiştir. Televizyonda Rus Ordu Korosunu seslendirdiği "Enternasyonel Marşı" çalınmaktadır. 1980'lerin yasaklı marşı yeni dünya düzeni içinde "normalleşmiş"tir. Geride ise o dönemdeki pek çok insanın yaşadığı gibi, bir ailenin trajik öyküsü kalmıştır.

12 Eylül 1980 ihtilali geride neler bırakmıştır bir göz atalım:

12 Eylül 1980 İhtilali ve Bilançosu[6]

• 650 bin kişi gözaltına alındı.
• 1 milyon 683 bin kişi fişlendi.
• Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı.
• 7 bin kişi için idam cezası istendi.
• 517 kişiye idam cezası verildi.
• Haklarında idam cezası verilenlerden 50'si asıldı (18 sol görüşlü, 8 sağ görüşlü, 23 adli suçlu, 1'i Asala militanı).
• İdamları istenen 259 kişinin dosyası Meclis'e gönderildi.
• 71 bin kişi TCK'nin 141, 142 ve 163. maddelerinden yargılandı.
• 98 bin 404 kişi ''örgüt üyesi olmak'' suçundan yargılandı.
• 388 bin kişiye pasaport verilmedi.
• 30 bin kişi ''sakıncalı'' olduğu için işten atıldı.
• 14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı.
• 30 bin kişi ''siyasi mülteci'' olarak yurtdışına gitti. • 300 kişi kuşkulu bir şekilde öldü.
• 171 kişinin ''işkenceden öldüğü'' belgelendi.
• 937 film ''sakıncalı'' bulunduğu için yasaklandı.
• 23 bin 677 derneğin faaliyeti durduruldu.
• 3 bin 854 öğretmen, üniversitede görevli 120 öğretim üyesi ve 47 hâkimin işine son verildi.
• 400 gazeteci için toplam 4 bin yıl hapis cezası istendi.
• Gazetecilere 3 bin 315 yıl 6 ay hapis cezası verildi.
• 31 gazeteci cezaevine girdi.
• 300 gazeteci saldırıya uğradı.
• 3 gazeteci silahla öldürüldü.
• Gazeteler 300 gün yayın yapamadı.
• 13 büyük gazete için 303 dava açıldı.
• 39 ton gazete ve dergi imha edildi.
• Cezaevlerinde toplam 299 kişi yaşamını yitirdi.
• 144 kişi kuşkulu bir şekilde öldü.
• 14 kişi açlık grevinde öldü.
• 16 kişi ''kaçarken'' vuruldu.
• 95 kişi ''çatışmada'' öldü.
• 73 kişiye ''doğal ölüm raporu'' verildi.
• 43 kişinin ''intihar ettiği'' bildirildi.

Beynelmilel'in senaryosunu kaleme alan Sırrı Süreyya Önder, 1980'li yıllara tanıklık etmesinin bir sonucu olarak başarılı bir film ortaya çıkarmıştır. Filmin en önemli başarısı da o dönemde yaşanan karşıtlıkların ironik, mizahi ve içselleştirimiş bir bakış açısıyla verilmesi olarak düşünülebilir.

Beynelmilel'in Aldığı Ödüller

• 14. Altın Koza Film Festivali, "En İyi Film" Ödülü, Beynelmilel
• 14. Altın Koza Film Festivali, Halk Jürisi "En İyi Film" Ödülü, Beynelmilel
• 14. Altın Koza Film Festivali, "En İyi Senaryo" Ödülü, Beynelmilel
• 18. Ankara Uluslararası Film Festivali, Ulusal Uzun Film Yarışması, "En İyi Film" Ödülü, Beynelmilel
• 18. Ankara Uluslararası Film Festivali, Ulusal Uzun Film Yarışması, Onat Kutlar "En İyi Senaryo" Ödülü, Beynelmilel

O… Çocukları

Yönetmenliği Murat Saraçoğlu'nun yaptığı filmin senaryosu Sırrı Süreyya Önder'e ait. Yıl 1981 ve Türkiye askeri rejimin yönetimi altındadır. Film, hayat kadınlarının çocuklarına emanetçilik yapan bir annenin (Demet Akbağ) evinin çevresinde gelişiyor.

Film, eşi gözaltında bulunan bir annenin (Sezin Akbaşoğulları), kızına bir hikaye okumasıyla başlıyor. Hikaye arasında küçük Hazan'ın "Anne babam gelmeyecek mi?" sözleriyle birlikte, babanın gözaltındaki sorgu ve işkence görüntülerine geçiliyor. Hem baba hem de ağabey gözaltındadır ve işkenceye maruz bırakılmıştır. Sorguda eşine ve ağabeyine anne ve kızın nerede oldukları sorulmaktadır. Bu sorgu akla ilk şu düşünceyi getirmektedir: Neden ısrarla anne ve kızın yeri öğrenilmek istenmektedir. Ya da anne ve kız bulunduğunda onlara ne olacaktır?

Burada Beynelmilel'den çok daha farklı bir yaklaşım görüyoruz. Her iki filmde de mizah unsuru yoğun bir şekilde kullanılmış olmasına rağmen, burada sık sık göz önüne serilen işkence faktörü ve kadın-çocuk ayrımı yapılmaması, anlatımı daha keskin bir hale getiriyor. Çünkü söz konusu olan insan bedenin bütünlüğü, tehdit altındadır. Ve tehditten kadınlar ve çocuklar da nasibini alabilmektedir.

Bu nedenle bulunduğu yer artık güvenli olmayan anne, kızıyla birlikte eski bir hayat kadını olan Mehtap Anne'nin yanına yerleşir. Ancak buraya sığınan diğer insanlardan farklı olarak anne (Meryem) ve kızı Hazan, siyasi suçlu olarak aranmaktadır ve aslında burası da onlar için güvenli değildir. Bu nedenle yurt dışına kaçmak zorundadırlar. Böyle bir güvensizlik ortamı içinde sığınılacak yer olarak bir hayat kadının evinin seçilmesi filmdeki başka bir ironidir.

Anne yurt dışına kaçmanın yollarını düşünürken bir gazetede gözaltındaki ağabey'inin ölüm haberini görür. Güvenli olmadığı için kızını yanına alamaz ve tek başına İtalya'ya gider. Kızını normal yollarla İtalya'ya alabilmesi mümkün olmayan anne için bir çözüm üretilir. Hazan İtalyan bir anne-babanın çocuğu olarak dışarı çıkarılmalıdır. Bunun için de önce küçük kızın İtalyanca öğrenmesi gerekmektedir. Hazan'a İtalyanca öğretmesi için Türkiye'ye gönderilen Donatella (Özgü Namal) İtalyan bir anne ve Türk bir babanın kızıdır. Babası küçük bir yaşta onları terk ettiği için onu tanıma şansı olmamıştır. Dona Türkiye'ye geldiğinde kendisini çok farklı bir alt kültürün içinde bulur ve bu alt kültürü çocukların yetişmesi için uygun bulmaz. Bu noktada evin sahibi olan Mehtap anne ile kendisi arasında bir değer çatışması başlar. Mehtap anneye göre çocuklar içinde bulunduğu gerçekliğin farkında olarak yetiştirilmelidir; çünkü ancak bu şekilde toplumda içinde güçlü olabileceklerdir. Oysa Dona'ya göre çocuk, sağlıklı bir ortamda ve çocuk olduğu unutulmadan yetiştirilmelidir. Film bu yönüyle sosyal gerçeklik-ideal gerçeklik kavramlarını da sorguluyor.

Filmde Hatice (İpek Tuzcuoğlu) karakteri bağlamında aile içi ilişkiler, ensest ve töre kültürünün yaptırımları ciddi şekilde sorgulanıyor. Asıl adı Bağdagül olmasına rağmen töre nedeniyle oğlu tarafından öldürülmemek için Hatice adını kullanan Bağdagül hem yaşadıkları hem de kendisine biçilen ceza nedeniyle mağdur olan taraftır.

Mehtap anne ise hayat tecrübelerinin getirdiği birikimle, hem sahiplenici / korumacı hem de filozof bir karakteri yansıtıyor. İçinde bulunduğu gerçekliğin farkında olan Mehtap anne yaşadığı şartlara da hem reel hem de mizahi bir açıyla bakmaktadır.

Filmde 12 Eylül'ün etkileri daha çok dağılmış hayatlar, parçalanmış aile düzeni ve bu dağılmışlık içerisinde sıkışıp kalan kadın ve çocuklar üzerinden anlatılmıştır. Küçük kızın İtalya'ya götürülmesi başarısızlıkla sonuçlanınca İtalya'ya yalnız başına dönmek zorunda kalan Dona'yı çocuklar ve sevdiği adam olan Saffet (Sarp Apak) yolcu etmeye gelir. Bir gün önce 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı olması nedeniyle, ayrılış günü olan 24 Nisan tarihinde havaalanı, ülkelerine dönmek üzere orada bulunan yabancı ülkelerden gelen misafir çocuklarla doludur. Ve çocukların tamamı İtalyan vatandaşı gibi gösterilerek ülkeden çıkarılır. Geride ise onları arayan görevlinin havaalanında söylediği şu sözler kalır: "O… Çocukları"

Filmin mutlu sonu belki de bir yönüyle Beynelmilel'deki trajik sona alternatif olarak düşünülmüştür. Beynelmilel'de mizahla örülmüş bir kurgudan sonra yaşanan trajik sonla izleyicide derin etkiler bırakılmıştı. O… Çocuklarında ise mizah unsuru kullanılmakla birlikte daha çok işkence üzerinde durulması ve bu işkenceden kaçışın mutlu sonla bitmesiyle, izleyici üzerinde bir rahatlama/mutluluk duygusu yaratılmıştır. Bu açılardan bakıldığında Sırrı Süreyya Önder'in filmlerini, çatışmalar ve karşıtlıklar üzerine kurduğunu söyleyebiliriz.

Notlar

[1] İşeri, Gülşen, 4 Haziran 2008 tarihli Birgün Gazetesi'ndeki Sırrı Süreyya Önder'le Söyleşisinden (Bkz. www. birgun. net)
[2] Maro, Asu, "Bir Portre" (Bkz.www. sinemaforum. net)
[3] Akman, Nuriye, 7 Ocak 2007 Zaman Gazetesi'ndeki Sırrı Süreyya Önder'le Söyleşisi
[4] Geray, Cevat, Halk Eğitimi, A.Ü. Eğitim Bilimleri Yayınları, Ankara 1978, s.347.
[5] Çeçen, Anıl, Atatürk'ün Kültür Kurumu Halkevleri, Gündoğan Yayınları, Ankara 1990.
[6] 12 Eylül 2000 tarihli Cumhuriyet Gazetesi (Bkz. www. belge. net).
[7] İşeri, Gülşen, 4 Haziran 2008 tarihli Birgün Gazetesi'ndeki Sırrı Süreyya Önder'le Söyleşisi (Bkz. www. birgun. net)

* İ. Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü Doktora Programı 2008-2009 Öğretim Yılı Politik Sinema dersi için hazırlanmıştır. Dersin Öğretim Üyesi: Doç. Dr. Battal Odabaş, İ.Ü. İletişim Fakültesi, Radyo Televizyon Sinema Bölümü

 
< Önceki   Sonraki >
 
Template Template Template
© 2010 kanalkultur.com
Joomla is Free Software released under the GNUGPL License.