<?xml version="1.0" encoding="iso-8859-9"?>
<!-- generator="FeedCreator 1.7.2" -->
<rss version="2.0">
	<channel>
		<title>Joomla! powered Site</title>
		<description>Joomla! site syndication</description>
		<link>http://kanalkultur.com/de</link>
		<lastBuildDate>Sat, 04 Jul 2009 05:16:41 +0100</lastBuildDate>
		<generator>FeedCreator 1.7.2</generator>
		<image>
			<url>http://kanalkultur.com/de/images/M_images/joomla_rss.png</url>
			<title>Powered by Joomla!</title>
			<link>http://kanalkultur.com/de</link>
			<description>Joomla! site syndication</description>
		</image>
		<item>
			<title>KanalKultur'e üye olabilir veya RSS ile güncelleştirmeleri izleyebilirsiniz</title>
			<link>http://kanalkultur.com/de/content/view/34/52/</link>
			<description>KanalKultur.com'la editor@kanalkultur.com e-posta erişim adresini kullanarak iletişime geçebilirsiniz. Ayrıca, KanalKultur.com'a üye olup, güncelleştirmelerden düzenli aralıklarla newsletter aracılığıyla haberdar olabilir; sadece üyelerin okuyabileceği makalelere de ulaşabilirsiniz. Veya, RSS&amp;#8217;ten yararlanıp, anında güncelleştirmeleri izleyebilirsiniz.</description>
			<category>Künye - Üyelik ve RSS</category>
			<pubDate>Thu, 30 Aug 2007 23:25:22 +0100</pubDate>
		</item>
		<item>
			<title>Derviş Küçek Mustafa Dede - Beyati Mevlevi Ayini</title>
			<link>http://kanalkultur.com/de/content/view/1067/45/</link>
			<description>Derviş Küçek Mustafa Dede - Beyati Mevlevi Ayini / Yöneten: Ulvi Erguner; Cemre Müzik, 1998; Prodüktör: İlhan Dişli; Grafik Tasarım: İhsan Eroğlu, Cemre Grafik; Minyatürler: A. Ülker ErkeCemre Müzik tarafından cd olarak müzik piyasasına sunulan Derviş Küçek Mustafa Dede'nin  Beyati Mevlevi Ayini  adlı albüm, 10 eserden oluşuyor. Bestekâr Derviş Küçek Mustafa Dede (ölm. 1684), Edirne'de doğdu. Edirne Mevlevihanesi'nde çilesini tamamlayıp  dede  ve dergâha  aşçıbaşı  oldu. Müzik öğrendi. Birçok dinî ve din dışı söz - saz eseri besteledi. Derviş Küçek Mustafa Dede'nin günümüze kalan en önemli eseri Beyati Mevlevi Ayin-i Şerîfi'dir. Beyati Mevlevi Ayin-i Şerîfi'nden önceki Mevlevi ayinlerin tüm bestekârları meçhuldür. Beyati Mevlevi Ayin bestekârı bilinen ilk ayindir.Mevlevi AyinleriMevlevi ayinleri, Kul'un kendi benliğinden kurtulup, Hakk ile hak olma yolunda verdiği mücadelenin sembolü olarak yapılageliyor. Mevlevihanelerin Semahane bölümlerinde  Mutrıp Heyeti  tarafından çalınıyor ve söyleniyor.  Mutrıp Heyeti  içinde, ney ve kudüm olmak üzere, Türk muziği içinde yer alan diğer enstrümanları çalanlarla birlikte ayini okuyan  Naathan  grubu da bulunuyor. </description>
			<category>Sanat ve Dizayn - Müzik</category>
			<pubDate>Fri, 03 Jul 2009 22:50:08 +0100</pubDate>
		</item>
		<item>
			<title>Hüseyin Albayrak: Zülfekar'a ve Zülfüyar'e Dokunmak</title>
			<link>http://kanalkultur.com/de/content/view/1066/43/</link>
			<description>Muhabbet mi ya da cem mi olacak hadi gelsin kameralar. İfşa etmeliydik her şeyimizi. Gizli saklı bir şeyimiz kalmasın. Hakk'ın bildiğini kuldan mı saklayacaktık? Modern olmalıydık ve de açmalıydık tüm mahremiyetimizi. Her şey göz önünde olmalıydı. Dekolte cemler (!) pek modaydı şimdilerde. Ceme başlayacaktık ama kameranın ışığı ve de mikrofonu hazır olmadığından motor (!) diyemiyorduk bir türlü. Kameralı çekimlerin yakın zamanda bizi tirajikomik şöyle durumlara sokması içten bile değildir: Deyişleri okurken nefesin tam da orta yerinde bir de baktık ki kameralardan birine filmi koymamışız. O vakit neyi çektiğinden bi-haber ve de gözlerimi kaparım vazifemi yaparım modundaki yönetmenden şöyle bir ses duyulabilir;  Kestik, kestik (!) tekrar baştan alıyoruz. Zakir bey lütfen bu esrik duruşunuzu hiç bozmadan bir kez daha baştan alabilir miyiz acaba? Dedem siz de sağdan sola bir salınım içersindeydiniz, o harekete kaldığınız yerden devam ediniz lütfen. Semah dönen canlarımız da kaldıkları vücut pozisyonundan dönmeye devam edebilirlerse sevinirim. Montajda zor oluyor da. Sonra filmi kestiğimiz belli olur . Meydana derin bir sessizlik hâkim olur. Bakışlar buz kesmiştir (umarım öyle olur). Sessizliğe anlam veremeyen çekim yönetmeninin ağzından durumun vahametini anlayamayan çocuklara has saflıkta bir soru çıkar;  Özür dilerim yanlış bir şey mi söyledim!  Şu anda yaşanmakta olan geçiş sürecinde cemlerin hakkıyla yerine getirilemeyeceğini, dolayısıyla ekranlarda gösterilen cemlerin sadece toplumu eğitici mahiyette olan  koldan kopan  cemleri olduğu söylemini de sıkça duyar olmuştuk. Ama bu geçiş süreci de pek geçicek gibi gözükmediğinden on iki hizmetin bihakkın yerine getirilmediği bu koldan kopan cemleri gittikçe  yoldan kopan!  bir cem haline gelmekte ve de genç kuşakların, televizyonlardan eve taşınan cemlerdeki bu kopukluk durumunu otantik cem olarak algılamaları ve belleklerine kazımaları ise kaçınılmaz bir durum halini almaktaydı.  Medeniyet  değil ama  Moderniyet!  (ya da kötü niyet mi desek acaba) ise dediğin tek kamerası kalmış bir canavar olmalıydı. Esrik (!) hallerimiz sahtelik kokuyordu. Semah dönerken, deyiş-nefes okurken kendimizden geçiyorduk (!) ama kameradan geçemiyorduk her ne hikmetse. Cümle canlar secdeye inerken bazılarımız periskop misali röntgenliyorduk canları, el kameramızla ya da cep telefonumuzla...Keskin bir bıçağın sathında parmaklarımızla gezinmek ve de o keskinliğin, narin parmaklarımızı sarıp sarmalayan latif deriyi her an sıyırabilme tehlikesi garip bir tedirginlik hissi uyandırır bizde ama aynı zamanda hoşlanırız da bu duygudan. Bu yüzden, derinin yüzülmesi pahasına gezinti devam eder keskin sırtta. Hakikatin keskin sathında gezinen ve de bunun cezbesine kapılıpta derisi yüzülen nice hakikat âşıkları yaşamıştır tarihte. Bu keskin satıhta gezinenlerin sözleri de bıçak gibi keskindir kimi zaman. Nitekim Matta İncil'inde  Ben barış değil kılıç getirmeye geldim  der güzel Hz. İsa. Getirdiği kılıç Şah-ı Merdan'ın Zül-fekar'ı olmasındı sakın? Âşıkların sözleri keskindi ve de zülfü-yâre dokunuyordu bazı zamanlar. Hakikat, kılıçtan keskin, kıldan ince ya da  kınından  inceydi. Kılıç ne kadar incelirse kınına da o kadar rahat girer ya da söz ne kadar ince, latif ve de nazenin olursa kılıfına (!) değil de kınına o derece uyardı yani mana yerini bulurdu. Kılıç olan Zül-fekar üflenen nefes iken kın ise Âdem'in cansız bedeniydi. Zül-fekar kınına girince ya da ruh nefy edilince Âdem diri oldu ve iki ayağı üzerine dikildi. Dimdikti Âdem, isminin başındaki elif harfi gibi. İsmin başındaydı keramet. Çünkü  keramet baştaydı . Baş, kafa idi. Kaf dağının ardındaydı Zümrüd-ü Anka. Otuz kuş kafa kafaya verip varınca Kaf'a, onu gördüler. Otuz, ona varınca, kırklar oldu cümlesi.  Kafadan atmak  gerekti cümle vesveseyi. Kaf'tan kaf'a atılmıştık bir zamanlar. Kaf'tan atılanlar, Nun'a inzal eylediler. Bindiler Nun gemisine ve zahirde tufan koparken bâtında Kün deryasında yüzdüler. Yüzdükçe kan damlıyordu derimizden akabinde de Kün sızıyordu kanın damladığı noktadan. O nokta ayırıyordu Âdem'i, hayvandan&amp;#8230;Âdem'i hayvandan farklı kılan unsurlardan biri de akıl ve kelam sahibi olmasının yanı sıra onun dört değil iki ayağı üzerinde yürümesidir. Âdem olmak sadece ruhen değil aynı zamanda beden olarakta kâmilliği ifade eder. Gelenekteki ifade biçimiyle söylersek;  Hakk'ın en mütekâmil tecellisi hem zahiren hem de bâtınen Âdem'dedir.  Hem zahir hem de bâtın tecellisi Âdem'i zül-cenah yani iki ya da çok yönlü anlamında zahir ve de bâtın ilmine vakıf olan bir varlık kılar. Dikilmeyi, dik duruşu sağlayan şey ise bilindiği gibi 33 diskten-omurdan meydana gelen omuriliktir. İlginçtir ki Zül-fekar'ın kelime olarak anlamı  çift omurlar  ya da  omurgalar sahibi dir. Lisan-ı Âdem, 32'si harf, biri nokta olmak üzere 33 harften teşekkül eder. 33 omurlu Âdem, 33 harf ile (*gündelik dilde sağlam, dosdoğru anlamında) *omurgalı kelam eder. Bu kelam onu 72 ikiden alıp 73'e yani güruh-u naci'ye dâhil eder. Virani Baba diyor ya; Otuz üç huruftur hâtmin tamamıBir elif, mim ile buldu bu ayn'ıYetmiş üçten aldık sad ile dal'ıCana âşık olduk candan içeri</description>
			<category>Güncel Yorum - Genel</category>
			<pubDate>Fri, 03 Jul 2009 10:27:34 +0100</pubDate>
		</item>
		<item>
			<title>İstanbul Bektaşileri</title>
			<link>http://kanalkultur.com/de/content/view/1065/45/</link>
			<description>Taşkın Savaş Müzik Topluluğu - İstanbul Bektaşileri / Galata Müzik, 2005; Prodüktör: Ömer Faruk Dertsiz, Kadir Soydaş; Stüdyo: Tornalar; Görsel Sanat Yönetmeni: Taşkın Savaş; Edit - Mix - Mastering: İbrahim Akkaya; Grafik Baskı: Pointgraf; Enstrumanlar: Yönetmen - Ersin Ersavaş, Ud - Ersin Ersavaş, Perküsyon - Gürsal Aydın, Ney - Hüseyin Özkılıç, Klasik Kemançe - Mesut Bingöl; Koro: Hilmi Yıldız, Rıfat Çalışkan, Ufuk İşbaşarTaşkın Savaş Müzik Topluluğu tarafından cd olarak müzik piyasasına sunulan İstanbul Bektaşileri adlı albüm, 12 eserden oluşuyor. Galata Müzik tarafından yayınlanan albüm, Bektaşi nefeslerini içeriyor. Tasavvuf kültürünün ve onun müziğinin gerçek sevgiyi bulma yolu olduğunu kaydeden ilgili cd'nin Genel Sanat Yönetmeni Taşkın Savaş, şunları dile getiriyor: Bu müziğin formlarından 'Nefes' edebî açıdan ele alındığında işlediği konular arasında başta Allah, Peygamber sevgisi, yanı sıra Hz. Ali, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin sevgisi. Hâsıl-ı Hamse-i Ali Aba muhabbeti ve pîre bağlılığın önplanda olduğunu görürüz. Bu konular gayet rindâne, kalenderâne, âşıkâne ve biraz da kendinden emin bir şekilde umursamazcasına bir dille ifade edilir. Dini müzik formlarından olan 'Nefes'lerin bestelerine bakıldığında, diğerleri ile aralarında büyük Ritim (usûl) farklılıkları ortaya çıkar. Ritimler (usûller) genellikle tek zamanlıdır. Nefeslerin Klasik Türk Müziği tavrında okunanları 'oynak raksan, Bektaşî raksı' gibi usullerle ölçümlenmiştir; melodik yapısında sözler zorlamadan melodiye bina edilmiştir. </description>
			<category>Sanat ve Dizayn - Müzik</category>
			<pubDate>Thu, 02 Jul 2009 23:52:40 +0100</pubDate>
		</item>
		<item>
			<title>Ahmet Koçak: Gazetecilik Adına Gazetecilik Ahlakını Hiçe Sayanlar</title>
			<link>http://kanalkultur.com/de/content/view/1064/43/</link>
			<description>Veliyettin Ulusoy - Foto: Ahmet KoçakVeliyettin Ulusoy:  Çelebilere bağlı Alevi-Bektaşilerde dedelerin Hacıbektaş Dergâh'ından icazetli olmaları gerekiyor. Bu kuralı Hünkâr Hacı Bektaş Veli koymuş. Hünkâr:  Bir seneden beş seneye, beş seneden on seneye, on seneden on beş seneye dergâha gelip de icazetini yenilemeyenler için Nasip aldığı eli tırmalayanın yediği haram, yuduğu murdar, tacı delik, kendi murtattır.  demiştir. Bazı ocak zadelerin  Hacı Bektaş Veli Dergâhı mesafe-i Baidededir  (uzak yerdedir) diyerek, dergâha gitmedikleri ve  Bizim soyumuz da seyyiddir. Hacı Bektaş Dergâh'ına gitmek lazım değildir.  şeklinde konuştukları olmuşsa da; bunların zamanla, kayıtları silinmiş, ayrıca müritlerince de ciddiye alınmaz duruma düşmüşlerdir. Böylece Hacı Bektaş Veli'ye olan geleneksel bağlantıya olumsuz yönde etken olmamıştır. Hünkâr'ın dediği gibi  Arı olmayan, arıtamaz  Yalnızca soydan dede olmakla dede olunmaz ve icazet verilmez. Bazı kıstasları vardır. Yani akrabalık bağı dedelik için yeterli değildir... Alevi-Bektaşi Sırrı'na gelince bazı cemlere yabancılar alınmaz. Hatta her Alevi-Bektaşi de alınmaz. Bunlar  Görgü Cemi, Musahip Kurbanı (Cemi)  gibi cemlerdir. Bazı yörelerde musahibi olmayanlar musahip cemine giremezler. Bu cemlerde gönüllerin birlendiği  Kırklar Cemi  örneği, tüm canların tek can olduğu, tevhidin gerçekleştiği, şekilcilikten uzak, ceme girenler arasında hiçbir farkın bulunmadığı, tüm sorunların çözüldüğü, gönüllerdeki pasın silinip yerine sevgi ve saygının dolduğu cemlerdir. Şayet bu şartlara uygun olmayan bir takım hoyratlar bu ceme alınırsa bunların hiç biri gerçekleşmez, adına cem deseler de, buna cem denmez, olsa olsa şekilden ibaret  elgördü cemi dir. Kimileri bugün cemlerimizi bir folklor gösterisine dönüştürmüştür. Geleneksel cemlere eklemeler yapılmış, örneğin Mevlevi ritüelleri katılmış. Bu bir işgüzarlıktır...  Hacıbektaş Şenliği  sözü yanlıştır. Doğrusu  Hacı Bektaş Veli'yi Anma Törenleri dir. Bu törenleri bir panayıra dönüştürmek isteyenler olabilir. Bu bizi rahatsız ediyor. Buraya gelen hiçbir sivil toplum kuruluşunu (Dernek-Vakıf) ya da şahsı dışlayamazsınız. Halkta tabanı olan insanları dinlemek zorundasınız. Cumhuriyetçilik, Atatürkçülük, demokratlık kimsenin tekelinde değildir. Milyonlarca Alevi-Bektaşi'nin inanç merkezi olan bir yerde, söz sahibi, bir kişi olamaz. Hacı Bektaş Veli'yi Anma Törenleri artık profesyonel kadrolara bırakılmalıdır. Amatörce yapılan işler amaçtan uzaklaştığı gibi kişisel duygular öne çıkıyor, bu da çok zarar veriyor... Sayın İzzettin Doğan bir vakıf başkanıdır. Tüm Alevi-Bektaşileri temsil etme gibi bir yetkisi ve hakkı yoktur ve böyle bir ders kitabı hazırlığı için görev verilmişse diğer tüm Alevi-Bektaşi kuruluş temsilcileriyle bir araya gelip konu üzerinde görüşlerin tartışılması ve buradan çıkacak sonuca göre hareket edilmesi gerekirdi. Bir Alevi dedesine yakışan da bu olurdu. Sayın İzzettin Doğan her nedense Alevi-Bektaşilere bazı sağ siyasi kuruluşları (Partileri) öneriyor. Bence bir dede siyasetle ilgilenmemeli. Kendisine tam teslim olan talibi farklı siyasi görüşte ise bu teslimiyetin ne değeri kalır? Bu yolumuza zarar vermez mi? Gerçek bir din adamının siyasetle işi olmaz... - Posta Gazetesinde Yayınlanan Veliyettin Ulusoy Söyleşisi ya da Gazetecilik Adına Gazetecilik Ahlakını Hiçe Sayanlar -Posta Gazetesi 18 Mayıs 2009 tarihinde başlayan  Aleviliğin değişen yüzü  başlığında bir yazı dizisi yayınladı. Diziyi gazeteci Berivan Tapan yayına hazırladı. Bu yazı dizisi için Sayın Tapan, inanç temsilcileri, demokratik Alevi kuruluşları, Alevi kadınlar olmak üzere birçok kesimden görüş almış. Yazı dizisinin ilk gününde Hacı Bektaş Veli Dergâhı Postnişini Sayın Veliyettin Ulusoy ile yaptıkları söyleşiyi yayınladılar.Sayın Veliyettin Ulusoy, yayınlayacağımız kitabına koymamız için söyleşinin tam metnini bana da göndermişti. Söyleşinin hepsini önceden okumuş, bazı imla düzeltmeleri için Sayın Tapan'la telefonla da görüşmüştüm.18 Mayıs günü gazeteyi elime aldığımda şaşakaldım: Dağ fare doğurmuştu. Yapılan söyleşi yerine bir özet yayınlanmıştı.  Bunda ne var? Bütün gazeteciler böyle yapıyor!  diye düşünülebilir. Tabii ki söyleşiyi yapan gazetecinin ve yayınlayan yönetmenin kısaltma hakkı var, ama söyleşilen kişinin görüşlerini çarpıtmamak kaydıyla!Söyleştiğiniz bir kişinin, işinize gelen görüşlerini alıp, işinize gelmeyenleri atmak gazeteciliğin ruhuna ve ahlakına aykırıdır. Bu yapılmazsa, söyleştiği kişinin görüşlerini çaktırmadan çarpıtırsınız. Bu, sahibinin sesi gazeteciliğin yöntemidir.Sayın Ulusoy'un bir-iki değil, tam yedi soruya verdiği yanıt gazetede yayınlanmamış. Böylece Sayın Ulusoy'un mesajının en önemli bölümleri atılmış, geriye birkaç gerçek üzerine iyi bilinen sözlerinin tekrarı kalmış. Sorun aslında tam da burada, çünkü Sayın Ulusoy'un yayınlanmayan yanıtları, günümüzün Alevi-Bektaşi gündeminde ve Türkiye'nin siyasi gündeminde öne çıkmış bazı konulardaki çarpıcı görüşlerini içermekteydi. Yani gerçeği yazmak isteyen bir gazetecinin asla dışarıda bırakamayacağı görüşlerdi.Ayrıca gazete Sayın Veliyettin Ulusoy'u tanıtırken,  Alevilerin ruhanî önderi  diye bir söylem tutturmuş. Belli ki Sayın Tapan ya da gazetenin yönetmeni,  ruhaniliğe  pek meraklı ya da Alevi-Bektaşilerin arasında  ruhanilik  konusunun nasıl bir anlam taşıdığından haberdar değil. Merak edip öğrenebilir ya da lütfedip sorabilirdi.Bu durumda Sayın Ulusoy'u arayıp, söyleşinin tam metnini dergide yayınlamak istediğimizi söyledim. Kendisinin izni ile söyleşinin tam metnini yayınlıyoruz. Gazetede yayınlanan haliyle aslını karşılaştırma imkânı bulanların ne demek istediğimizi anlayacaklarını umuyoruz. Aşk ile. Hacı Bektaş Veli Dergâhı Postnişini Sayın Veliyettin Ulusoy'un Posta Gazetesinin Sorularına Verdiği Yanıtlar» Cemalettin Çelebi &amp;#8211; Veliyettin Çelebi [1] ve Kurtuluş Savaşı&amp;#8212; Feyzullah Çelebi öldüğü zaman iki oğlu kalmıştı: Ahmet Cemalettin Çelebi ve Veliyettin Çelebi.</description>
			<category>Güncel Yorum - Genel</category>
			<pubDate>Thu, 02 Jul 2009 13:06:06 +0100</pubDate>
		</item>
	</channel>
</rss>
