Iddias “Karanlığa küfredeceğine bir mum yakarak karanlığına son ver.”  -Konfüçyus- Template
Template Bugün: 06 01 2009 Template

Anket

Online

Şuan 1 konuk çevrimiçi
 
 
RD Glossary

K

Kuyubaşı Emin Baba Bektaşî Tekkesi

Bektaşî tekkesi. Kuyubaşı Emin Baba Tekkesi, konak  tarzında yapılan Bektaşî tekkelerine örnektir. Günümüzde hâlen mevcuttur.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından – iç  mekân bozularak odalara ayrılmış, dış mekân aslına benzetilmek suretiyle – restore edilmiştir. Tekke, Edirnekapı kabristanının içindedir. 1284 / 1867 yılında Sultan Abdülaziz'in annesi Pertevniyal Valide Sultan (ölm. 1883) tarafından tecdiden tamir edilmiştir. Tekke ihya edildiği zaman, Bektaşî tekkeleri tam kırk bir senedir resmen kapalıydı. Bu hâdise Osmanlı Devleti'ndeki devlet - tarikat ilişkilerini anlayabilmek için önemli bir olaydır. Bu durum tarikatlerin, özellikle de Bektaşîliğin gücünü ortaya koymaktadır.

Tekkenin meydanevi girişinde bir kitabe bulunmaktadır: 

Pâdişâh-ı hazret-i sultan Azîz'in maderi
Hazret-i Pertevniyal Sultan-ı zişân hâliya
(Halen sultan olan padişah Sultan Aziz'in annesi Pertevniyal Sultan)

        

Dergâhı pak-ı rıza-i hakk mamur eyledi
Görmemiş asla felek böyle kerem-kan ü safa
(Dergâhı Hakkın rızası için mamur eyledi, böyle bir cömerdi felek görmedi)

 

Rahata oldu mübeddel ehl-i fakirin firkati
Böyle sahib-i merhamet sultana kılsınlar dua
(Ehl-i fakirin [Bektaşî dervişleri kastediliyor] ayrılığı [o tarihte Bektaşî tekkeleri kapalı ve pek çok Bektaşî sürgünde] rahata dönüştü. Böyle merhamet sahibi sultana dua kılsınlar.)

 

Oldu bu evrâd-ı ezkarın dilde kadim
Daima olsun muîn Halık -ı arz u sema
(Seni anmak [zikrinin evradı] dilde kadimdendir. Arz ve semanın yaratıcısı daima yardımcın olsun)

 

Subhiya cevherle tarih-i zahira bu Dergâhı
Ol Emin Baba'ya el-mah Murtaza gördü reva (1284-1867)
(Ey Suphi bu dergâhı Emin Baba’ya Hz.Ali reva gördü(1284-1867))

Bektaşî tekkeleri İstanbul'da hep sur dışına inşa edilmişlerdir. Şahkulu Sultan Tekkesi haricinde  hep konak türü olan Bektaşî tekkeleri umumiyetle İstanbul şehrine has özellikte ve her biri klâsik Türk konağının en güzel örneklerindendiler. Ne yazık ki artık, yalnızca yukarıda örnek olarak verdiğimiz Kuyubaşı Emin Baba Tekkesi, XIX. yüzyıl konak biçimli tekkelerinin en güzel numunelerinden biri olarak gelecek nesillere kalmıştır.

Tekke binasının önünde iki tane büyük, ‘köfeki taşı’ tabiriyle ifade edilen mezar taşı vardır. Bunlardan biri 1175 / 1761’de vefat eden Derviş Mehmed'e, diğeri vefat tarihi bulunmayan Derviş İbrahim'e aittir.

Derviş İbrahim’in kabir taşı ise dört köşe çok iri bir taştır. Kitabe şudur:

Merhum ve Mağfur el-muhtacila rabbihi’l-gafur Derviş İbrahim ruhuna rızaen lillahi ta’ala el-fatiha. Sene (yılı kazınmıştır)  

Bu taşın yanında aynı tipte bir başka mezar taşı bulunmaktadır. Kitabesi: 

Merhum ve Mağfur el-muhtacila rabbihi’l-ğafur Derviş Mehmed ruhuna rızaen lillahi ta’ala el-fatiha. Sene (1194)  

Arka yüzü: 

Temaşa-yı bi’r mâ içün Buyurun Dervişan Safasına Ya Rabb nail Eyliye bu derviş kulunu Bir mü’min dua sene 1194  

Tekkenin meydanevi (semahane) kapısının önünde ise Emin Baba'nın kabri bulunmaktadır. Mezar taşının kitabesinde şunlar yazılıdır: 

"Budur bānisi bu dergāh-ı Bektaşîye'nin zair
Alî'nin  sırrını  erbabına gûyâ ne gitmiştir

 

Tarîk-i nazeninde sad-hezara bab-ı dil gelmiş
Şarabın virüb eşvak ile cânâne gitmiştir

 

Nice gavs ile kutbü'l-ārifīn-i aktab-ı azamlar
Gelüb bir lahza âram eyleyüb cevlâne gitmiştir

 

Düşün bir, can nedir cânân nedir sen ben neyim hak kim
Bu sırr-ı akdesi fehm eyleyen mestane gitmiştir.

 

O bir sırr-ı mücessemdi o bir mürg-i muallaydı

Semaya uçdu kendi hâke sâde lâne gitmiştir

 

Bu tarihim yazılsun seng-i cevher üstüne Mahfî
Emin Baba ten-i ser ile ruh-ı seyrana gitmiştir. (1304/ 1886)
       

Ayrıca tekkenin haziresinde Raşid Efendizade Osman Faik Efendinin eşi Yıldız Hanımın (1296) Yenişehir Fener hanedanından Şefik Beyin (1294), eşi Melek Hanımın (1311) teslim taşlı kabirleri bulunmaktadır. Ayrıca Bektaşî şeyhi Mahmud Efendi'nin de kabri oradadır (1306). Hazirenin en dibinde ise Kuşadalı İbrahim Halvetî’nin halifelerinden Bosnavî Hacı Mehmed'in kabri bulunmaktadır (1296).

Rivayet

Rivayete göre Emin Baba, bir kulübede bir minder, iki hasır iskemle ve bir cezve ve fincandan başka eşyası bulunmayan inzivada yaşayan bir Bektaşî babası olup aslen Laz’dır. Sultan Abdülaziz 21 Haziran 1867 (18 Sefer 1284) ünlü Avrupa gezisine çıktıktan sonra, Pertevniyal Valide Sultan, oğlunun gezisinin uzamasından endişeye düşer. Gördüğü rüyalarla da oğlu Sultan’ın geri dönmeyeceğine hükmederek derdini saray kadınlarından birine açar. O da Edirnekapı dışında yaşayan Emin  Baba’ya itimadı olduğundan ona başvurulmasını tavsiye eder. Bunun üzerine Pertevniyal valide Sultan Emin Baba’yı ziyaret eder ve ondan oğlu Sultan Abdülaziz’in Avrupa seyahatinden ne zaman dönebileceğini sorar. Emin Baba’da : “önümüzdeki Çarşamba değil, öbür Çarşamba” der. Rivayete göre Sultan Abdülaziz, Emin Baba’nın dediği günde gezisinin 41. Günü (6 rebiu’l-ahir 1284/7 Ağustos 1867) İstanbul’a döner. Bunun üzerine Pertevniyal Valide Sultan’ın Emin Babaya itimadı artar.[KaKuTS17]

A.Yılmaz Soyyer   

Bkz. Ali Rıza Bey: 13 asrı hicride Osmanlı Ricali, Ali Rıza, Muhammed Galib. Milenyum Yayınları 2001; A. Yılmaz Soyyer: 19. Yüzyılda Bektaşilik. Akademi Kitabevi Yayınları, İzmir 2005.

Kültür

Kültür: Sosyal/kültürel antropolojinin ilk elli yılı sonunda, A.L. Kroeber ve C. Cluckhohn adlı iki ünlü Amerikalı insanbilimci yayınladıkları bir kitapta kültür kavramının yüzatmışdört farklı tanımını derlemişlerdi. (Culture: A Critical Review of Concepts and Definitions; Kültür: Kavram ve Tanımlara Eleştirisel Toplu Bakış, 1952.) Bozkurt Güvenç, bir sözcük ya da kavrama bu denli çok ve çeşitli anlam yüklenince, onun tanınmaz ya da tanımlanamaz duruma gelmiş olmasını doğal karşılamak gerekir, diyor (bkz. İnsan ve Kültür, ilgili bölümler).

Sözcük, Latince colere "ekin ekmek, yetiştirmek" fiilinin cultus "ekilen, ekilmiş" türevinden geliyor. Ne var ki, çağlar boyunca, değişik ülkelerde, farklı akım ve yaklaşımlarla yüklenen nüanslar bu denli bir anlam zenginliği -- ya da karmaşasına -- yol açmıştır.

Yüzatmışbeşinci öneride bulunmak gibi bir amaç gütmüyorsam da, vereceğim tanım ve açıklamalarda, numaralanmış anahtar sözcükler kullanarak, antropoloji literatüründeki "kültür" kavramı ve "kültürel süreçler" ile ilgili görüşler üstüne bir yorum sunmak istiyorum.

"Kültür" Tanımı

Kültür,

01 belli bir
02 topluluğun,
03 kişiden kişiye veya toplumsal iletişim, etkileşim yoluyla
04 sürdürdüğü ve
05 bireylere kazandırdığı
06 maddi ve/veya zihinsel
07 yaşam tarzı ve
08 dünya görüşü
09 bileşiği, bütünleşmesi olup,
10 varlık nedeni ve sonucu ise
11 çevreye uyarlanma,
12 giderek çevreyi kendi kuramsal amaçları doğrultusunda değiştirme
13 olgusu ve sürecidir.

1. Kültür İnsanın Evrensel Özelliğidir:

Kültür, insanın evrensel özelliğidir; ama onu tanımak, tanımlamak için alan çalışmasına çıktığımızda KÜLTÜR ile değil, çeşitli boyut ve düzeylerde birbirinden farklı KÜLTÜRLER ile karşılaşırız. Kültürler hem birbirlerine benziyor, hem de birbirlerinden farklı... Kültür toplulukları kimliklerini -- tanım gereği ve gerçekte -- öteki kültür topluluklarından farklı olmakla kazanıyorlar. Yeryüzünde çok sayıda kültür, alt-kültür, kültür yöresi, kültür çevresi, vb yanyana, içice, belki de dişdişe etkileşme durumunda. Ya da birbirinden türlü nedenlerle ve türlü derecelerde yalıtılmış olarak varlığını sürdürüyor. Yalıtılmışlık, kitle iletişimi ve yoğun coğrafyasal hareketlilik çağında giderek azalan bir eğilim.

Kültür temaslarından ileri gelen sarmaşma eğilimlerini, öte yandan tarih, çevre (ekoloji), ve yaratıdan kaynaklanan değişme ve ayrımlaşma dinamiği dengeliyor. Sonuçta, yarının dünya kültür haritasının bugünkü haritadan farklı olacağına kesin gözüyle bakabiliriz. Ama sarmaşma ve ayrımlaşma dengesi süreklidir ve dünya kültür haritası benekli görünümünü herzaman için koruyacaktır.

Demek ki, oluşturmağa çalıştığımız kültür kavramı, bir soyutlama olmağa başından mahkumdur. Onu ancak alanda karşılaşacağımız farklı kültür örüntülerini karşılaştırarak yorumlamak durumundayız. Alan çalışmaları, dolayısıyla, evrensel/göreli yorum çelişkisinin aslında kültürün gerçek yüzü olduğunu gösteriyor. Kültürler arası benzerlik ve farklılıklar, evrenselci ve göreci yorumları birlikte doğruluyor.(1)

2. Kültür Toplumsaldır:

Kültür, toplumsaldır. Bireyin değil, topluluğun düşünce, inanç ve davranış örüntülerini, deneyim ve birikimini içerdiği varsayılır. Bireyleri gözleyerek, dinleyerek elde ettiğimiz verilerin, toplumun bütününde yaygınlık taşıdığını kabul etmemiz istenmektedir. (Dolayısıyla, ne kadar çok "denek"le çalışırsak, o derece daha sağlıklı sonuçlar elde ederiz.)

Demek ki, "kültür" kavramı bir soyutlamadır. Topluluğun, yüceltilmiş, idealize edilmiş, ya da (bir karşı-kültür öfkesiyle) eleştirilen, değiştirilmesi önerilen genel değerler ve davranışlar dizgesini dile getiriyor.

Ne var ki, "toplum" ya da "topluluk" tanımı, türlü açılardan ve türlü düzeylerde yapılabilir. Kısaca "toplumsal nitelik" tanımı ile yetinecek olursak, yakın aile çevresinden "tüm insanlık" çerçevesi (ya da ülküsüne) değin içice kültür çemberleri, ortak ve bütünleştirici bir yaklaşımla tanımlandığı için, somut gerçeklerden çok, soyut bir ortalamayı, bir genellemeyi anlatır.

Bireylerde ya da irili ufaklı öbeklerde, belli bir kültür için varsayılan ölçütler dışına taşan ya da bunlara aykırı düşen bilişsel/davranışsal örneklere herzaman için rastlanabilecektir. Bunlar, insan yaşamındaki sonsuz çeşitliliğin olağan örneklemi olarak görülebilir.

Farklı bağlılıklar, farklı çıkar ve özlemler güden gruplar, kültürel yelpazede farklı konumlarda yerlerini alacaktır. Kültürün önerdiği değer ve davranışlara gör "sapkın" ya da rastlantısal sayılacak farklılıklar, yaygınlık kazanma ve süreklilik eğilimleri ölçüsünde birer değişme göstergesi olarak da düşünülebilir.

3. İnsanın Genetiği:

İnsan genetiği, a) kültürlenme yeteneği ve b) kültürlenme yönünde güçlü bir eğilimi kendi içinde taşıyor.(2) Ancak bu yetenek "belli" bir kültür dizgesiyle bağlaşık değildir. Çocuğun kültürünü ve "milliyetini", biyolojik ana-babasından aldığı genler değil, kültürel ana-babası ve çevresinden aldığı eğitim belirler. Kültür, biyolojik kalıtım yoluyla değil, kültürleme ve kültürlenme yoluyla aktarılır. Başka bir deyişle, kültürel geçişlilik ilkesine dayalıdır. Çocuk, hangi kültür topluluğunda doğmuşsa, o ortamda kültürlenir.

4. Kültür Bir Gelenektir:

Kültür bir gelenektir. Kuşaktan kuşağa -- birşeyler katılarak, eksiltilerek, değiştirilerek -- süreklilik gösterir. Ama kuşakları, bir dolabın çekmeceleri gibi üstüste ya da yanyana sıralı düşünmek yanlıştır. Her an, her yaştan ve her kuşaktan kişiler, sürüp giden bir etkileşme içindedir.

Öte yandan, görünüşte birbirinin karşıtı olan geleneksellik ve değişme olgu ve eğilimi, aslında kültürün zaman boyutundaki gerçeğinin birbirini bütünleyen iki temel gerekirliği, kültürün iki değişik yüzüdür. Süreklilik, kültürel değişmeyi geçersiz kılmaz. Tam tersine, değişmeden dolayı olanak kazanır. Kültür, değişebildiği için, varlığını sürdürür.

Gelenekler, bireysel yaratıcılık, grup farklılaşması ya da değişen koşullara uyarlanma zorunluğundan ileri gelen değişme dinamiği ile çatışır. Ama aynı zamanda uzlaşır... Çünkü gelenekler değişmeyi -- gecikmeli de olsa -- giderek özümler. Bugünün değişimleri, yarının gelenekleri olur.

Aslına bakılacak olursa, gelenekçilik ve değişme özlemleri, arabayı ters yönlerde çeken iki karşıt güç değil, aralarında sanıldığından çok daha küçük bir açı bırakarak aynı yönde çeken iki dost vektör gibidir.

5. Kültürleme ve Kültürlenme:

Kültürleme ve kültürlenme, beşikten mezara kesintisiz egemen süreçlerdir. Her kültür, üyelerinin inanç ve davranışlarını kültürel gerekler ve beklentiler doğrultusunda koşullamaktadır. Bu doğrultuda işleyen güçlü bir ödül ve yaptırım dizgesi vardır. Birey, kültürel değerlerle özdeşleştiği ölçüde gerçek ya da kurgusal doyum sağlar, ödüllendirilir. Kültürel beklentileri karşılamayan görüş ve davranışları için ise cezalandırılır. Ya da belki daha acımasız bir yaptırım yöntemiyle, ödüllerden yoksun bırakılır.

Kişinin gözlemlenebilir davranışları olduğu kadar, bilişsel dünyası da kültürün yönetimi ve denetimi altındadır. Çünkü aslında, bilişselliğin içeriği ve örüntüleri de, başından beri, genel iletişim ortamlarından yansıtılarak oluşturulmuş, dolayısıyla kültür tarafından koşullanmıştır. Kültürün üyelerine sağladığı doyum "gerçek" ya da "kurgusal" olabilir; çünkü sözkonusu doyumun niteliği ya da yeterliğine ilişkin bir görüş birliği sağlanamayacaktır.

Bu durum özellikle, çoğulcu, devingen, ilerlemeci çağdaş kültür toplulukları için geçerlidir. Kiminin gerçeği, kiminin kurgusu... Renkler ve zevkler çeşitlendikçe, daha da tartışılabilir nitelik kazanıyor. Bilim adamının, düşün adamının, putkırıcı sanatçının, namuslu siyasetçinin doyumsuzluğu ve yabancılaşması da bundan kaynaklanıyor.

Ne var ki, "öncü" ve "önder" kimliğindeki böyle kimselerin de, çok geçmeden, "yeterince değişmiş" olduğuna inandıkları kültürün (yine, ödüllü-yaptırımlı kültürleme yoluyla sürdürülmek üzere! ) artık kurumlaştırılması gerektiğini savunan tutucu bir çizgiyi benimsediklerine tanık oluruz.

6 / 7. Maddi Kültür / Zihinsel Kültür:

Daha yaygın terimleri ile "maddi / manevi kültür" şeklinde düşünülen bu ayrım yapaydır.(3) Kültür değişmelerine karşı tutucu ve duygusal bir direnmeden kaynaklanan ve yanıltılı bir "benlik" kavramı içeren bir algılama ikiliği olduğu düşünülebilir.(4) Oysa, dünkü benliğimizle bugünün dünyasına çeşitli ölçülerde direnebiliriz, ama uyarlanamayız.

Sağlıklı bir kültür ortamının, yaşam tarzı ve dünya görüşü arasında sürekli ve devingen bir bütünleşme anlamına geleceği açıktır. Öte yandan, maddi kültür başlığı altında, insanın a) teknolojisi yanında, b) biyolojisini de düşünmek gerekir. İnsan davranışları, insanın biyolojik ve teknolojik evrimi + şu ya da bu ölçüde yanıltılı tarih bilincinin oluşturduğu çelişkili, gerilimli yumağın ürünüdür. "Ben" liğini yitirmeksizin sanayileşme... gibi yanıltılı özlemler bu tür çelişkilere örnektir. Aslında, maddi/zihinsel yaşam yumağında bütünleşme sağlanamadığı ölçüde benlik yitimine, ya da benlik yıkımına uğranılacaktır.

Başka bir deyişle, böyle bir engellemeyi öneren tutucu öğretiler, savunduklarını sandıkları kültürün uyarlanma başarısını ve yaşama olanağını tüketecek, birlikte yok olacaklardır. Öte yandan, "manevi kültür" başlığı altında geçmişe yönelen özlemler, tarihin acımasız akışı karşısında sürekli yenik düşmekten kurtulamayacaktır.

"Benliğini yitirmeksizin değişmek" başarısının, bildiğimiz en iyi örneğini veren -- ben demiyorum, diyenler öyle diyor !! -- Japon'ların ünlü bir sözü var: "Öz" kavramı biraz da soğanın "cücüğüne" benzer. Zarları soydukça cücüğe daha yaklaşırsınız.. Ama sonunda elinizde avucunuzda kalan kocaman bir "hiç" liktir.

8. Olağanlık Ölçütü Olarak Kültür:

Kültür dizgesinin dayandığı sayıltılar ve değerler, kültürün üyeleri için "normallik" ve olağanlık ölçütleridir. Bu köklü koşullanmanın aracısı, o kültürün kendine özgü bilişsel/iletişsel simgeleri, dizgeleridir. Bu simgelerle düşünür; bu dizgeler aracılığı ile birbirimizle anlaşırız. Kişinin gözlemlenebilir davranışları olduğu kadar, bilişsel dünyası da kültürden gelen etkilerin yönetimi ve denetimi altındadır. Çünkü bilişselliğin içerik ve örüntüleri, başından beri, genel iletişim ortamından yansıyarak oluşmuş ve biçimlendirilmiş, dolayısıyla kültür tarafından koşullanmıştır.

Herkese göre, kendi yaşam tarzı ve dünya görüşü iyi, güzel, doğru ve mantıklıdır. Bu "ölçüt" lerden şu ya da bu ölçüde sapma gösteren hertürlü davranış, duygu, düşünce ve inanç ise garip, tuhaf, acaip, saçma, yanlış, çirkin, fena, kötü; akla, izana, insafa, geleneklere, aktöreye, mantığa, doğaya, aykırıdır... Doğduğumuz andan başlayarak gözlerimize yerleştirilen bu kalın mercekleri, dünyaya bakmanın en doğal yolu sayıyoruz. Ya da, Ruth Benedict'in dediği gibi, "Gö-zümüzdeki merceklerin bilincinde olmaksızın dünyaya bakıyoruz."

Kültürlerin, dış duvarları ya da nöbetçileri bulunmayan birer hapishane olduklarını varsaymak zorundayız. "İçerdekiler", bu anlamda, uyumlu topluluk üyeleridir. En uyumluları ise, kesindir ki, "gardiyan" rolündedirler... "Başkaldırı" olgusunun bile, çoğunluk için ve genelde, bir "baskı" grubuna karşı, yine bir başka baskı grubunun dayanışma ve tutuculuğuna sığınmaktan öte gitmediğini görmemek olanaklı mı? Ama "içerdekiler" bunun bilincine varma olanaklarından yoksundur.

Bizmerkezcilik, ya da etnosantrizm, bütün kültürlerin temel özelliklerindendir. Yumuşak bir "biz bu yaşam tarzını seviyor, tercih ediyoruz" duygusundan, katı bir "sen de benim gibi olmak zorundasın" tavrına değin türlü derecelerde karşımıza çıkacaktır. Farklı kültür topluluklarına yöneldiğinde ise, kültür emperyalizmi ya da zorla kültürleme süreçlerinin ahlaksal gerekçesini oluşturur.

9. Uyumlu, Tutarlı...

Kültür, bir sistem, bir dizgedir... kendi içinde uyumlu, kendi içinde tutarlı, kendine göre mantığı olan bir bütündür. Kültürün bu görünümü, tekzamanlı boyutta (=belli bir zaman kesitinde) varlığı belirlenen, çokzamanlı (tarihsel) boyutta ise kültürel değişmenin dinamiği olan çelişki ve çatışkıları da kapsar.

Uyuşma da, çatışma da; gerilim de, uzlaşma da, aynı bütünün parçalarıdır. Kültürün zaman boyutundaki yolculuğu, bunlar arasındaki arasındaki etkileşmeyi, hesaplaşmayı anlatır. Başka bir deyişle, kültürel yapıda tekzamanlı çelişkilerin etkileşmesi, tarihsel boyuttaki devingenliği yapılandırır.

Ne var ki, çoğulcu nitelikte bir bilinçten yoksun kimseler, bütünün çelişkileri de içerdiği gerçeğini göremeyeceklerdir.

Doğaldır ki, bu belirlemeyi yaparken, "kültür" ve "toplum" kavramlarını farklı değerlendirmemiz gerekiyor, Toplumlar bölünüp parçalanabilir, yeni bir "toplum" oluşturacak biçimde biraraya gelebilir ya da getirilebilir. Bu anlamda toplum daha çok yönetsel kurumlarla ilgilidir. Kültür toplumsaldır, ama yapay toplumların varsayılan siyasal sınırlarıyla kısıtlı değildir.(5)

10. "Nedenler" ve "Sonuçlar"...

Kültürel evrimi, ya da kültür değişmelerini anlayıp yorumlayabilmek için, geleneksel düşünce kalıplarımızın zorladığı "neden-sonuç" ikilisinden arındırılmış, yepyeni bir bakış açısı geliştirmek zorundayız. "Etkileşme", "birlikte oluşum", "sürekli bütünleşme" daha doğru, daha elverişli ve kullanışlı kavramlardır.

Yakın dönemlerde Çevrebilim (Ekoloji)'den kazandığımız sezgi ve bilgiler, yukarda sıraladığımız kavramları doğrulamıştır, diyebiliriz. Aynı şekilde, Genel Sistem teorileri ya da devingen yeni bir mantık(6) gibi arayışlar yaklaşım kolaylığı sağlayacaktır.

Neden-sonuç ilişkisine dayalı geleneksel mantık yapımızın yanıltılı bir bakış açısı olduğu, insanı büyük tarihsel çelişki ve açmazlara sürüklemiş olduğu görülüyor. "Nedenleri" saptamaya yönelen bir çaba ile, gerçekliğin yalnız bir yüzü ile görülebilir. Oysa "etkiler", doğurdukları "tepkiler" yoluyla, kendilerini de oluşturmaktadırlar. "Özne, eylem ve nesne" ("fail, fiil ve etkilenen") ayrımlarının dilimizin zorladığı bir sınıflama olduğunu, bütüncül gerçeği çarpıttığını söyleyebiliriz.

Kültür, değiştiği için çevreye uyarlanmakta, çevreye uyarlandığı için değişmektedir. Konuya Çevrebilimcilerin bütüncül anlayışıyla yaklaştığımızda, kültür ve çevre'nin de aslında aynı gerçekliğin iki yüzü olduğunu görürüz. Değişen, bütünün kendisidir.(7)

11. Biyolojik Evrimin Ötesinde...

Kültür, biyolojik evrimin ötesinde bir uyarlanma boyutudur. Öteki canlı türlerindeki güçlü pençelerin, hızlı bacakların ya da yoğun doğurganlığın yerini, insana giden çizgide kültürel yaşam boyutu almıştır.(8)

Kültürler, gerçek (ya da belli esneklik sınırları içinde sanal) anlamda gereksinimleri karşılayıcı, doyum sağlayıcı olmak zorundadır. Kültürün evrimi, çevre koşullarıyla uzlaşmaya ek olarak, ayrıca yenilik ve yaratıdan ileri gelen ve yine yenilik ve yaratıya yol açan bir devingenliğin tarihçesidir. İnsan, biyolojisi ile kültürü arasındaki etkileşmenin zaman boyutundaki ürünüdür. Bu etkileşme, çevre/zaman ikilisi tabanında oluşmakta, gerçekleşmektedir.

Çevre, kültürün eşgüdüm sağlamak zorunda olduğu fiziksel, biyolojik, toplumsal ve teknolojik çerçevedir. Ne var ki insanoğlu, çevre ve tarih bilincinden(9) yana bugüne değin hep kötü bir sınav vermiştir. Bu başarısızlığın bir ayağı, genetik evrimin doğasından ileri gelen biyolojik gecikme; diğeri ise insanın yanıltılı tarih bilincinden (gelenekçilik eğiliminden) kaynaklanan kültürel gecikmedir(10). Bu iki faktör, "tam uyarlanmayı" güçleştirmekte, belki de olanak dışı kılmaktadır.

Belki geleceğin dünyalarında, bu doğal ve yarı-doğal çelişkiye de kültürel çözümler getirilebilecektir. Eldeki durumda ise varoluşun önkoşulu, sözkonusu gecikmenin belli esneklik sınırları dışına taşmaması, taşırılmamasıdır.

Öte yandan, insanın evriminde kültürel uyarlanmanın işlev ve önem olarak biyolojik uyarlanmayı sollayıp birkaç fersah geride bırakmış olduğu gözardı edilemez. Salt bu nedenle bile, gelenekçiliğin -- uyarlanmayı engelleyerek -- bindiği dalı kesmekle eş olduğu savunulabilir.

12. İnsanın Yaratıcılığı...

Bugün ulaştığı evrede insan türü, çevreye biyolojik uyarlanmadan çok, kültürel atılımlarıyla çevreyi değişime uğratma, kendi geliştirdiği varsayımlar doğrultusunda oluşturma yoluna girmiştir. Öteki canlı türlerinin çevrenin edilgen uyumcuları olduğu bir evrende, insan kendi varsayımlarını deneyerek oluşturduğu bir dünyanın devingenliğini -- ve sorumluluğunu -- yaşıyor.

Kültürün yönü ve rotası önce düşünsel, simgesel düzeyde planlanıp kotarılıyor. Çocuklar önce kültürlenip eğitiliyor, kültürel etkinliklere neden sonra katılmalarına izin veriliyor. Bilim, aynı ritüeli "hataya düşmez" bir temele oturtmak çabası içinde: Yani, öteki canlı türlerinin sürdürmek zorunda olduğu deneme/yanılma boyutunun çekincelerini en aza indirmeğe çalışıyor.

Bilimsel yöntem, varsayım oluşturma, veri toplama, deney yapma, ve ortaya sınanabilir bir kuram koyma evrelerini izliyor. Bütün bunlar, sonsuz üretkenliği olan ve zaman-uzam içinde bilişsel/iletisel esneklik sağlayan simgesel dil dizgeleri aracılığıyla gerçekleştiriliyor. Dolayısıyla, yukarda 8. sırada sözünü ettiğimiz, kültürün dile olan bağımlılığı giderek yoğunluk kazanıyor. Bu da, dili ve dilleri irdelemeye yönelik çalışmalara, yani "üstdil" (meta-language) çalışmalarına çok daha büyük bir sorumluluk yüklüyor.

12. Varoluşun Önkoşulu Değişmedir...

Kültür, değişir. Süreklilik, daha önce de değindiğimiz gibi, değişebilme önkoşuluna bağımlıdır: "Varoluşun önkoşulu, değişmedir." (M.L. Cadwallader, "The Cybernetic Analysis of Change", 1964)

Tekzamanlı boyutta (çelişkilerine karşın) kendi içinde uyumlu, doyum sağlayıcı, bütünleşmiş bir dizge görüntüsü veren kültür, çokzamanlı boyutta ise kesintisiz bir değişme içinde... Değişmenin nedeni, değişen çevreye uyarlanma zorunluğu (anonim uyarlanma) yanında, bireysel yaratıdan köklerini alan kendi iç-devingenliğidir. [KaKuTS23]

Yalçın İzbul

Bkz. Yalçın İzbul: Kültür ve Kültürel Süreçler

Notlar

(1) Gerçekten de, kültür ve kültürel süreçleri anlayabilmek için bir önkoşul var: "uyumlu yapı" ve "değişme" şeklinde, çelişki gibi görünen bir "olgu ve oluşum" bütünlüğünü aynı denklemde, tek potada çözebilecek bir bakış açısı...

(2) Ne var ki, ironi ve çelişki şurada yatıyor: Var olan ve değişen çevre koşullarına uyarlanma savaşında, kültürel uyarlanmanın biyolojik evrimin önüne geçmesi, başlangıçta yine Doğa'nın bir armağanıydı. Doğal seçilim süreçleri bu değerli armağanı, Homo sapiens olma yönünde ilerleyen bir kuyruksuz iri primat koluna bağışlamıştı. Ne yazık ki bu armağan, belki ki Doğa'nın en büyük bir yanlışıydı: Çünkü ulaştığı evrede, bu hırçın ve bencil biyolojik tür, bugün Doğal dengeleri altüst etmeğe, Doğa'yı belki de tümüyle yoketmeğe yönelmiş görünüyor...

(3) Bu şekilde, "ruhani" yorumlara açık, ancak "ruhsal/psikolojik" yorumlara kapalı nüanslar taşıyan "manevi" sözcüğü yerine "zihinsel" sözcüğünü önermiş oluyorum.

(4) Sonuçta, Alamanya'dan anavatana "kesin dönüş" yaparken getirdiğiniz EN SON MODEL videoda salt mevlit kasetleri izlettirmeğe kalkışabilirsiniz, ama çocuklarınızın size yabancılaşmasına, başkaldırmasına, ya da büyük bir olasılıkla duygusal yönden sakat kalmalarına yol açarsınız. Bu derece yalın bir gerçek...

(5) Bununla birlikte, siyasal sınırlar, kültürel serüvenin bundan böyle izleyeceği yön ve doğrultusu üstünde güçlü bir etkendir.

(6) Yanlış ağızlarda çiğnene çiğnene anlamını yitirmiş olan "diyalektik mantık" deyimini kullanmaktan kaçınıyorum...

(7) Düşününüz ki gözlemci, kendisinin de parçası olduğu bu bütünü anlayıp çözmeğe çalışmaktadır. Papuç bağlarından tutarak kendi kendisini havaya kaldırmağa çalışmak gibi birşey... Yanılma payının büyük olacağını düşünebiliriz. Bunların, bugüne değin "kültür" üstüne nice inciler dizmiş pekçok kimse tarafından "esoteric" (gizemci) bir yaklaşım olarak değerlendirileceğini biliyorum. Yine de, bütüncü anlayıştan yana eksikliğimizin, "toplum mühendisliği" 'nde bugüne değin girdiğimiz pekçok açmazın başsorumlusu olduğu yolundaki inancımı da eklemek isterim.

(8) Yine de burada, "dört karı, 47 çocuk" sahibi olmakla öğünen yurttaşlarımızı, uluslararası arenadaki güçsüzlüğümüzün çözümünü "100 milyonlık dev Türkiye" de arayan siyasetçilerimizi taşlamaktan kendimi alamıyorum...

(9) Nereden geldiğimiz, nereye gidebileceğimiz sorusunun bilimsel irdelenmesi...

(10) cultural lag: Bir yorumu ile, değişen dünyaya ayak uyduramamak, geri kalmak. Daha yaygın tanımı ile, kurumlar arasına değişme hızı farklarından meydana gelen uyumsuzluk. İlerleyen Bölümlerde tartışacağız.... "Biyolojik gecikme" kavramını ise, bildiğim kadarıyla, ilk kez ben kullanıyorum. Bununla kastim şudur: Değişen çevre koşullarının biyolojik türün mevcut üyeleri üzerinde gösterdiği seçilim baskısı, uyarlanabilen üyelerin gen oranlarını yeni kuşaklarda arttırarak, o biyolojik türün "gecikmeli" de olsa bir yanıt vermesini sağlar. Tabiatıyla bu, "yararlı" (=avantaj sağlayan) mutasyonların çevre koşullarının "önünde gitmesinden" çok farklı bir uyarlanma boyutudur... Başarı sağlayan mutasyonlar değişmeyi (restlantı sonucu) öngördüğünü, seçilimin ise değişmeye yanıt olarak oluştuğunu söyleyebiliriz.

Kına analığı

Bir sanal ya da düzmece akrabalık türüdür.

Yeni doğan kız çocuğuna kına yakılırken, yakınlarından (komşu) birisi, kına anası (kına ana)olmaya aday olur. Kız çocuğu evi, bu adaylığı uygun görürse kına anası, çocuk için hazırladığı bir takım elbiseyle çocuğun evine kına töreni yapmak üzere gider. Bu törene akraba ve komşular da çağrılır. Çocuğa yeni elbiseleri giydirilir; çocuk süslenir, donatılır; dualarla sağ eline ve sağ ayağına kına konulup sarılır.

Kına anası, ailenin yakını olur; kızın da ömür boyu kına anasıdır. Böylece aileye akraba olmadığı halde, sanki akrabaymış gibi davranılacak düzmece bir akraba eklenmiş olur.

Kız, bayramlarda kına anasının elini öper, harçlığını alır, onun yapılacak kimi hizmetlerini yerine getirir. Evleneceği zaman ve gelin olduğunda kına anası (kına ana) aile büyüklerinden ve diğer yakın akrabalardan ayrı tutulmaz. Onun da izni alınır, eli öpülür; yardımı ve desteği beklenir.

Bkz. Ali Rıza Balaman: Sosyal Antropolojik Yaklaşımla Akrabalık Evlilik ve Türleri. Karınca Matbaacılık, İzmir 1982: 88.

Kırk basması

Lohusa ile çocuğunun ilk kırk gün içinde yakalandığı hastalıklara, halk arasında genellikle kırk basması, kimi yerlerde kırk düşmesi, kırk karışması, kırk bastı, lohusa bastı denilir.

Kırk basmasına tutulduğu inanılan lohusa veya çocuğu zayıflar, çarpık çurpuk, hastalıklı, akıldan özürlü, huysuz olur veya gelişemez. Çoğu kez lohusa veya çocuk ölümlerinin nedenleri buna bağlanır.

Lohusa ve çocuğuna kırk basmaması için genelde kırk gün boyunca evden dışarı çıkarılmaz. Kırkı içinde bulunan iki lohusa ile bunların çocukları, kırklı bir lohusa ile kırklı bir gelin ve kırklı bir lohusa ile bir hayvan karşılaştırılmaz.

Bkz. Orhan Acıpayamlı: Türkiye'de Doğumla İlgili Âdet ve İnanmaların Etnolojik Etüdü. Atatürk Üniversitesi Yayınları: 355, Ankara 1974: 85-87.

RD Glossary by Run Digital

 
Template Template Template
© 2009 kanalkultur.com
Joomla is Free Software released under the GNUGPL License.