|
Anket
Online
Şuan 11 konuk çevrimiçi
|
|
|
| |
|
Sanat ve Dizayn -
Dans
|
|
15 08 2008 |
|
Alvin Ailey American Dance Theater / 17 - 19 eylül 2008, Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı, Harbiye - 34267 İstanbul, Tel. 0212 373 11 00
| Dünyanın en tanınmış dans topluluklarından Alvin Ailey American Dance Theater, 50. yıl turnesi kapsamında üç özel gösteri sahnelemek için eylül ayında İstanbul'da olacak.
Gösteriler, 17 eylül çarşamba, 18 eylül perşembe ve 19 eylül cuma günleri saat 20.30'da Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı'nda gerçekleşecek. 50 yılda 6 kıtada 71 ülkede 21 milyon izleyicinin karşısına çıkan Alvin Ailey American Dance Theater, İstanbul gösterilerinde 50 yılı aşkın süredir dünyanın dört bir yanında kapalı gişe sahneledikleri klasik baleden modern, caz ve etnik dansa kadar farklı tarzları bir araya getiren koreografileri "Night Creature", "Solo", "Love Stories" ve "Revelations"ı gospel, caz ve popüler müzikler eşliğinde sahneye taşıyacak. |
|
Devamı...
|
|
Sanat ve Dizayn -
Müzik
|
|
15 08 2008 |
|
Şehrin sokaklarında cazın solunduğu Akbank Caz Festivali ekim ayıyla birlikte heyecan verici bir programa sahip. 9 – 19 ekim 2008 tarihlerinde düzenlenecek olan Akbank 18. Caz Festivali, yine dünyanın en önemli caz sanatçılarını Türkiye'de ağırlayacak ve genç, başarılı caz sanatçılarına performans sergileme olanağı sunacak. Festival konserlerinin gerçekleşeceği kendine has mekanlar; Aya İrini, Cemal Reşit Rey, Akbank Sanat Merkezi, Babylon, Talimhane ve Ghetto olacak. 9 ekim'deki açılış konseriyle başlayacak Akbank 18. Caz Festivali'nin heyecan verici isimleri: |
|
Devamı...
|
|
|
Kültür -
Ön-Asya
|
|
15 08 2008 |
|
İstanbul'un açığındaki Burgaz Adası'nda Aleviler, Ermeniler, Keldaniler ("Chaldäer"), Levantenler ("Levantiner"), Yahudiler bir arada / beraberce yaşıyor.
| İstanbul'a yaklaşık bir saat uzaklıktaki Burgaz Adası'nda daha çok Aşkenazi ("Aschkenasen") kökenli Yahudiler ve İstanbullu Yunanlılar yaşıyor. Hemen yakınlarındaki Büyükada'da zengin Müslümanlar ve Osmanlı'ya İspanya ve Portekiz'den kaçıp sığınan Yahudiler, Kınalıada'da ise Ermeniler hayatlarını sürdürüyor. En fazla çeşitliliğin Burgaz Adası'nda olduğunu söyleyen İstanbul doğumlu ve Aşkenazi kökenli Yahudi Robert Schild, adanın çok kültürlülüğünü konu alan bir dokümenter film hazırladığını anlatıyor. Robert Schild, Burgaz Adası'nda yaşayan 20'ye yakın etnik ve dinî grup sıralıyor: Sünni Türkler, Aleviler, Kürtler, Lazlar, İstanbullu Ermeniler ve Yunanlılar, Süryaniler, Keldaniler, İspanya ve Portekiz'den kaçan Yahudiler, Aşkenazi kökenli Yahudiler, İtalyan Levantenleri, İstanbullu Cermen kökenliler, Avusturyalı rahibeler ve daha niceleri.
Bütün bu sayılan etnik ve dinî grupların ibadet mekanları birarada ve uygarlıkların birlikteliğini dünyanın hiçbir yerinde olmadığı şekilde sağlıyor. Schild, Burgaz Adası'nın adeta canlı bir etnografya müzesi olduğundan söz ediyor. |
|
Devamı...
|
|
|
Sanat ve Dizayn -
Sergi
|
|
14 08 2008 |
|
 1. Uluslararası Baskıresim Bienali Sergisi / 20 eylül - 20 ekim 2008, Beşiktaş Belediyesi, Beşiktaş Çağdaş, Mustafa Kemal Kültür Merkezi, Uğur Mumcu Cad. No: 8 Akatlar - İstanbul, Tel.: 0212 351 93 90; 16 şubat - 15 mart 2009, Çankaya Belediyesi, Çağdaş Sanatlar Merkezi, Kennedy Cad. No: 4, Kavaklıdere - Ankara, Tel.: 0312 467 40 82
| 2007 yılının sonlarında Işık Üniversitesi ve İstanbul Grafik Sanatlar Müzesi (IMOGA), sanata ve sanat eğitiminin önemine inanarak, özgün baskıresim yapıtlarını bir araya getirmek, uluslararası düzeyde bir sanat belleği oluşturmak, sanatçıları teşvik etmek, baskıresimi sevdirmek ve yaygınlaştırmak amacıyla tüm sanatçılara açık uluslararası bir yarışma düzenlemişti.
IMOGA tarafından ortaya atılan bu proje ile başlayan ve Işık Üniversitesi ile işbirliği içinde organize edilen, İstanbul'un ilk Uluslararası Baskıresim Bienali, 59 ülkeden 824 sanatçının katılımıyla gerçekleşti. 1704 eserden seçilen 340'a yakın özgün baskıresimi, bu sanata ilgi duyan sanatseverler ve özellikle de sanat eğitimi almakta olan gençler, 19 Eylül'den itibaren İstanbul'da, 16 Şubat'tan itibaren de Ankara'da izleyebilecek. Baskıresim'de; Gravür, Taş Baskı, İpek Baskı, Ağaç Baskı gibi geleneksel baskı teknikleri, sanatçıların sanatsal yaratımlarını, kendi özgün dillerini ifade etmekte kullandıkları aracı teknikler. Sanatsal heyecanlarını taşıyan, geniş ve dinamik yaratı imkanları sunan, çağın teknolojik gelişimi ile paralel bir gelişim kaydedebilmiş olan bu baskıresim yaratım teknikleri sanatçıların tercihini ile kullanıldıkça, sanatsal yaratıcılık ile gelişmiş ve boyut kazanmış. Ödüller Birinci Ödül (Işık Üniversitesi Ödülü) / Tomoya Uchida: 1947'de Japonya'da doğdu. 1970'de Kyoto Doshisha Üniversitesi'nden mezun oldu. 1993'den bu yana Okayama Shujitsu Junior Kolej ve Üniversitesi'nde Profesör olarak çalışıyor. İkinci Ödül (IMOGA ödülü) / Dimo Kolibarov: 1965'de Bulgaristan'da doğdu. 1996'da Sofya Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'nden mezun oldu. 2003'den bu yana Sofya Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Grafik Bölümü'nde Profesör olarak çalışıyor. Üçüncü Ödül (Feyziye Mektepleri Vakfı Ödülü) / Onnik Karanfilian: 1963'de Bulgaristan'da doğdu. 1994'da Sofya Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'nden mezun oldu. Sofya'da özel atölyesinde çalışıyor. Akbank Sanat Özel Ödülü / Hugo Besard: 1955'de Belçika'da doğdu. 1979'da Antwerp Kraliyet Güzel Sanatlar Akademisi'nden mezun oldu. Antwerp Güzel Sanatlar Akademisi'nde Öğretim Üyesi olarak çalışıyor. |
|
Devamı...
|
|
|
Kültür -
Ön-Asya
|
|
14 08 2008 |
|
Felsefeci Hilmi Ziya Ülken, aydınlanma düşüncesinin tarihimizdeki başta gelen temsilcilerinden biridir. Bağnazlığın, gericiliğin tehlikesi; laikliğin, çağdaşlaşmanın önemi üzerinde durduğu yazıları öğretici olduğu kadar uyarıcıdır da. O yazılar bizi bugün de uyanık olmaya çağırıyorlar. Ortam ve koşullar, çok daha dikkatli olmayı gerektirmektedir. Başıboş bir liberalizm bizi gerçek özgürlüğe götürmez. Onun meydana getirdiği keşmekeş, aydınlıktan çok karanlığın işine yarayacaktır.
| 1931 yılında Menemen'de görülen korkunç gericilik olayı bütün yurtta derin üzüntü yaratmış, özellikle öğretmenlerin tepkisine neden olmuştu. Çünkü, olayı önlemeye çalışırken öldürülen Fehmi Kubilay bir öğretmendi.
İstanbul Öğretmenler Birliği'nin düzenlediği büyük protesto toplantısında konuşan genç felsefeci Hilmi Ziya (Ülken) şöyle diyordu:(*) "Düşünce özgürlüğü için yapacağımız mücadelede her an bizi hançerlemek isteyen kimselerle karşılaşabiliriz. Tehlikelere karşı uyanık olalım. İnsanlık ve özgürlük yolunda bir arkadaşımızı kurban verdik. Özgürlüğümüzü bağnazlığa ve kara cahilliğe karşı savunurken, toptan tüfenkten daha güçlü bir silah olan 'aşk ahlakına' başvurmamız gerekmektedir. Kurbanların en büyüğü, düşünce özgürlüğünü, insancı ahlakı bağnazlığa karşı savunurken verilen kurbandır. Kubilay bir simgedir bizim için; düşünce devrimini, vatan ve insanlık ahlakı davasını nasıl yerleştirebileceğimizi canını vererek göstermiştir. Belleğimizde bir alev gibi yanacak olan bu simge, bizden uyanık olmamızı, bilinçle ve korkmadan yürümemizi istiyor. Kubilay'ın öldürülmesi aynı zamanda ulusal bir Kerbela Olayı'dır. Bağnazlığın ve karanlığın ne olduğunu bilelim, ama lanet etmeyelim. Zaferden çok sevgi için harekete geçelim. Sevgi bizi zaten zafere ulaştıracaktır. Uygarlık büyük kurbanların omuzları üstünde yükselmiştir. Galile, Campanella, Bruno, Jan Hus gibi kurbanlar verilmeseydi Avrupa Ortaçağ'dan kurtulabilir miydi? |
|
Devamı...
|
|
|
Güncel Yorum -
Genel
|
|
14 08 2008 |
|
Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne üyeliği konusunda Türkiye'de, Avrupa bloğuna ("the European bloc") katılmaktan çok, İslami ilkelerin izlenmesi yönünde daha fazla bir eğilim var. Adalet ve Kalkınma Partisi ile ilgili son gelişmeler ve türban sorunu ("the issue of Hijab (the Islamic dress code)"), Türklerin çoğunluğunun İslamdan yana ("the majority of Turks favor Islam") olduğunu bir kez daha kanıtladı. Bu yüzden, İslami kökenli Türk Hükümeti ("the Islamic-rooted Turkish government"), Müslüman gruplaşmasına ("to join the Muslim grouping") katılmaya daha fazla meyillidir.
| Üç bölgesel güç ("the three regional powers") arasında yeni bir stratejik işbirliği ("a new strategic cooperation") yaratıldı: İran, Türkiye ve Suriye. Bu üç Müslüman ülke ("the three Muslim nations") geçmişte de böylesi ilişkiler geliştirdiler, ancak bu kez üçlü bir stratejik anlaşmaya ("a trilateral strategic agreement") doğru ilerliyorlar. Küresel siyasi çevreler ("Global political circles"), İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad'ın ("Mahmoud Ahmadinejad") kısa süre önce Suriyeli mevkidaşı Beşar Esad ("Bashar Assad") ile buluşmasını ve Ahmedinejad'ın Türkiye'ye yapacağı ziyareti stratejik olarak nitelendiriyorlar. İran, Türkiye ve Suriye arasında üçlü işbirliği ("trilateral cooperation"), son üç yıldır gündemdeydi. Bununla birlikte, tüm bölgenin yararına olacak yeni gelişmelere işaret eden böylesi bir stratejik işbirliği için zemin şimdi oluştu.
Tahran, Şam ("Damascus") ve Ankara, 11 Eylül saldırılarının ("9/11 attacks") ardından geçen yedi yılda meydana gelen tüm krizlerde, sözde terörle savaş adına en ağır bedelleri ödediler: Afganistan ve Irak'ın 2003'te işgali ("the 2003 invasion of Afghanistan and Iraq"), Lübnan ve işgal altındaki Filistin'de güvenliğin tesis edilememesi ("insecurities in Lebanon and occupied Palestine"), Orta Doğu'da barışın felç olması ("paralyzing peace in the Middle East"). Bush'un başkanlığının sonuna yaklaştığı ve ABD ile Rusya arasında soğuk savaş ("Cold War") dönemi rekabetinin geri dönüyor göründüğü böylesi hassas bir zamanda İran, Suriye ve Türkiye arasında stratejik işbirliği tesisinin ("to establish strategic cooperation") gerekliliği ortaya çıkıyor. |
|
Devamı...
|
|
|
Sanat ve Dizayn -
Müzik
|
|
13 08 2008 |
|
 Orta Asya'da yüzyıllardır kullanılan kopuz Anadolu'daki telli sazların atasıdır... Uzun saplı kopuza kolca kopuz denmiş ki; bağlamanın uzunluğu ile kolca kopuzun boy ölçüleri birbirine yakındır... Daha önce at kılı, kiriş, ipek ve ağaçtan teller yapılarak çalınan kopuz, Anadolu'ya geldiğinde tel burgularının ve perdelerinin olması özellikle dikkati çekmiştir... Sap boyunun uzaması, madeni tellerin takılması, kopuzun tekamül etmesini sağladığı gibi, daha çok ses elde edilmesine de vesile olmuştur... Çocukluğumda Çukurova'da bağlamaya dambra denilirdi. İcracıya da dambracı. Dombra Asya Türklerinde de kullanılmaktadır. Dombra da kopuzun torunlarındandır. Doğu ve Batı Türkistan'da yaşayan Türklerde, Kazak ve Kırgızlarda dombra kullanılmaktadır... Anadolu'da bağlama ailesinin birinin adı da tambura'dır... Asya dombrası Anadolu'da tambura olmuştur... Yakın zamana kadar Anadolu'daki bağlamaların göğsü üç delikliydi. Sonra bağlamaların göğsündeki bu delikler kapatıldı, tekne arkasından yuvarlak bir delik açıldı. Bağlamalarda arkadan açılan deliklerin daha iyi ses vermesini sağlamak amacıyla kullanıldığı, sonradan da mikrofon konulduğu bir gerçektir. Anadolu'ya çeşitli vesilelerle giren telli kopuz, zaman içerisinde gelişerek neslinin devam etmesini sağlamış, çağur, ırızva, bulgarı ve bağlama gibi halk sazlarımızın türemesine vesile olmuş, türeyen bu sazlar kopuzun torunları olarak da günümüze kadar gelmiştir... Bu sazlar bağlama ailesini meydana getirmiş, halk müziğimizin de ana sazı olmuştur. Anadolu'da kopuzun torunu olarak ortaya çıkan Çağur - Çöğür, maalesef yeni türetilen kısa saplı bağlamaların adı olmuştur. Bu ad çağurun tarihi gelişimiyle mütenasip değildir. Ayrıca çöğürün kısa saplı bir saz olduğuna dair de hiç bir bilgi yoktur. Kopuzun sap boyu uzatılarak daha fazla ses elde edilirken, şimdi bunun tersi yapılmakta adına da çöğür denmektedir. Müzik piyasasında maalesef çöğür de şelpe gibi yanlış kullanılmaktadır.
| Toplumların hayatında türkü kültürünün önemli bir yeri vardır. Milletimiz ise, türkülerle bütünleşmiş, sevincini, kederini, kara gününü bile türkülerle dile getirmiştir. "Türkü anlamak için türkü dinlemek gerek" özdeyişinin çıkması, türkü konularının çeşitli olması, ozanlarımızın türkü üstüne şiirler döktürmesi, türküyle türkülerimizin anlatılmasının temelindeki sebepte de budur.
"Koşar telden tele dökülür saza Ben beni söylerim türkülerimde Özlem çağıl çağıl aşk yığın yığın Ben beni söylerim türkülerimde Gâh Emrah olurum dert ile dolan Gâh bir Köroğlu'yum dağlarda kalan Seyrani Sümmani Karacaoğlan Ben beni söylerim türkülerimde" (H. Soyuer) diyen Halil Soyuer'in dörtlüklerinde olduğu gibi, kendimizi söylemişiz türkülerle. Türküyle yatmış, türküyle kalkmış, onunla yunmuş arınmışız. Hasılı insanımızın çeşitli duygu ve düşüncelerinin tek dile gelme aracı olmuş türkülerimiz. Büyük Usta Âşık Veysel "Sazım ben gidersem sen kal dünyada - Gizli sırlarımı aşikâr etme" diyerek bağlamanın dertlerimize yoldaş, türkülerimizin de iyi bir sırdaş olduğunu açıkça ifade etmiş. Halkımızın yaşama mücadelesinin dile ve tele yansımasını sağlayan türkülerimiz; Aydın'da zeybek, Toroslar'da Bozlak, Erzurum'da Tatyan, Karadeniz'de Yol Havası, Urfa'da Hoyrat, Malatya'da ise Arguvan olmuş dökülmüş yüreğimize. Yüreğimize dökülen türküler yâr üstüne, gurbet üstüne, ayrılık üstüne, turna üstüne. Âşık Veysel; "Hep beraber gelin kızlar Bile coşar o yıldızlar Koşulunca çifte sazlar Türk'üz türkü çağırırız" Niğdeli Fikret Dikmen; "Anaların göz yaşını döktürür Hasret çekenlere boyun büktürür Âşığa yürekten bir of çektirir Şu bizim türküler bizim türküler" diyerek türkü üstüne türküler yakmışlar. Yakılan türkülerimizin bize ulaşmasında bağlama önemli bir görev üstlenmiş, görevini de aksatmadan, zorsumadan bugüne kadar yapmış, yapmaya devam etmektedir. İşte türkülerin bize ulaşmasında kopuzun torunu olan bağlamanın görevini iyi tespit eden Ozan Ali Akbaş; "Bağlama dediğin üç tel bir tahta Ne şaha baş eğmiş ne taca tahta Tüm dertleri özetlemiş bir ahta" diyerek bağlamanın pervasız olduğunu, şaha bile baş eğmeden demek istediğini dile getireceğini ifade etmektedir. Gerçektende toplumumuzun hayatında bağlama önemli bir unsurdur. Tabir yerindeyse halk çalgılarımızın da "İmparatoru" ve baş sazıdır. Türkülerimizin icrasında bütün yükü o çeker. Diğerleri ise renk saz olarak katılırlar. Kaval, kemane, tar, sipsi vb. gibi halk sazlarımıza renk saz denmesinin sebebi de budur. |
|
Devamı...
|
|
|
Kitaplık -
Edebiyat
|
|
13 08 2008 |
 Hüseyin Albayrak: Sükût-u Harf. Dharma Yayınları, İstanbul 2007, 215 S., ISBN 9944-986-52-6
|
Ahad'dır cism-ü can Ahmed'den eyler seyran Hem Ahmed'dir hem doksan iki Levlâke levlâktır doksandaki iki, Doksan bin kelam hakikatte bu iki Ol iki dir, yüz on ile doksan iki Asliyette birdir, bu iki Çünkü buyurdu Mustafa "ben ondanım, o bende idi" Bir olur ise yüz on ile doksan iki, Cümlesi eyler iki yüz iki Yüz on ile doksan iki' ye arif ol, ya hû Açılır iki yüz iki'nin remzi, olur rabbe-hû H.A. Bilme-cem Elif ile Mim'den aldık sırr-ı Kuran'ı Mim'i sır eyledik Se'den içeri Virani İsfahan'dan ayrılalı dört yıl olmuştu. Ama sanki dün gibi geliyordu Fazl'a. Düş gezginiydi sanki. Geriye dönüp baktığında gezip dolaştığı yerler, tanıştığı insanlar sanki buğulanmış bir camın ardından kendisine bakıyormuşçasına gözlerinin önünden geçip gidiyordu. Yaşam artık bir düştü onun için. Bu düşten ne zaman uyanacağını bilmiyordu. Ama her rüyanın bir bitimi olduğunu da biliyordu." Külli nefsin[1] zaikatül mevt" diye mırıldandı kendi kendine. Dudağında sırlı bir tebessümle düşünce aynasını sırlayan sessiz harflerini seyretti Fazl. "Külli nefs mevtaları tadar. Ölüm kül olunca, nefs kül kesilir, soluklaşır, renksizleşir. Varsın soluk olsun nefs, olsun ki soluk alsın, nefes alsın ve nefes olsun ve gül kesilsin bu kez. Öyleyse ölümden korkmak niye". Kül kesilen harflerinden gülümseyen bir mısra döküldü Fazl'ın; Düşse bir katre mâ[2] külün arasına, kül kemal olur Tacı elif olan üryanın sözlerini düşündü bu kez. "Bekaya sahip olduğun halde ölümden ne endişe ediyorsun". İçindeki o derin boşluğu hissetmiyordu artık. Düşte gördüğü, dokunduğu ve hissettiği her şeyin bir hayal bir kandırmaca olduğunu biliyordu çünkü. Perdedeki gölgeydi her birisi. Perde, sözleriydi gölge ise harfleri. Ölüm kül olunca, perde de kül kesilecekti. Sonrasında soluklaştı harfleri ve görünmez oldu sözleri, akıp giderken derununda. "Dünyadır, ne yapsan rüyadır. Kimi rüya güzel olur, düş olur. Kimi düş ise düşer alâdan süfliye doğru ve bir kabus olur. Ama düş de bir, düşen de. Düşün bir! Ne düşler düşündün düşünde ve gördün düşünde biri ki aşık oldun birebir ve birdenbire........." |
|
Devamı...
|
|
|
Güncel Yorum -
Genel
|
|
12 08 2008 |
|
Erdoğan, kendisi ve partisi açısından siyasete başladığı ilk yıllardan çok farklı bir görüntü sergiledi. Yetmişli yıllarda gerçekleştirilen askeri darbe döneminde yazılmış Anayasayı değiştirme sözü mü vermişti? Sunulan bir taslağın ardından tartışmalar çıkmaza girdi ve bir daha da Anayasa değişikliğinden bahseden olmadı. Seçim listelerini liberal ve demokratik tutumlarıyla tanınan Müslümanlarla mı doldurmuştu? Güzel, ancak hükümeti oluşturmaya sıra geldiğinde, o isimlerden hiçbiri göreve çağrılmadı. Ekonomik alanda özelleştirmeler olacağını mı duyurmuştu? Uluslararası seviyedeki özelleştirmeler yahut ekonomik ortaklıkların söz konusu olduğu her seferde, önemli Türk şirketlerini AKP'ye yakın insan ve şirketlere doğru yönlendirmek için bizzat kendisinin veya adamlarının müdahalelerini yalanlamayı bile denemedi... Erdoğan, kariyerinin başlangıcındaki gibi, yani liberal ve muhafazakâr, dünyaya açık ve yurttaşlarını Avrupa kurumlarının tam parçası hâline getirme arzusu içindeki bir Müslüman olarak ulusal ve uluslararası siyaset sahnelerine yeniden dönecek mi? Hiç kimse körü körüne böyle bir iddiaya girme yanlısı değil. Çünkü, İslam ile laikler arasındaki çatışmanın, parlamentoda, sokaklarda ve özellikle mahkeme salonlarında devam etmesi muhtemel.
| İstanbul - Bombalar. Müslümanlar ve laikler arasında iktidar çatışması. AB'ye katılım giderek uzaklaşıyor. Ancak, plajlar milyonlarca turistin akınına uğradı ve tek boş oda yok.
Joost Lagendijk, 28 temmuz günü Ankara'ya geldiğinde, görev süresi bittiği zaman, başkanı olduğu ve Türkiye'nin AB'ye katılımı ve belki de üyelik sürecini hızlandırma amacını taşıyan ve Türk ve Avrupalı milletvekillerini bir araya getiren komisyonun hâlâ var olup olmayacağını bilemezdi. Hollandalı Milletvekili Lagendijk, temmuz sonundaki o gün, Türkiye'yi gerçekten uçurumun kenarında sallanan bir ülke gibi görüyordu. Bir gün önce, İstanbul'un Avrupa yakasındaki orta sınıfın yaşadığı Güngören semtinde, kandırma amaçlı ufak bir patlamanın ardından gelen daha büyük bir bomba (eylemin sorumluluğu derhal bölücü Kürtlere verilmişti) 17 kişinin ölümüne, yaklaşık 150 kişinin yaralanmasına neden olmuştu. Lagendijk'in Türkiye'ye geldiği gün ise, ülkede bütün dikkatler, 2007 seçimlerinde yüzde 47 oranında oy alan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın partisinin kapatılıp kapatılmaması ve aynı zamanda 70 üyesinin beş sene boyunca siyasi faaliyetlerden men edilip edilmemesi hakkında karar vermek üzere bir araya gelen Anayasa Mahkemesi'nin ilk toplantısına çevrilmişti. Hazırladığı yüzlerce sayfalık iddianamede, Adalet ve Kalkınma Partisi'ni Türk Devleti'nin temel laiklik ilkelerine karşı büyük bir tehlike olarak gösterip kapatma talebinde bulunan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abrurrahman Yalçınkaya olmuştu (geçen yıllarda aynı Mahkeme benzer nedenlerle İslamcı iki partiyi kapatma kararı almıştı). Türkiye'nin temmuz sonu itibarıyla sergilediği durum, gerçek dışı pek çok yanı olan bir durumdu. Hukuki, askerî ve siyasi çevreler savaş meydanında yüzleşiyorlardı: Başbakan Erdoğan ve Cumhurbaşkanı Gül'ün partisi, sembolü ampul olan AKP'nin hayatta kalıp kalmayacağı söz konusuydu. Sanayi ve finans çevreleri sadece işlerinin iyi gidip gitmemesiyle ilgileniyor ve karar ne olursa olsun, Türkiye'nin büyüme sürecini etkilemeyeceğini söylüyorlardı. Ülkenin geri kalanı, son yılların en büyük turist patlamasıyla ilgileniyordu. Bodrum'dan İskenderun'a, Suriye sınırına kadar bütün kıyı şeridi boyunca tek bir boş otel odası yok; aynı şekilde, Avrupalı ve Amerikalı turist dolu yat filoları denizlerde dolaşıyor. |
|
Devamı...
|
|
|
Kitaplık -
Din
|
|
12 08 2008 |
|
 Şevki Koca: Bektâşîlik ve Bektâşî Dergâhları. Cem Vakfı Yayınları: 12, İstanbul 2005, 353 S., + Resimler, ISBN 975-94071-5-9
| Dursun Gümüşoğlu: Bir Garip Derviş Şevki Koca
Şevki Koca ile ilk defa 1992 yılında, babası Turgut Koca Halife baba erenlerin evinde karşılaşmıştım. Orta boylu, zayıf, uzamış sakalları, pırıl pırıl parlayan gözleri ile ilk gördüğüm hali hep gözümün önündedir. Önceleri pek sıcak ilişkilerimiz olamamıştı. Ama hep onunla baş başa konuşmayı çok istemiştim. Fabrikalara arıtma tesisi yapan bir şirketin şantiye şefi, birinci dereceden teknik adamıydı. Türkiye'nin muhtelif şehirlerinin en ücra yerlerinde şantiyeden şantiyeye koşturarak, bazen aylarca şehir yüzü görmeden çadırlarda, soğuk ve olumsuz yaşam koşullarında hayatını kazanmaya, maddi anlamda kimseye muhtaç olmamaya çalışırdı. Çok fazla uyumayı, yemek yemeyi sevmezdi. En çok yaptığı şey aralıksız kitap okumaktı. Anadolu'da mesai saatlerinin dışında kalan her anını okuyarak geçirirdi. Hangi konuda soru sorarsanız sorun mutlaka size az çok verecek cevabı vardı. Konuşmaya başlayınca aralıksız 3-4 saat konuşurdu. Konuşurken asla kendinden bahsetmez, kendini yüceltici, öne çıkarıcı sözler söylemez, kendisine de övgü beklemezdi. Son derece alçakgönüllüydü asla kırıcı değildi. Giyim kuşamında gösterişten uzaktı ve dış görünüşe önem vermezdi. Osmanlıca'ya, dilbilgisi ve yazım kurallarına vakıftı. İş münasebeti ile yurt dışında bulunduğu için yeteri kadar İngilizce bilirdi. Günlük hayatta kullandığımız kelimelerin kaynaklarını, onların çıkışı ile ilgili hikâyeleri anlatır, bulunduğu ortamda kısa zamanda saygı ve hayranlık uyandırırdı. Onu tanıyanlar "ayaklı kütüphane" tabirini kullanırdı. 1997 yılında Bektâşîlik'ten nasip almıştı. Nasip almakta çok geç kaldığını, anne ve babası hayatta iken nasip almadığından dolayı son derece üzgün olduğunu söyler, hayıflanırdı. Çocukluk ve gençlik yıllarında dedesi Hüseyin Kâzım Baba ve babası Halife Turgut Baba'dan, annesi Adviye Anabacı'dan çok şey öğrenmişti. |
|
Devamı...
|
|
|
Güncel Yorum -
Genel
|
|
11 08 2008 |
|
Kendini özerk, bağımsız kişi olarak algılamayan, özgürce düşünemeyen bireylerin çoğunlukta olduğu bir toplumda düşünce özgürlüğü büyük bir değer taşımamakta, düşünce özgürlüğünü kısıtlayan yasalar da kendileri için önemli bir sorun olarak görülmemektedir.
| Ülkemizde düşünce özgürlüğü deyince genellikle yasal bir sorun anlaşılmaktadır. Çünkü konuştukları ya da yayımladıkları düşünceleri yüzünden insanlar suçlanabilmekte, idamı istenebilmekte, hapse atılabilmektedir. Bu yazıda düşünce özgürlüğünün yasalarla ilgili olmayan bir yanını işlemek istiyorum. Bu toplumda kişinin özgür düşünebilme yetisi daha çocuklukta kısıtlanmakta, yok edilmektedir. Bunun nasıl başarıldığını anlayabilmek için çocuğun doğal gelişimine ve bu gelişim sürecinde karşılaştığı tutumlara bir göz atmak gerekir.
Çocukta 2.5-3 yaşlarından başlayarak devinim, konuşma, algılama, anlama gibi yetiler hızlı gelişmektedir. Bu dönemde sürekli soru sorma, öğrenme, bilme merakı (tecessüs, curiosity) başlar. Bu merak 4-6 yaşlarında doruğuna varır. Bu yaşta çocuk, fiziksel ve toplumsal çevresinin çapını hızla genişletirken, kendi bedeninden yıldızlara, sonsuzluğa dek her şeyi ve her şeyin nedenini bilmek, öğrenmek ister. İnsan kişiliğinde özerk ve bağımsızca girişim yapabilme duygusunun temelleri, çocukluğun bu evresinde atılır. Özerk bir kimlik kazanma, özgür düşünebilme yetisi, insanın evrimsel-kalıtımsal yapısında bulunmaktadır. Bu yeti, 3-7 yaşları arasında filizlenmekte, giderek gelişmektedir. Ama, insanın doğuştan kazanılmış birçok yetisi, ancak uygun bir toplumsal ortamda uygun etkileşimlerle beklenilen düzeye erişebilmektedir. Uygun toplumsal ortam bulunmadığında bu yetiler giderek cılız kalmakta, sönebilmektedir. Çocuğun bilme merakını (tecessüs) küçük, narin bir bitkiye benzeten Einstein, bu bitkinin en önemli gereksiniminin, doğal ve toplumsal çevrede bulunan uyaranlar yanı sıra, "özgürlük" olduğunu söyler, işte bu dönemde toplumumuzda çocukların aile içinde ve dışında yetiştirilme ve eğitim biçimlerine bakacak olursak genellikle, soru sorma, yeni şeyler öğrenme tutkusunun değişik yollardan etkili bir biçimde baskılandığını, susturulduğunu, hatta söndürüldüğünü görürüz. Merak eden, atılgan olan çocuk baba, Allah, cin, şeytan, günah korkuları ile "tutun şunun çükünü keselim" gibi şakalarla ve "sen çocuksun, böyle sorular sorulmaz" gibi açık sınırlamalarla susturulmaktadır. Bunun yanı sıra uslu, soru sormayan, atılgan olmayan çocuk ödüllendirilmektedir. Ailede, okulda, çocuğa özgür ve özerk öğrenme, düşünme merakını aşılamayan, özerk kimlik gelişimini desteklemeyen, sorgulamadan öğrenmeye dayanan yetkeci bir eğitim dizgesinin baskın olduğu görülmektedir. |
|
Devamı...
|
|
|
Güncel Yorum -
Genel
|
|
11 08 2008 |
|
Tüm bu olumlu gelişmeler, Türkiye'nin komşularıyla sorun yaşamadan bölgesel işbirliğine gitmek amacıyla tutarlılık arz ediyor. Ancak Irak sadece bir komşu olmanın ötesinde. Oradaki gelişmeler Türkiye'nin iç güvenliğiyle olduğu kadar ülkenin Atlantik ötesi ilişkileriyle de ayrılmaz şekilde bağlantılı. Ayrıca ülkenin karşı karşıya olduğu muazzam meseleler gözönüne alındığında Türkiye'nin Irak'a verebileceği destek özellikle sınırlı. Gittikçe keskinleşen mezhepsel bölünmeler esasında İran'ın, Irak'taki Şiiler üzerinde etkisinin artmasıyla sonuçlandı. Hem Ankara hem de Kuzey Irak'taki Kürt yönetimi gelecekte işbirliğine yönelik bir fırsat penceresi görüyorlarsa da İran'ın, kuzeye yönelik siyasetini nasıl şekillendireceğini bekleyip göreceğiz.
| 1 mart 2003 tarihinde Türk Parlamentosu'nda, Amerikan askerlerinin Türkiye'nin Güneydoğu'sundan geçmesine ve Kuzey Irak'tan ikinci bir cephe açmasına imkan tanıyacak bir oylamanın başarısızlığa uğramasının ardından, köprünün altından çok sular aktı. Washington'un bu oylamayla ilgili kızgınlığı ve öfkesi tedrici olarak yatıştı ve Irak konusunda Türkiye ile ABD arasında farklılıklar ("the differences over Iraq between Turkey and the United States") giderek azalıyor görünüyor. Hem Washington hem de Ankara, Irak'taki güvenlik durumuyla ilgili önemli bir düzelme olduğu konusunda ısrarlı. Her iki hükümet de -sanki eleştirenleri ikna etmek istercesine- kendileri için önceliğin Irak'ın istikrara kavuştuğunu görmek olduğunu aynı ılımlı ve olumlu tonu kullanarak anlatıyorlar.
Kim istemez ki? Irak'taki acıklı insani krize bir son verilmesi ("end to Iraq's painful humanitarian crisis") kadar, bölge ve daha da ötesi açısından ciddi bir güvenlik tehdidi oluşturmaya devam eden bir kaosu önlemek konusunda bir dakika bile beklenmemeli. Aksine kanıtların varlığına karşın Irak'ta istikrarın sağlanabileceğine yönelik umutlara yönelik eleştirilerin de haklılık payı var. Tam da bu satırların yazıldığı sırada Kerkük'te 35 kişinin öldüğü ve 200'den fazlasının da yaralandığı bir intihar saldırısı gerçekleşti. Yoksa bu gelişmeleri takiben -bazılarının korktuğu gibi- şiddet kuzeye mi sıçrıyor? Buna benzer şiddet olayları Bağdat'ta, merkezi bölgelerde, güneyde ya da Basra'da da yaşandı; ancak topografik (dağlar) ve demografik koşullar (kentsel bölgelerde nüfus büyüklüğü ve dağılımı) sebebiyle kuzeyde buna benzer olaylara pek rastlanmazdı. Dahası oradaki nüfusun büyük çoğunluğunu temsil eden Kürtler arasındaki dayanışma ("the solidarity") sebebiyle etnik ya da benzer ayrışmalar ("ethnic and confessional cleavages") kuzeyde çok büyük bir tehdit oluşturmuyor. Bununla beraber ne şiddet olaylarının az yaşandığı bir bölgenin varlığı, ne başkentte ölü sayısının azaldığına dair istatistikler ne de Irak güvenlik kuvvetlerinin geçen Mart ayında Basra'daki gözle görünür başarısı istikrarın arttığının ikna edici bir kanıtını oluşturuyor. Irak'ın yeniden toparlanabilmesi için oldukça ciddi güçlüklerin üstesinden gelinmeli. |
|
Devamı...
|
|
| | << İlk < Önceki 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 Sonraki > Son >>
| | Sonuç 1028 - 1040 Toplam 1446 |
|
|
|
 |
 |
 |
|